İşçi sınıfının hemen tüm bölükleri işsizlik tehlikesi ve giderek tırmanan işsizliğin kendisiyle boğuşuyor. Hayat pahalılığı alıp başını gitmiş. Açlık sınırındaki ücreti ancak borçlanarak yettirebilen büyük bir toplumsal kesim, artık o borçları döndürebilmekte de zorlanıyor, döndüremiyor. Sayısız köylü, kredi kartı borcunu ödeyemeyen sayısız emekçi hacizlerle hapis cezalarıyla karşı karşıya.
Sözün kısası adının anılmasından bile imtina edilen krizin işçi ve emekçilerin gündelik hayatlarındaki etkisi yıkım niteliği kazanıyor.
Burjuvazi ve temsilcilerinin tutumu çok net: TÜPRAŞ sözleşmesinde olduğu gibi işçiye sefalet dayatmak! Dahası krizi, kazanılmış hakların gaspı için kullanılacak bir fırsata dönüştürmek! Kıdem tazminatı gibi iş nispi iş güvencesi sağlayan kazanımları tırpanlamak, sosyal güvenliği tamamen piyasalaştırmak…
Sınıfın önemli bölüklerinin toplu sözleşme görüşmeleri de böyle bir önemde gerçekleşiyor.
Yüksek Hakem Kurulu (YHK) üzerinden karara bağlanan TÜPRAŞ’taki dayatmalar, burjuvazi ve devletinin bundan sonraki sözleşmelerle ilgili yapıp edecekleri konusunda yeterince fikir veriyor. Nitekim 200 bin kamu işçisini ilgilendiren toplu sözleşme sürecinde aylardır sesini çıkarmayan hükümet cephesi en son geçen hafta masaya yüzde 5 oranında komik bile diyemeyeceğimiz bir zam teklifiyle geldi. Belli ki gerek kamu işçileri gerek sözümona kadroya alınan fakat sözleşmeden yararlanmaları 2020’ye bırakılan yüzbinlerce taşeron işçi gerek “memur” statüsündeki kamu emekçileri gerekse yüzbinlerce metal ve tekstil işçisini bekleyen son da üç aşağı beş yukarı bu olacak.
Burjuvazi için yapılıp edilenleriyse hep birlikte izliyoruz. Çok zor zamanlar için bir kenarda tutulan ve adına “Yedek Akçe” denilen para bile sırf onlar ihya olsun diye piyasaya sürüldü, faizler onlar için düşürülmeye çalışılıyor, onlar yararlansın diye oradan buradan borç aranmaya devam ediliyor! En önemlisi de TÜPRAŞ’ta olduğu gibi azami kar için gerekli vahşi sömürü koşullarının yaratılmasında devletin gücü doğrudan devreye giriyor. Grev yasaklarını, polis gücünü, mahkemelere dönük düzenlemeleri de eklemek gerekir elbette…
İşçi sınıfı ve emekçiler açısından durum çok net: Sürüklendikleri sefaleti aratacak daha katmerli bir sefalet! Krizin yarattığı sayısız korku ve basınçla dibin de dibine rıza göstermeleri istenen işçi ve emekçilerin sabırlarının sınırlarının nerede bittiğini tarihsel deneyimlerden az çok biliyoruz. Bugünkü kriz ve daha da derinleşecek toplumsal yıkım o sınırı bir kez daha önümüze koyuyor. Mevcut sendika bürokrasisinin TÜPRAŞ’ta yaptığı gibi son anda geliştirdiği atraksiyonlar da işçi ve emekçilerin dayandıkları sınırları yıkıp geçmesini engelleyemeyebilir!
Siyasi iktidarın işçi ve emekçilerin önemli bölükleri üzerinde hegemonya kurmasının, rıza üretmesinin giderek zorlaştığı bu koşullarda mevcut tabloyu görüp buna göre konumlanmamak, işçi sınıfı içindeki kaynamaları yıllardır bir şekilde sürdürülen sınırların yıkılıp geçilmesini sağlayacak bir enerjiye dönüştürmemek tarihsel bir günah olur.
23 Haziran’da yinelenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinin “şaşırtıcı” sonuçları bile bize bu kaynama noktalarını göstermekte ve görev koymaktadır.
Gerek metal işçilerinin gerekse tekstil, kamu işçileri ve kamu emekçilerinin sözleşme süreci olan bu dönem, burjuvazi ve temsilcilerinin dayattığı sefalete karşı hiç beklenmedik patlamalara açıktır.
Önümüzdeki toplu sözleşme süreçleriyle de bu yaklaşımla ilişkilenmek zorunluluktur:
Kamu işçilerinin toplu iş sözleşmeleri
Geçen yıl yapılan ve adına “taşerona kadro” denilen düzenlemeyle kamuda çalışan işçi sayısı, belediyeler de dahil 1 milyona ulaştı. Fakat mevcut durumda devlet işletmelerinde çeşitli işkollarında çalışan kamu işçilerinden toplu sözleşme hakkı olan ve şu anda görüşmeleri devam eden işçi sayısı 200 bin. Geçen yıl kadroya alındığı söylenen işçilerin bu haktan yararlanması 2020’de sözkonusu olabilecek. Fakat sendikalı 200 bin işçinin sözleşmeleri sözleşme kapsamı dışında bırakılsalar da diğer yüzbinlerce kamu işçisinin koşullarını da etkileyecektir.
