Diyarbakır, Mardin, Van büyükşehir belediyeleri eş başkanlarının Ağar’ın gölgesi Süleyman Soylu’nun başında olduğu İçişleri Bakanlığı kararıyla gasbedilerek, yerlerine valilerden oluşan kayyım heyetinin atanması sonrasında yapılan tüm açıklamalar, rejimin kontrol histerisinin ve iktidarı kaybetme korkusunun düzeyini ele veriyor. Sadece bunu da değil, bu nedenlerle ve bu uğurda neler yapabileceğini de gösteriyor.
Kayyımlardan sonra bugün basına demeç veren Soylu, “Türkiye, belediyeler üzerinden özellikle terörün merkezi haline getirilmeye çalışıldı. Buna kurallar, anayasa, belediye kanunları bir cevap verdi, ‘Bir daha bunu tekrarlamayın’ dedi. Fakat hem demokrasiye hem hukuka halel getirmek isteyenler, kelimenin tam anlamıyla devlete kafa tutmaktadırlar, demokrasimizi istismar etmektedirler, milletin helal oylarına leke sürmektedirler” diye buyurdu.
Bu açıklamayla Soylu aslında, “yeni rejimin kuralları-yasaları onun gücünü pekiştirmesi için ne gerekiyorsa onun yapılması anlamına gelir” demek istedi. Altı boş, üstü yengeç sepeti olan “bu rejimin meşruiyet kazanması için konulan sandıklardan beklenen sonuç çıkmazsa faşizmin kuralları gereği o sandıkları yok saymak yasal bir yükümlülüktür. Bunun için de özel bir delil-kayıt-kuyut gerekmez. Biz ne diyorsak odur!” mealine gelecek bu sözleriyle bundan sonra yapabileceklerinin, nasıl bir çizgi izleyeceklerinin tercümesini yaptı.
Aynı açıklama onun ağabeyi “bin operasyoncu” kontrgerilla şefi Mehmet Ağar’dan da gelmekte gecikmedi. Ona göre de “Burası bir hukuk devleti. Herkes bunu böyle bilmelidir. Burada herkes keyfe keder istediğini yapma hakkına sahip değil(miş)”!
AKP Sözcüsü Ömer Çelik de benzer bir açıklama yaparak, kayyım gaspını “Anayasa’nın verdiği yetki kullanılarak tedbir alınmıştır” sözleriyle savundu.
Zayıflık!
Rejim güçlerinden AKP, 31 Mart/23 Haziran yerel seçimlerinde Hitlerci tipte faşizmin ifadesi olan ve fakat altı bir türlü sağlamlaştırılıp, doldurulamayan başkanlık rejiminin yerellerdeki ayaklarını sandık eliyle güçlendirip, pekiştirmeyi hedeflerken, tam tersine ciddi bir tıkanma, dahası tabanında ciddi bir çözülme eğilimiyle karşı karşıya olduğunu çarpıcı bir şekilde gördü.
Kendi iç ayrışmaları, iktidar blokunu oluşturan gerici ittifakın AKP’nin zayıflamasının yarattığı fırsatı güçler dağılımında kendi lehine kullanma çabası, tırmanan ekonomik krizin işçi ve emekçilerde yarattığı birikim, bölgesel ve uluslararası siyasette tüm atraksiyonlara rağmen yaşanan hezimet hali… derken rejimin bu konjonktürde hangi yönde karar vereceği giderek belirginleşti.
Arkası faşizmin “kanuna” uymayan herkesin, her şeyin hedef olmasıdır!
Liberal cenah bu kararın biraz esneme yönünde olacağı beklentisindeydi. Fakat iktidarın pekiştirilmesi için rıza üretme kapasitesinin dibine dayanan bu gerici blok çareyi, baskı ve zor aygıtlarına yüklenmekte buldu. Çaresizliğin de ifadesi olarak saldırı ve yine saldırı dışında bir seçeneğinin kalmadığı bu havalarda işe, HDP’li belediyeleri kayyımla gasbetmekle başladı. Bunun arkasının faşizmin kanunlarına uymayan herkesin ve her şeyin hedef haline geleceği bir saldırılar silsilesi biçiminde devam edeceğini öngörmekse zor değil.
