Salı, 20 Ekim 2026

Korkunuz, Çaldığınız Geleceklerin Öfkesinden Olsun!



Madrid’de öğretmenlerin grevi, Paris’te sokaklara taşan öfke… Görünüşleri farklı olsa da ikisinin arkasında aynı gerçek var: Emeğin değersizleştirilmesi, kamu hizmetlerinin aşındırılması ve geleceğin piyasanın insafına bırakılması. İsabel Díaz Ayuso’nun yaşananları Fransa’dan “ithal edilen şiddet”le açıklaması, öfkeyi doğuran koşulları tartışma dışına itiyor. Oysa asıl sorgulanması gereken, öfkenin kendisi değil onu biriktiren düzendir


Serhat Tuna

Madrid Özerk Bölgesi Başkanı Isabel Díaz Ayuso, 19 Ekim’deki eğitim grevi sırasında yaşananların ardından gözünü Paris’e çevirdi. Santoña Sarayı’nda 45 dakika boyunca içeride kalan Ayuso, dışarı çıktığında karşılaştığı tepkiyi Fransa’dan yayılan bir şiddet dalgasına bağladı. Ona göre “demokratik olmayan sol”un istediği tek şey şiddet ve tacizdi!

Oysa aynı gün Madrid’de binlerce öğretmen yıllardır biriken sorunlara karşı grevdeydi. Öğretmenler A-3 otoyolunu trafiğe kapatmış, Eğitim Danışmanı’nın bir lise ziyaretini iptal etmesine yol açan protestolar yaşanmıştı. Ayuso’nun aracına polis eşliğinde yol açılması da gerilimin bir başka görüntüsüydü.

Ayuso’nun açıklamaları, yaşananları anlamaya değil, tartışmanın yönünü değiştirmeye yarıyordu. Öğretmenlerin neden grevde olduğunu, eğitim koşullarının nasıl bu noktaya geldiğini konuşmak yerine öfkenin kaynağı Fransa’da aranıyordu.

Benzer bir tablo Paris’te de vardı. Sokaklardaki tepkiyi yalnızca şiddet ve yıkım görüntülerine bakarak açıklamak, insanları sokağa çıkaran ekonomik ve toplumsal koşulları görmezden gelmek demekti. Madrid’deki grevle Paris’teki protestolar aynı olay değildi. Ancak ikisini besleyen hoşnutsuzluğun ortak bir zemini bulunuyordu: Emekçilerin yaşam koşullarını ağırlaştıran, kamusal hizmetleri aşındıran ve geleceği giderek daha fazla piyasanın insafına bırakan kapitalist düzen.

Paris’te biriken öfke

Fransa’da cumartesi günü yaşananlar haftalardır büyüyen toplumsal gerilimin yeni bir halkasıydı. Sarı Yelekliler yeniden sokağa çıkmıştı. 2018’de akaryakıt zamlarıyla görünür hale gelen hareketin toplumsal arka planında ise daha derin sorunlar vardı. Hayat pahalılığı, satın alma gücünün düşmesi, kamu hizmetlerindeki gerileme ve özellikle gençlerin önüne çıkan güvencesizlik öfkeyi beslemeyi sürdürüyordu.

Sokaklarda yaşanan yıkım elbette tartışılabilir. Ancak tartışmayı yalnızca ortaya çıkan görüntülerle sınırladığımızda asıl soruyu cevapsız bırakırız: Bu kadar farklı kesimin öfkesini büyüten koşullar nelerdir?

Fransız hükümetinin yanıtı, toplumsal hoşnutsuzluğun nedenlerini gidermekten çok güvenlik önlemlerini öne çıkarmak oldu. Kısmi sokağa çıkma yasakları, gözaltılar ve “yakan öder” başlıklı yasa tasarısı bu yaklaşımın parçalarıydı. Başbakan Sébastien Lecornu da insanları bir tercih yapmaya çağırarak Cumhuriyet ve güvenlik güçlerinin yanında duranlarla “vandallar” arasında bir ayrım kurdu.