Aileleriyle birlikte yüzbinlerce işçinin 6 aydır devam eden sözleşmeleri konusunda hükümet sessizliğini 9 Temmuz’da bozdu. Getirdiği teklifse enflasyonun yüzde 30’lara dayandığı ve aldıkları ücretleri zaten erimiş olan işçilerle dalga geçer gibi birinci altı ay için yüzde 5, ikinci altı ay için yüzde 4 oranında bir zam oldu.
Bu, IMF ile anlaşma yapmadan IMF kurallarını fiilen uygulama yaklaşımıdır! Nitekim IMF’nin 3 Nisan 2018 Türkiye raporunda da kamu sektöründeki ücret artışlarında geçmiş dönem enflasyon oranlarının değil, hükümetin öngördüğü enflasyon oranının dikkate alınması buyuruluyor! Aynı yaklaşım asgari ücret için de getiriliyor.
Bu koşullarda kamu işçilerinin mevcut ücretleri eritmiş geçmiş dönem enflasyonu ve önümüzdeki dönemde yükselmesi beklenen enflasyonun dikkate alınmasıyla belirlenmiş bir zam almaları mümkün görünmüyor. Çoğunluğunun örgütlü olduğu Türk-İş’in de bu gerçeği dikkate alarak grevi örgütlemesi, farklı eylemlerle basınç oluşturması en azından söylemlerde bile tok bir tarzda dile getirilmiyor. Fakat sıfır zamma bile takabül etmeyen bu teklifin işçiler tarafından kolay kolay sindirilemeyeceği, Türk-İş ya da diğer sendikaların tüm ayak sürümelerine rağmen bu basıncı eritecek çeşitli hamlelere girişmesi olası. Fakat bu hamlelerin net bir sınıf tutumundan ziyade öfkeyi boşalttıracak göstermelik çıkışların ötesine geçmesi işçilerin giderek küçülen ekmekleri konusunda alacakları tutuma bağlıdır.
Milyonlarca kamu emekçisinin sözleşme dönemi
2 milyon 700 bin kamu emekçisinin 2020-2021 yıllarını kapsayan toplu sözleşme görüşmeleri 15 Temmuz’da başlayacak. Kamu emekçileri adına imzalanacak sözleşme milyonlarca emekliyi, dul ve yetimi de ilgilendiriyor. Alanda yetkiye sahip sendika, AKP’nin şef değneği haline gelmiş Memur-Sen.
Memur-Sen’in dayatılacak muhtemel yüzde 5’lik zam oranının kabul edeceği, herhangi bir tutum almayacağı açık. Fakat enflasyonun özellikle sonbaharda fırlamasının beklendiği ve fakat Berat Albayrak’ın bu gerçeğe rağmen “enflasyon tek haneye inecek” diye ısrar ederek dayatmaların altyapısını da oluşturduğu bu koşullarda kamu emekçilerinin sessiz sedasız boyun sunmayacakları açıktır.
KESK’in anlamlı bir mücadele programıyla çıkmaması, en fazla işyerlerine toplu sözleşme masaları kurarak (ki bu da son derece sınırlı) idareyi maslahatçı bir tutum sergilemesi de dayatmalar karşısında anlamlı bir duruş geliştirilmeyeceğini gösteriyor. Emekçilerin bu koşullar karşısında ne yapacaklarını kestirmekse güç; fakat kolay bir rızanın sözkonusu olmayacağı da açık.
Metal sözleşmeleri
Metal işkolunda yürürlükte olan toplu sözleşme 31 Ağustos’ta sona eriyor. Yeni toplu sözleşme süreci 120 gün önce başladı, Eylül-Ekim aylarında da yoğunlaşacak. İşkolundaki 130 bin işçi Türk-Metal, Birleşik Metal İşçileri Sendikası (BMİS) ve Çelik-İş’te örgütlü.
TÜPRAŞ gibi kar oranları oldukça yüksek bir işletmede bile işçileri yüzde 6 oranında zamma mahkum edenlerin, ciddi bir kriz yaşanan metalde nasıl bir tutum alacakları açık. İşçilerin bu işkolunda ücret kayıplarını telafi edecek, önümüzdeki enflasyon oranlarını dikkate alacak bir ücret kazanımıyla çıkmaları mümkün gözükmüyor. Tersine düşük ücret dayatmalarına, sömürüyü derinleştirecek başka dayatmalar eklenmeye çalışılacak.
Mevcut sendikaların grev demek zorunda kalacakları; fakat ilk yasak kararı karşısında geri adım atacaklarını kestirmek zor değil. Bu noktada da metal işçisinin dayatılan sefalete alacağı tutum belirleyici olacak. On binlerce metal işçisinin eriyen ve daha eriyecek ücretlerine yüzde 5-6 gibi bir zammı kabul etmeyecekleri, sefalet ve kölelik dayatmalarına karşı sendikaları da aşan bir tutum sergilemeleri uzak bir olasılık değil.
Milyonlarca asgari ücretlinin, tekstil işçisinin, sözleşmeli işçinin yaşadığı sefalet koşullarını da düşündüğümüzde işçi sınıfının yaşadığı yıkımın altında kabul etmeyip, pratik tutumlar geliştireceğini ön görmek zor değil. Dayatılan sefalet ücretleriyle borca dayalı bir hayat sürdürmek imkansız keza…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!