Alınteri: AYM Sarısülük başvurunuzu karara bağladı. Ethem Sarısülük’ü öldüren polis Ahmet Şahbaz hakkında açılan soruşturma ve dava boyunca çok sayıda hukuk dışı yargı kararlarına ve olaylara tanık olduk. Kısaca özetler misiniz?
Av. Kazım Bayraktar: Yargılama sürecinde yaşananlar basit hukuksuzluk sınırlarını aşan olaylardı. Hukuk dışı ve hatta hukukta “tam kanunsuzluk” denilen gayrı meşru uygulamalar ve kararlarla karşılaştık. Olay anından itibaren kimliği, kamera görüntüleri ve mermi zimmet kayıtları incelenerek, olay günü kolayca tespit edilebilecek ve derhal savcılığa sevk edilebilecek polis Ahmet Şahbaz 23 gün boyunca savcılığa ve mahkemeye sevk edilmedi. Savcı hem eksik sorgulama yaptı hem de sanığı olaya en uygun olan kasten adam öldürme yerine tutuklamayı dahi gerektirmeyen “meşru savunma sınırının kasıt olmaksızın aşılması suretiyle ölüme sebebiyet verme” suçu ile ve sözde tutuklama talebiyle mahkemeye sevketti. Mahkeme de serbest bıraktı. Karara itirazımızı inceleyen üst mahkeme hem iç hukuktaki CMK’nun 104, 267. maddelerini hem de AİHM içtihatlarında yerleşik olan “silahların eşitliği” ilkesini ihlal ederek itiraz hakkımızın olmadığına karar verdi.
Hazırlanan iddianame ile birlikte dava Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne teslim edildi. Yargılama başlamadan önce yargılama için idari izin alınması gerektiği gerekçesiyle “yargılamanın durdurulmasına” karar verildi. Karara itiraz ettik. İtirazımız inceleyen Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi, “yargılamanın durdurulması” kararının kaldırılmasına karar verdi. Duruşmalar başladı. Katil polis ilk duruşmaya takma peruk, takma bıyık, kaş ve kalın çerçeveli koyu renk gözlükle yüzü gizlenerek getirildi. Bu nedenle duruşma olaylı geçti, Ethem’in annesi katilin maskesini indiriverdi. Duruşma ertelendi. Yargılama sürecinde heyet davadan çekildiyse de bir üst mahkeme çekilme kararını kaldırınca davaya bakmak zorunda kaldı ve polis bir sonraki duruşmada tutuklandı.
Katilin peruk, takma bıyık ve kaşlı maskesi indirildi
Gezi’nin gözü bu davanın üzerindeydi. Bu nedenle dava halk ile devlet/iktidar arasında bir davaya dönüştü. Kitlesel katılım ve verdiğimiz mücadele sonucunda yargılamanın Ankara’da görülen aşamasında ancak aradan yaklaşık 1 yıl geçtikten sonra da olsa tutuklandı ve 7 yıl 9 ay 10 gün hapse mahkum edildi. Devlet politikası olarak sürdürülen cezasızlık, Gezi’nin etkisiyle kısmen de olsa kırılmıştı. Karardan sonra Erdoğan mahkeme heyetini “paralel yargı” olmakla suçladı ve tehdit etti.
Bu tehdit etkisini gösterdi ve mahkumiyet kararı Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından bozuldu.