Bu söylem, toplumsal çatışmayı ahlaki bir tercihe indirgemeye yarıyor. Bir tarafta düzeni savunanlar, diğer tarafta düzeni bozanlar… Böylece insanların neden sokağa çıktığı, hangi koşullarda yaşadığı ve taleplerinin neden karşılanmadığı ikinci plana düşüyor.

Burada kapitalist devletin sınıfsal işlevi belirginleşiyor. Devlet, toplumsal düzeni korurken yalnızca tarafsız bir hakem gibi davranmaz. Sermaye birikiminin koşullarını güvence altına alan ekonomik ve siyasal ilişkileri de korur. Bu nedenle krizin sonuçlarına karşı gelişen tepkiyi bastırmak, çoğu zaman o sonuçları yaratan politikaları sürdürmekle yan yana ilerler.

Hayat pahalılığı, ücretlerin alım gücünü karşılamaması ve kamusal hizmetlerin gerilemesi birbirinden kopuk sorunlar değildir. Sermayenin kârlılığını ve birikimini önceleyen politikalar, maliyetleri giderek daha fazla emekçilerin sırtına yükler. Eğitim, sağlık ve ulaşım gibi hizmetler toplumsal ihtiyaçlara göre değil bütçe disiplini ve piyasa ölçütleri üzerinden ele alınır. Kamusal harcamalar kısılırken bu hizmetlere duyulan ihtiyaç ortadan kalkmaz. Yalnızca maliyet, kamu bütçesinden emekçinin cebine ve hanesine aktarılır.

Satın alma gücündeki kayıp da yalnızca ekonomik bir gerileme değildir. Üretilen toplumsal zenginliğin paylaşımında emekten sermayeye doğru gerçekleşen bir aktarımın sonucudur. Emekçiler daha uzun süre çalışırken geçinmekte zorlanıyor, temel ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla gelir ayırmak zorunda kalıyor. Öfkenin toplumsal zemini burada oluşuyor.

Madrid’de grevin arkasındaki gerçek

Madrid’de 14 Ekim’de başlayan süresiz eğitim grevi, bu tablonun başka bir yüzünü ortaya koydu. Yaklaşık 65 bin kamu okulu öğretmenini kapsayan grevde talepler açıktı: Ortaöğretimde haftalık ders saatlerinin 19’dan 17’ye, ilkokulda 25’ten 22’ye düşürülmesi, sınıf mevcutlarının azaltılması, aylık 600 avroluk ücret artışı ve bürokratik iş yükünün hafifletilmesi.

Bunlar yalnızca öğretmenlerin çalışma koşullarına ilişkin talepler değildi. Aynı zamanda çocukların nasıl bir eğitim alacağıyla, kamu okullarının hangi koşullarda ayakta tutulacağıyla ve toplumsal kaynakların nereye harcanacağıyla ilgiliydi.

İspanya’nın en zengin özerk bölgelerinden biri olan Madrid’in kamu eğitimine yaptığı harcamalarda gerilerde kalması, meselenin özünü gösteriyordu. Verilen rakamlara göre bölgede 2023 yılında öğrenci başına düşen kamu harcaması 6 bin 502 avroydu. Bu miktar ülke ortalamasının yüzde 18 altındaydı. Öğretmen maaşları da ülkenin düşük seviyeleri arasındaydı.

Zenginlik, toplumun bütün kesimlerinin daha iyi koşullarda yaşamasını kendiliğinden sağlamıyor. Asıl mesele, yaratılan kaynakların kimlerin ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığıdır. Madrid örneğinde bunun karşılığı sınıfların kalabalıklaşması, öğretmenlerin daha ağır iş yükü altında çalışması ve öğrencilerin ihtiyaç duydukları eğitime erişiminin zorlaşmasıydı.