Bu kafanın kendi kanunlarına uymayan herkesi “Terörle demokrasi arasına bir meşru kanal açmaya çalışanlar” olarak kodlayıp, “sorumsuzluk işlemektedirler” diyerek hedefe çakması kaçınılmazdır. Bundan sonraki hamlelerin hepsi “Demokrasiyi ve seçilmişliği terörün muafiyet alanına sokmak isteyenler, elbette ki büyük bir hata işlemektedir” sözündeki öze göre belirlenecek, iktidarı oluşturan gerici ittifakın istem ve talepleri, güçler dağılımı ve aralarındaki dengeye göre kıvam kazanacaktır.
İçi yengeç sepeti, altı boş!
Aralık ayından beri Rojava sınırına asker yığıp, işgal tehditleri savuranların bölgesel ve uluslararası denklem içinde buna uygun bir hamle geliştirememelerinin Ergenekoncu kanatta nasıl bir tepkiye neden olduğu, yapılan açıklamalardan da anlaşılıyordu. Bu hırsı S-400 alımındaki atraksiyonel hamleler de kesmedi. Yayılma ve işgal iştahının Güney Kürdistan’da yapılan operasyonlarla da bastırılamadığı malum.
Tüm bu adımlara rağmen zaten zayıflamış olan rejimin bir de kendi iç dengelerinde yaşadığı sarsıntı ve sürtünmelerin iktidar hırsının oranı kadar büyük bir korku yarattığı açık. Tam da bu nedenle hem kendi iç dengesizliklerini dengelemek hem rejimin altını yerellerde de merkezi bir denetim kurarak sağlamlaştıracağını sanmak hem de bunun dışında bir seçeneğinin olmaması gerçeğiyle liberal cenahın beklentilerinin aksine faşizmin mantığına uygun bir saldırganlıkla hareket ettiler.
Her zaman olduğu gibi saldırı Kürt halkından başladı, ama…
Mevcut kriz dinamikleri rejimin iktidarını sürdürme korkusunu derinleştirdikçe saldırının dozunun da artacağı anlaşılıyor. Bu dinamikler içinde Kürt halkı her zaman olduğu gibi ilk hedef oldu. Bu saldırganlıkta ayrıca onca katliama, kayyım saldırılarına, gözaltı ve tutuklamalara rağmen “uslandıramadıklarının” her iki yerel seçimde de açığa çıkmış olmasının öfkesi ve intikamcı yaklaşım da belirleyicidir. Boşa çaba olduğu deneyimle sabit olmasına rağmen rejim aynı suda iki kere yıkanmayı göze alacak kadar çaresiz! Fakat vazgeçmiyor. Bu vazgeçmeyişte “isterseniz referandum yapalım, halkın yüzde 80’i onaylıyor bu politikayı” açıklamasından da anlaşılacağı gibi krizin ağır yükünü omuzlayan Türkiye işçi ve emekçilerine oyalanacakları bir şovenizm zehri sunma amacı da belirleyicidir. Emekçilerdeki kriz yorgunluk ve tepkilerini bu zehirle massetmek eskimeyen klasik bir yöntem olarak devreye okulmuş oldu. Ağar’ın açıklamalarında ağzını “şehit yakınlarımızı işten atmakla başladılar, buna müsamaha gösterilemez” demesi ya da Aydınlık çetesinin “kayyımın ilk işi şehit yakınlarımızı işe almak oldu” diye carlaması hangi nabızlara göre hareket ettiklerinin, neleri hedeflediklerinin çarpıcı ifadesidir. Bir kez daha emekçileri köpürtülen tarihsel-toplumsal gericilik birikiminin zehri içinde boğmak istiyorlar!
Tutar mı? İlk anda belki!
Fakat elektriğe-doğal gaza-en temel gıda maddelerine ardı ardına yapılan zamlarla, dayatılan sefalet ücretleriyle, dağın taşın daha fütursuz bir iştahla yağmaya açılmasıyla… birlikte düşündüğümüzde bunların hepsinin ayaklarının son derece kısa olduğu görülecektir. Birikmiş ve oldukça katmanlı hale gelmiş kriz dinamiklerinin, eskisi gibi kışkırtılan şovenizmle ya da çeşitli güç gösterileriyle yatıştırılıp, yeniden rıza üretecek kıvama gelmesi tarihsel olarak oldukça zordur!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!