Dava dosyası Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne geldiğinde polisin avukatları davanın nakli talebinde bulundular. Davanın naklinin gerekçesi sanık polisin ve kamunun güvenliği olarak gösterildi. Oysa sanığın ifadesi segbis aracılığıyla alınıyordu. Peruk, takma bıyık, takma kaş ve renkli gözlükle maskelenerek getirildiği ilk duruşma dışında tüm duruşmalara segbis kanalıyla bağlanmıştı. Adalet Bakanlığı tarafından nakil kararı verildiği sırada savunmasının segbis yoluyla alınması için tensip kararı da verilmişti. Yani polisin güvenliği diye bir sorun zaten yoktu. Kamu güvenliği ise tamamen bahaneydi. En kitlesel katılımlı ilk 3 duruşma sırasında dahi kamu güvenliği (dışarıdaki çevik kuvvetin saldırıları dışında) sorunu yaşanmamıştı. Kaldı ki Türkiye’in başka illerinde açılan bazı toplumsal siyasal davalar kamu güvenliği gerekçesiyle Adalet Bakanlığı tarafından Ankara’ya naklediliyor Ankara en güveli il olarak tercih ediliyordu. Gerçek niyet, tutuklama kararı ile birlikte suça göre yetersiz de olsa 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezası veren mahkeme yerine doğal yargıç ilkesi de çiğnenerek başka bir mahkemede işi bitirmekti. Öyle de oldu. Adalet Bakanlığı davanın nakline karar verdi. Nakledilecek yeri belirlemek üzere dosya Yargıtay’a gönderildi. Olayların akışına bakarak, Yargıtay’a Aksaray’ın özel olarak tercih ettirildiğini tahmin edebiliriz. Yargıtay’ın nakledilecek ili belirleyen kesin kararından sonra kanunsuz bir işlem daha yapıldı. Yargılama yetkisi elinden alınan Ankara 6. ACM’ne adli tatile denk gelen bu kesitte bu davaya ilişkin nöbetçi bir heyet atandı. Nöbetçi heyet yetkisi olmadığı ve dava dosyası da elinde bulunmadığı halde, gıyabımızda korsan bir duruşma yaparak sanığın tahliyesine karar verdi. Bu tam kanunsuz tahliye kararı, ciddi bir tehdit olmadan hiçbir hakimin cesaret edebileceği bir olay değil.
Davayı “güvenlik gerekçesi”yle kaçırma
Dava Aksaray’a nakledildikten bir süre sonra polisi tutuklayan mahkeme başkanı, tenzil-i rütbeyle Batı Adliyesi Asliye Ceza Mahkemesi’ne sürüldü duruşma savcısı tutuklandı. Aksaray’da yapılan yargılamanın bir duruşmasında sanık polisin avukatı tarafından, adeta parmak sallanarak, önceki mahkeme heyetinin başına gelenler, Aksaray 1. ACM heyetine hatırlatıldı. Bunun bir tehdit olduğunu, suç duyurusu gerektirdiğini ifade ettik. Heyet bu tehdit karşısında sesini bile çıkaramadı. Bağımsız bilirkişilerden aldığımız raporları çürütmek amacıyla, sözde bir rapor hazırlamak üzere cinayetin görüntü kayıtlarını, iktidara bağımlı bir kurum olan TRT’ye gönderdi. Ancak TRT’den gelen rapor da tam istedikleri gibi olmayınca hazırlık soruşturması aşamasında Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde hazırlanan ve kimlikleri gizli tutulan iki polise imzalatılan görüntü inceleme tutanağına dayanılarak suç vasfı “meşru müdafaada sınırın kasıt olmaksızın aşılması” olarak tanımlandı ve sonuçta para cezasına hükmedildi. Karar Yargıtay tarafından onandı. Bunun üzerine AYM’ye başvurduk.
Bu, dünyanın gözü önünde “yaşam hakkı ihlali”ydi
Alınteri: AYM’ne başvurdunuz ancak AYM “Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında yaşam hakkının usul boyutunun, dolayısıyla etkin soruşturma hakkının ihlal edilmediğine” karar verdi. Hangi gerekçelerle AYM’ne başvuru yapmıştınız?
Av. Kazım Bayraktar: AYM’ye yaptığımız başvuru yaşam hakkının ihlali ile etkin soruşturma yapılmadığına dair iki başlıktan oluşuyordu. Diğer tüm ihlaller bu başlıklar altında ifade edilmişti.
Ethem Sarısülük’ü katleden polisin, geri çekilme emri verilmiş olmasına rağmen silahını çektiği, bu sırada herhangi bir hayati tehlike altında bulunmadığı, diğer polislerin arasında durmakta olduğu, aniden kendi bireysel kararıyla diğer polislerin yanında silahını çekip göstericilerin üzerine doğru koşarak yaklaştığı, havaya ateş eder gibi yapıp bileğini son atışta bükerek göstericileri hedef aldığı, Ethem Sarısülük’ü vurduktan sonra dönüp kaçtığı kamera görüntülerine çok açık ve net bir biçimde yansımış ve toplumda büyük tepkilere de neden olmuştu. Televizyon ekranlarında dahi çıplak gözle görülebilen bu görüntüler başvurduğumuz bağımsız bilirkişiler tarafından teknik araçlar kullanılarak incelenmiş ve polisin kasten öldürmeye dönük hareketi tespit edilmişti. Bu bilirkişilerin düzenledikleri ve yerel mahkemeye de sunulan raporlarla birlikte, ilk sorunuza verdiğim yanıtta özetlediğim yasa ve hukuk dışı olaylar, işlemler ve kararlar başvuru dilekçemizde açıklanmış yaşam hakkının her boyutuyla ihlal edildiği vurgulanmıştı.