Eğitim bir kamu hizmeti olarak güçlendirilmek yerine bütçe hesaplarının dar sınırlarına sıkıştırıldığında bedelini öğretmenler, öğrenciler ve aileler ödüyor. Öğretmen aynı sürede daha fazla iş yapmak zorunda kalıyor. Kalabalık sınıflarda her öğrenciye yeterince zaman ayırmak zorlaşıyor. Çocukların eğitim olanakları, ailelerinin ekonomik gücüne ve özel hizmetlere erişimine daha fazla bağımlı hale geliyor.

Böylece eğitimdeki eşitsizlikler yeniden üretiliyor. Bir yandan kamu hizmetlerinin yükü hafifletiliyor, diğer yandan bu hizmetlerin yetersiz kaldığı alanlarda özel çözümler öne çıkıyor. Toplumsal bir hak olması gereken eğitim, gelir düzeyine göre farklılaşan bir olanağa dönüşüyor.

Sorun yalnızca bütçeye ne kadar kaynak ayrıldığı da değil. Eğitimin nasıl örgütlendiği, öğretmenlerin hangi koşullarda çalıştığı ve öğrencilerin nasıl bir geleceğe hazırlandığı da bu tartışmanın parçası. Kamu eğitiminin zayıflatılması, toplumun geleceğine ayrılması gereken kaynakların daraltılması anlamına geliyor.

Kriz bahanesiyle başlayan, kalıcılaşan kayıplar

Madrid’de bugünkü tablonun geçmişi 2011’e kadar uzanıyor. O yıl ekonomik kriz gerekçe gösterilerek öğretmenlerin haftalık ders saatleri artırılmış, binlerce kadro budanmıştı. Eğitim sendikası CCOO temsilcisi Aida San Millán’ın aktardığına göre, öğretmenlerin çalışma saatleri artırılarak 5 binden fazla kadrodan tasarruf edilmişti. Bu kadrolar daha sonra geri getirilmedi.

Bir kriz döneminde alınan önlemlerin yıllar sonra hâlâ yürürlükte olması, meselenin geçici tasarruflarla açıklanamayacağını gösteriyor. Öğretmenlerin kaybettiği zaman, artan iş yükü ve eksilen kadrolar kalıcı hale gelmişti. Bugünkü grev, yalnızca yeni taleplerin değil, 15 yıldır biriken kayıpların da hesabını soruyordu.

2008’de patlak veren küresel kriz, kapitalist ekonominin kendi çelişkilerinden bağımsız değildi. Finansallaşma, aşırı birikim ve kârlılık sorunlarıyla derinleşen kriz, sermayenin işleyişindeki yapısal sorunları açığa çıkardı. Ancak krizin maliyeti eşit paylaşılmadı. Bankalar ve sermaye kesimleri için kurtarma paketleri ve yeni destek mekanizmaları devreye sokulurken emekçiler kemer sıkma politikalarıyla karşı karşıya kaldı.

Kamu harcamalarının kısılması, ücretlerin baskılanması ve istihdamın daraltılması bu tercihin parçalarıydı. Kriz, emekçilerin yaşam koşullarını geriletmek için bir gerekçeye dönüştürüldü. Geçici olduğu söylenen önlemler kalıcılaştı, tasarruf adına budanan haklar ve hizmetler geri verilmedi. Madrid’de yıllardır doldurulmayan öğretmen kadroları bu sürecin en somut örneklerinden biriydi.

Bugün öğretmenlerin daha düşük ders saati, daha az kalabalık sınıflar ve daha iyi ücret talep etmesi, geçmişte ellerinden alınan çalışma ve yaşam koşullarını geri kazanma mücadelesidir. Grev bu nedenle yalnızca bir ücret pazarlığı olarak görülemez. Aynı zamanda krizin faturasının neden sürekli emekçilere çıkarıldığını sorgulayan bir karşı koyuştur.

Öfkeyi suçlamak, düzeni aklamaktır

Ayuso’nun Madrid’deki gelişmeleri Paris’ten ithal edilen şiddetle açıklaması tam da bu noktada anlam kazanıyor. Öğretmenlerin talepleri ve eğitimdeki sorunlar tartışıldığında sorumluluk hükümetin politikalarına uzanıyor. Oysa mesele dışarıdan gelen bir şiddet dalgası olarak sunulduğunda, yönetimin kendi tercihleri tartışmanın dışına itilebiliyor.

