Silinmek istenen hafıza



Dersim’le ilgili bu belgeseli izlediğimde çokça etkilendim. Nasıl etkilenmeyeyim ki, zavallı anneanem ’38 katliamında 11-12 yaşlarındayken, bütün ailesini kaybetmiş, sağ kalan yakınları onu babası yaşında olan dedeme gelin vermişler ortalıkta kalmasın diye… Gariban anneannem dedemi hiç sevmemiş -hayatı boyunca da sevmedi. Bizi korumak adına bizimle bunları hiç konuşmazdı. Kısa ömrü boyunca taşıdığı ağır yükü kendisiyle beraber toprağa gömdü.


Nuray Sarıyelek

Bölük pörçük duyduğum Dersim hikayeleriyle büyüdüm. “İnsanları gruplar halinde mağaralara tıkıp yakıyorlardı”, “Kadınlar, çocuklarını da yanlarına alıp askerlerin tecavüzünden kurtulmak için kendilerini nehrin sularına bırakarak intihar ediyorlardı”, “Uçaklardan emir veren beyaz beyaz kağıtlar dağıtılıyordu”, “Hamile kadınlar dipçikleniyordu”, “Atatürk katliamı durdurmak için deklarasyon yayınladı”, “ama aynı Atatürk’e (Misto kör) tepkiyle, ‘Gün gelir bu çıban deşer’ türküsü yaptıklarını da hatırlıyorum”, “Aileleri birbirinden ayırıp sürgün ediyorlardı”, “Kaçabilen dağlara sığınıp saklanıyordu. Yakalananları ise, çocukları annelerinden, kardeşi kardeşten ayırıp farklı farklı yerlere gönderiyorlardı…”

Bunlar anneanne ya da babaannelerimizim kendi aralarındaki konuşmalarından duyduklarımızdı. Yoksa bu tarz şeyler aile içinde konuşulmazdı. Yeni kuşağın asimile olması için devletin baskı ve katliamlarına ailelerimiz de teslim olmuştu. Bizi tamamen devletin resmi ideolojisinin eğitim sistemine emanet etmişlerdi. Okullarda öğrendiğimiz Türkçe’den sonra evlerde Zazaca konuşmamız yasaklanmıştı. Hatta sınıf başkanları evleri tek tek dolaşıp Türkçe konuşup konuşmadığımızı öğretmenlere anlatır ya da ispiyonlarlardı.

Benim kuşağım kendi tarihininin gerçekliğinden kopuk ve ezik bir kuşak. Bizden önceki doğal tarih aktarımcılarımızla aramıza korkulardan bir duvar örülmüştü. Görünmeyen bir yasak konmuştu tarihle aramıza. Evlerde Dersim tarihi ve Alevilikle ilgili şeyleri anlatmaktan özel olarak kaçınılırdı. Bizi korumak adına tarihimizden koparılmıştık. Adeta, “O zaman yaşananlar yaşandı, ağır bedeller ödendi. Siz bunları konuşup hayatlarınızı zorlaştırmayın, unutun” deniyordu. Bizi korumak adına alınan önlemler öte yandan bizi ruhsal ezilmeyle karşı karşıya bırakıyordu. Korunmak adına beslenmeyen bu yanımız, zayıf karnımızdı biz farklı olanların.

Çocuk yaşta İstanbul’a gelip ortaokul çağında çalışmak zorunda kalınca bunları yaşamak zorunda kalmıştım. Bu dönem 12 Eylül’e tekabül ediyordu. Azınlıkların, farklı olanların söz hakkı yoktu. Onlara dair olmadık hikayeler uydurulmuş, olmadık yakıştırmalar yapılmıştı. Mesela, Kürtler ve Dersimlilere dağlarda yaşayıp karda yürürken çıkardıkları “kart kurt” seslerinden dolayı Kürt dendiği söyleniyordu. Aleviler mum yakıyor kime kime dum duma eğlenceleri düzenliyor falan…

Altınyıldız Kumaş Fabrikası’nda ise başlamıştım. Binlerce işçi çalışıyordu. Paydoslarda yemek molalarında Alevi-Sünni mevzuları çok olurdu. Bundan dolayı mola zamanları geldiğinde benim karnıma kramplar girerdi. İçimden ‘böyle şeyler konuşulmasın’ diye dualar ederdim o zamanki aklımla. ‘Aleviyim’ desem beni dışlayacaklar, demesem atfedilen suçlamanın altında her gün eziliyordum. Çünkü ailem beni bu günlere hiç hazırlanmamıştı. Ramazan ayında sahur saatlerinde lambaları yanmayan ailelerin camlarının kırılmış olduğunu hatırlıyorum.

Dersim’den Alevi bir ailenin çocuğu olmaktan hatırladığım yasaklı zamanlardan bugüne çok şeyin değişmediğini, her şeye rağmen bunu dile getirenlerin çoğaldığını görmek beni çok etkiliyor.

Dersim’le ilgili bu belgeseli izlediğimde de çokça etkilendim. Nasıl etkilenmeyeyim ki, zavallı anneannem ’38 katliamında 11-12 yaşlarındayken, bütün ailesini kaybetmiş, sağ kalan yakınları onu babası yaşında olan dedeme gelin vermişler ortalıkta kalmasın diye… Gariban anneannem dedemi hiç sevmemiş -hayatı boyunca da sevmedi. Bizi korumak adına bizimle bunları hiç konuşmazdı. Kısa ömrü boyunca taşıdığı ağır yükü kendisiyle beraber toprağa gömdü.

Yıllarca yasaklı olan bir tarihin şimdilerde, -devrimciler dışında da- sahiplenilip konuşulabiliyor olmasından çok etkilendim. Tarihte ve bugün yaşamakta olduklarımızın, yıkıma uğrayan Karadeniz köylüleri, yok sayılan kadınlarımız, intihara itilen işçi ve emekçiler… bütün bunların biriktirdiği duygusal bir patlama yaşadım.

Yürüyordum belgeseli dinlerken… Seyit Rıza’nın son isteği olan “Oğlumu benden önce asmayın” talebini bile yerine getirmemiş tam tersi, canını yakmak için kendisinden önce asmışlardı…

Bütün bunları tekrar dinlediğimde oturdum bir yerlere ve hüngür hüngür ağladım SEYİT RIZA ŞAHSINDA anneanneme, ailesine ve topyekun bir halkın yaşadıklarına.