Erdoğan’ın tehdidi, AYM’nin boyun eğişi
Alınteri: Bu kadar açık kamera görüntülerine, bağımsız bilirkişilerin raporlarına ve diğer usul ve hak ihlallerine rağmen AYM kararını nasıl yorumluyorsunuz?
Av. Kazım Bayraktar: AYM ikiye bölündü. Kararda başkan ve başkan vekilinin de aralarında olduğu altı yargıcın ayrı ayrı muhalefet şerhleri ve uzun karşı oy gerekçeleri var. AYM’nin oy çokluğuyla verdiği karar siyasi iktidarın ve kuşkusuz öncelikle Erdoğan’nın yargılamanın başından itibaren açık müdahalesi ve tehditleri dikkate alınarak ve durumdan vazife çıkarılarak verilmiş bir karardır. Öte yandan, Gezi isyanına karşı iktidar güçlerinin ve özellikle Erdoğan’nın öç alma duygusu ve siyaseti hala gündemdedir. Bu siyaset Kavala ve Çarşı davalarında bir kez daha açığa çıktı
Yerel yargılamanın Ankara aşamasında mahkumiyet kararını veren heyet de Erdoğan tarafından tehdit edilmiş ve sonuçta ilk soruya verdiğim yanıtta da açıkladığım gibi cezalandırılmışlardı.
Bu noktada şu gerçekliğe dikkat çekmek isterim. Yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı gibi burjuva hukuk ilkeleri aslında tarihte burjuva egemen güç odaklarının kendi aralarındaki güç paylaşım sorunundan doğan ilkelerdir ve hiçbir zaman yargı egemen sınıftan ve siyasal rejimden bağımsız olmamıştır; devlet ve sınıf iktidarı gerçekliğinin doğasına aykırıdır. Yargının kaçınılmaz bağımlılığının sınıfsal siyasal boyutu ayrı bir tartışma konusudur ama 2007’de Ergenekon operasyonlarıyla birlikte başlayan ve egemen sınıfın siyasal temsilcilerinden oluşan güç odakları arasındaki kavgada yargı o kadar açık bir biçimde silah olarak kullanıldı ki, sonuçta yenilenlerin hakim ve savcıları kendilerini hapishanede buldular. Önce AKP-Fethullah Gülen ittifakı daha sonra AKP-MHP-Ergenekon ittifakı dönemlerinde yargı kadrolarına yönelik planlı ve hesaplı tayin ve atamalar, görev ihraçları yanında tutuklamalara kadar varan müdahaleler yapıldı. Sonuçta siyasi yargılamalarda iki tür hakim ve savcı tipi ortaya çıktı:
Birincisi; iktidar blokları ile doğrudan işbirliği içinde organize edilmiş olanlar. Bunlar iktidar güçlerinin doğrudan hedefledikleri davalara bakan, bakmaları her türlü yoldan sağlanan hakim ve savcılardır ve istenildiğinde tam kanunsuz işler yapmaya ve her türlü görev suçu işlemeye açıktırlar. Örneğin HDP Kobanê davasının, ÇHD’li ve Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının, Gülen Cemaati davalarının (daha öncesinde Ergenekon davalarının) hakim ve savcıları bu gruba girerler.
İkinci gruba girenler: İktidar bloklarının siyasal tutumlarından vazife çıkaranlardır. Bunlar iktidarların hedef gösterdikleri siyasal muhalifleri doğrudan talimat almadan duruma bakarak o meşhur deyimle “durumdan vazife çıkararak” yargılarlar, zaman zaman hukuk gözeterek de kararlar verebilirler ve iktidarların istediklerini her zaman tam olarak yerine getirmeyebilirler. Ethem Sarısülük davasının ilk aşamasında görev alan Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti ikinci türe girer. Erdoğan’ın ‘yedirtmeyiz’ dediği polisi tutukladıkları gibi 7 yıl 6 ay 10 gün hapis cezası da verdiler. Bu nedenle dava ellerinden alınıp birinci türe uygun olan Aksaray 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyetine teslim edildi ve istenen sonuç elde edildi.