Grevci öğretmenler şiddet yanlısı ilan edildiğinde talepleri duyulmaz hale geliyor. Toplumsal tepki bir güvenlik sorununa indirgendiğinde müzakerenin yerini polis önlemleri alıyor. Böylece nedenler geri plana düşerken sonuçlar bütün tartışmanın merkezine yerleşiyor.

Bu, siyasal iktidarların sık başvurduğu bir yöntemdir: Toplumsal çelişkiyi kendi maddi temeli üzerinden tartışmak yerine, onun görünür hale geldiği biçimi hedef almak. İşsizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe ya da kamu hizmetlerindeki çöküşe karşı gelişen tepki; düzensizlik, aşırılık veya dışarıdan kışkırtma söylemleriyle açıklanır. İnsanların neden öfkelendiği yerine, öfkelerini nasıl gösterdikleri konuşulur.

Ayuso’nun söylemi de Madrid’deki grev ile Fransa’daki protestolar arasındaki farklılıkları kullanarak ortak toplumsal zemini görünmez kılmaya çalışıyordu. Oysa iki yerde de emekçilerin yaşam koşulları ve kamusal hizmetlerin geleceği tartışmanın merkezindeydi.

Burada önemli bir ayrım var. Öfkenin nedenlerini anlamak ortaya çıkan her eylemi koşulsuz biçimde onaylamak anlamına gelmez. Yağma ve yıkımın sonuçları ayrıca tartışılabilir. Fakat bunları mahkûm etmek, insanları bu noktaya getiren koşulları görmezden gelmenin bahanesi olamaz. Bir toplumsal tepkinin biçimiyle onu doğuran nedenler aynı şey değildir.

Sadece sonuçlara bakıp nedenleri dışarıda bırakan bir yaklaşım, sorunu çözmez. Tersine, mevcut koşulların sürmesine hizmet eder. Öfkeyi bastırmak mümkün olsa bile onu besleyen eşitsizlikler, güvencesizlik ve geleceksizlik ortadan kalkmadığı sürece toplumsal gerilim de ortadan kalkmaz.

İki şehir, ortak bir sınıfsal gerçeklik

Paris ile Madrid’i birbirinin aynısı saymak yanlış olur. Paris’te sokaklara ve işyerlerine yansıyan toplumsal hoşnutsuzluk farklı biçimler alırken Madrid’de öğretmenlerin grevinde, sendikal talepler ve eğitim politikaları öne çıkıyordu. Her hareket kendi tarihi, örgütlenme düzeyi ve siyasal koşullara göre şekilleniyordu.

Ancak bu farklılıklar ortak noktaları görmemize engel olmamalı. Her iki yerde de emekçilerin yaşam koşulları ağırlaşıyor, kamu hizmetlerinin geleceği tartışmaya açılıyor ve ekonomik kararların bedelini kimin ödediği sorusu gündeme geliyordu.

Öğretmenlerin greviyle sokak protestolarını aynılaştırmak gerekmez. Birinin örgütlü ve belirli talepler etrafında ilerlemesi, diğerinin daha dağınık ve farklı kesimleri bir araya getiren biçimler alması, toplumsal hoşnutsuzluğun farklı koşullarda nasıl ortaya çıktığını gösterir. Asıl mesele, bu biçimlerin arkasındaki sınıfsal ilişkileri kavrayabilmektir.

Madrid Belediye Başkanı José Luis Martínez-Almeida’nın Fransa ve İtalya’daki olaylarla Puerta del Sol’da yaşananları aynı kefeye koymayı reddetmesi de iki durum arasındaki farkı hatırlatıyordu. Gerçekten de Madrid’deki grevin somut talepleriyle Paris’teki sokak hareketinin biçimleri aynı değildi. Fakat buradan hareketle ortak ekonomik ve toplumsal sorunları yok saymak da mümkün değil.