“AYM ikiye bölündü”
AYM işte böyle bir yargılama sürecinde yapılan tam kanunsuz işlemleri, savcı ve hakimler açısından görev suçu niteliği de taşıyan gayrı meşru uygulamalar yanında diğer tüm hak ve hukuk ihlallerini verdiği kararla onaylamış oldu. Erdoğan davanın ilk aşamasında Başbakan’dı, şimdi tek adam niteliğinde bir Cumhurbaşkanı.
Soruşturma ve yargılama aşamalarındaki ihlallerin çoğuna, karara muhalif olan Başkan, Başkan Vekili ve diğer dört üyenin karşı oy gerekçelerinde değinilmiş. İhlaller ve tam kanunsuz işlemler o kadar açıktı ki bu durum AYM Başkanı’nın muhalefet şerhinde, diplomatik bir dille de olsa şunları söylüyor:
“…naklin objektif gereklilikten ziyade sanık lehine karar verilmesini sağlamaya dönük bir karar olarak alındığı izlenimini doğurmaya elverişli olduğu söylenebilir. Bu nakle ilişkin kararın adli tatil esnasında nöbetçi heyetçe alınması da eklendiğinde yargılamaya müdahale edildiği izlenimi oluşması kaçınılmazdır.”
Muhalif üyelerden biri de başka bir gerçekliği açıkça ifade ediyor: “Hem başvurucular bakımından hem de toplumsal vicdan ve kanaat açısından soruşturma ve yargı süreçlerinde bir şeylerin üstünün kapatılmaya çalışıldığı ve birilerinin korunduğu izleniminin verilmemesi ve böyle bir algının oluşmasının önüne geçilmesi hayati bir önem taşımaktadır. Maalesef, somut olay bağlamında böyle bir algının ortaya çıkmadığını söylemek mümkün görünmemektedir. Sanığın yargılanması sırasında kamuoyuna yapılan bazı açıklamaların da bu yönde intibaların oluşmasına yol açması muhtemeldir.”
Yerel yargılama sürecinde Başbakan olan Erdoğan birkaç kez kamuoyuna yaptığı açıklamalarla yargıya müdahalede bulunmuş ve sonuçta “Polisimizi bunlara yedirtmeyeceğiz” demişti. AYM vermiş olduğu bu kararla katilin yeniden yargılanmasını engelledi ve “polisi yedirtmedi”.
“AİHM’e başvuracağız, fakat biz bitti demeden bu dava bitmeyecek!”
Alınteri: AYM’nin bu kararıyla birlikte iç hukuk yolu tüketilmiş olduğuna göre AİHM’ne başvuracak mısınız?
Av. Kazım Bayraktar: Yerel yargılama sürecinin Ankara aşaması devam ederken polis, asker vb. kamu görevlilerinin, başta yaşam hakkı olmak üzere hak ihlalleri söz konusu olduğunda Türkiye’de mahkemelerin ve AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığı gerekçesiyle AİHM’ne başvurmuştuk. Ancak AİHM bu talebimizi iç hukuk yolu tüketilmediği gerekçesiyle reddetmişti. O günden bugüne gerek yerel yargı süreçlerine gerekse AYM kararlarına bakıldığında aslında etkin bir iç hukuk yolu olmadığı ortaya çıkmış durumda. Demirtaş, HDP Kobanê, Kavala başta olmak üzere avukatlara, gazetecilere yönelik yargılamalar, tutuklamalar ortada. Öte yandan zaten Erdoğan AİHM bizi bağlamaz deyip duruyor. AİHM’e ilk başvurumuzda açıkladığımız iddiamız doğruydu. Sarısülük kararıyla birlikte AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığı bir kez daha kanıtlanmış oldu. Bu nedenle yeniden AİHM’e başvuracağız.
AİHM sonuçta hak ihlallerinin tespiti dışında katil polisin yeniden yargılanmasına yönelik bir karar vermeyecek. Bu nedenle, biz bitti demeden bu dava bitmeyecek.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!