Sınıf mücadelesi her yerde aynı biçimde ortaya çıkmaz. Sendikal örgütlenme, siyasal temsil olanakları, toplumsal gelenekler ve somut koşullar mücadele biçimlerini belirler. Kimi zaman grevler, kimi zaman kitlesel gösteriler, kimi zaman da daha kendiliğinden gelişen sokak hareketleri öne çıkar. Bunları birbirine karşı konumlandırmak yerine, aralarındaki farklılıkları ve ortaklıkları birlikte değerlendirmek gerekir.

Madrid’deki öğretmen grevini yalnızca düzenli ve meşru olduğu için anlamlı sayıp Paris’teki öfkeyi yalnızca sokaktaki yıkım görüntüleri üzerinden mahkûm etmek, toplumsal gerçekliği eksik okumaktır. Bunun tersi de geçerli: Sokaktaki öfkeyi romantikleştirip örgütlü emek mücadelesini küçümsemek, sınıf mücadelesinin somut ihtiyaçlarını gözden kaçırır.

Emekçilerin kendi talepleri etrafında örgütlenmesi, mücadelelerini kalıcı hale getirmesi ve ortak çıkarlarının bilincine varması belirleyici önemdedir. Öfke, biriken sorunları görünür kılar. Bu öfkenin örgütlü bir güce dönüşmesi ise kendiliğinden gerçekleşmez; ortak mücadeleyi, siyasal iradeyi ve hedef açıklığını gerektirir.

Geleceği kim belirleyecek?

Ayuso, “Bırakmayacağım, eğitim onların eline geçmeyecek” diyordu. Fakat burada sorulması gereken soru şu: Eğitim kimin elinde olmalı? Öğretmenlerin, öğrencilerin ve ailelerin ihtiyaçları mı belirleyici olacak, yoksa kamu hizmetlerini bütçe kalemlerine indirgeyen yönetim anlayışı mı?

Öğretmenlerin grevi, bu soruyu sınıflardan sokaklara taşıdı. Daha az iş yükü, daha iyi ücret ve daha nitelikli eğitim talepleri birbirinden ayrı değildi. Hepsi, eğitimin toplumsal bir hak olarak korunmasıyla ilgiliydi.

Paris’teki öfkenin arkasında da benzer bir soru yatıyordu. İnsanlar geçimlerini sağlamakta zorlanırken, kamusal hizmetler gerilerken ve gençler geleceklerini kurabilecekleri güvencelerden yoksun bırakılırken ekonomik kararları kim alıyor? Toplumun ürettiği zenginlik kimin ihtiyaçlarına göre dağıtılıyor?

Bu sorular, tek tek hükümetlerin politikalarını aşan bir meseleye işaret ediyor. Kapitalist düzende üretimin ve toplumsal kaynakların kullanımının temel ölçütü, toplumsal ihtiyaçların karşılanması değil sermayenin birikim koşullarının korunmasıdır. Eğitimden sağlığa, barınmadan ulaşıma kadar pek çok alanda yaşanan gerilimlerin arka planında bu çelişki bulunuyor.

Bu nedenle çözüm, öfkenin sesini kısmaktan ibaret olamaz. Emekçilerin taleplerini duyurabilecekleri, ortak çıkarları doğrultusunda örgütlenebilecekleri ve karar süreçleri üzerinde gerçek bir güç kurabilecekleri koşulların yaratılması gerekir. Örgütlü mücadele, birbirinden kopuk görünen sorunları ortak bir sınıfsal zeminde buluşturmanın ve toplumsal değişimin önünü açmanın temel yollarından biridir.

Paris’te sokaklara taşan öfke de Madrid’de grev alanlarını dolduran öğretmenler de aynı gerçeği hatırlatıyor: İnsanların yaşamı, emeği ve geleceği üzerindeki söz hakkı sürekli daraltılırken toplumsal barışın kalıcı olması beklenemez.

Öfkeyi inkâr etmeyin. Onu yaratan koşulları sorgulayın. Korkunuz, çaldığınız geleceklerin öfkesinden olsun!