H. Selim Açan
“Bazı insanların yeraltı faaliyetinden kaçışı yorgunluk ve ruhsuzluk sonucu olabilir. Böyle insanlara acımak uygundur; bunlara yardım edilmelidir, çünkü ruhsuzlukları geçecektir ve filistenizmden ve liberal-işçi politikalarından kaçma, yeraltı işçi sınıfı çalışmasına yönelme dürtüsü yeniden belirecektir. Ama ne zamanki bu yorgunlar ve ruhsuzlar gazeteciliği (günümüzde akademik-entelektüel birikimlerini ya da ‘unuttukları’ geçmişlerini -nba) platform olarak kullanırlar ve kaçışlarının bir yorgunluk, zayıflık ya da entelektüel dağınıklık ifadesi değil, aksine olumlulukları olduğunu ilan ederler ve hatayı ‘etkisiz’, ‘işe yaramaz’, ‘can çekişen’ vb. yeraltı faaliyetine (ya da bazı kişilere, örgüte ve genel devrimci harekete -nba) atfederler, işte o zaman bu kaçkınlar işçi sınıfı hareketinin en kötü danışmanları ve dolayısıyla tehlikeli düşmanları haline gelirler” (Lenin’den aktaran T. Cliff, Lenin/Partinin İnşası, sf. 240, abç)”
Sendika.org sitesinin “Sosyalist hareket, özeleştiri ve yeniden inşa” başlığı altında yayınladığı dosya çalışmasında boy gösteren bazı isimlerin sosyalist hareketin ‘etkisiz eleman’ konumundan çıkabilmesi için dile getirdikleri önerileri görünce Lenin’in bu sözleri geldi aklıma.
Düşünebiliyor musunuz, neoliberal ideologların “Marksizm başta olmak üzere bütün ideolojilerin ve tarihin sonunu” ilân ettikleri 2000’lerin başında bütün büyük anlatıları “ayağı sıkan eskimiş postallar” olarak niteleyen, 2005 sonrası bu kez neoliberalizmi “İnsanlığın üretici güçlerinin gelişimi bakımından sanayi devrimine eşdeğer hatta onu da aşan tarihsel bir ilerleme” olarak gören neo Bernsteincılığın hararetli bir savunucusu kesilen, bu sayede kapitalizmin “en az 30 hatta 40 yıl sürecek bir istikrar dönemine girdiğini” iddia ederek bütün dikkatimizi ve enerjimizi “her alandaki bu büyük dönüşümü çözümlemeye vermemizi” savunup “bu koşullarda pratiğe yönelmenin sonuçsuz kalmaya mahkum dar siyasal devrimcilik” olacağını vazeden ve bu temel yaklaşıma paralel olarak “dünyada olduğu gibi Türkiye’de de faşizmin çözülme sürecine girdiğini, yerini parlamentoların rolünün ön plana geçtiği geri ve yetersiz de olsa burjuva demokrasisinin aldığını” iddia ederek “Yetmez ama evet”çiliğin “Marksist teorisi”ni yıllar öncesinde yapanların elebaşıları arasında yer alan biri (Fuat Yücel Filizler) bugün devrimci sosyalist hareketin krizi ve çözüm yollarına dair her zaman yaptığı gibi herkesi ve her şeyi küçümseyen ‘çok bilmiş’ edalarında akıl satmaya soyunabiliyor?!!
Sadece ideolojik konularla da sınırlı olmayan sicilini “aradan yıllar geçti, belki değişmiştir” diyerek hadi bir kenara bırakalım, devrimci sosyalist hareketin bugün bulunduğu dip noktasından çıkabilmesi için nasıl bir yol haritası öneriyor?:
Türkiye kapitalizminin enine ve derinlemesine gelişme seyrine paralel olarak “…işçi sınıfının her alan, bölge, sektördeki tüm yönlü sorunları, bileşimleri, dönüşümü ve dinamikleri ekseninden, ne ve nasıl yapmalı, nerelerden başlayıp nerelere doğru konumlanmalı sorularına yanıt arayan” araştırma ve çalışma gruplarının kurulması, ‘beyaz yakalıların yaşadıkları yıkıcı işçileşme süreçlerine dair alan araştırmaları yapılması’, ‘mavi ve beyaz yakalı işçi temsilcilerinin önceden hazırlanarak birlikte katıldığı, konuştuğu ve tartıştığı forumlar, etkinlikler’ düzenlenmesi, ‘örneğin asgari ücret konusu gibi ortaklaşılabilen konularda siyasal ve uluslararası kampanyalar düzenlenmesi’, ‘sahici ve samimi işçi alan çalışmaları yürütenlerin işçi sınıfına dair içerden veri, gözlem, bilgi, deneyim paylaşımlarının çoğalması’, haaa bir de “Her dönem öne çıkan bir iki işçi direnişi çevresinde organize edilebilecek etkin ve eylemli birleşik dayanışma kampanyaları” örgütlenmesi…
Bu mudur?.. Devrimci sosyalist hareketin, bugünkü etkisiz ve itibarsız konumundan çıkarak işçi sınıfına ve diğer toplumsal muhalefet dinamiklerine güven veren çekim gücü yüksek, etkili bir öncü konuma yükselebilmesi için yapılması gerekenler bunlardan mı ibarettir?..
Yanlış anlaşılmasın, bu tür saha araştırmalarına, daha kapsamlı ve derinlemesine çözümlemelere, birleşik aklı harekete geçirecek beyin fırtınalarına vb. ihtiyaç olmadığını söylemiyorum. Bunların önemini de küçümsüyor değilim. Fakat konumuz sosyalist hareketin buraya nasıl ve neden geldiği ve bu mevcut durumdan nasıl çıkacağı konusuysa, yapılması gerekenler bunlardan mı ibaret ya da öncelikle yakalamamız gereken halka “araştıralım”, “inceleyelim”, “çözümleyelim”, “haritalandıralım”, “paneller-forumlar yapalım”, arada bir de ruhumuzu kurtarmak için o dönem öne çıkan bir-iki direnişle dayanışma kampanyaları düzenleyelimden mi ibaret sorusunu soruyorum.
Geçmişte de bu kafayla örgütü önce paralize edip arkasından da “Her alandaki dönüşümü çözümlemeden neyin pratiğini yapacağız” diyerek karşımıza dikilen devrimci pratik kaçkınlığı, 15 yıl sonra karşımıza yine aynı “derinlik” iddiasıyla aynı surette çıkıyor!!! Gel de Lenin’in girişte aktardığımız uyarısının haklılığına hayran olma!..
Ar damarı çatlamış bir solculuk ol(a)maz!
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyalistlik iddiasındaki solun bu denli güç ve itibar kaybetmiş olması, birilerinin koltuk düşkünlüğü, ötekilerin örgüt fetişizmi, berikilerin sekterliği ya da tabansızlığı vb. gibi gerekçelerle açıklanamaz. “Bilinçsiz süreçlerin bilinçli temsilcisi” olmaya soyunan bir misyon iddiasının -son deprem sürecinde sergilenen refleks gibi istisnai bazı durumlar dışında- öncülük şurada dursun kendi dışında gelişen süreçlerin kuyruğuna yapışma becerisini dahi gösteremeyecek kadar -Gezi isyanı ya da 2015’teki Metal Fırtına hatırlansın- irtifa kaybetmiş olmasında öznel hata ve yetersizlikler elbette belirleyicidir. Ama bir yerde bunları da doğurup besleyen nesnel-tarihsel etkenleri bütünüyle bir tarafa bırakıp her şeyi öznel zaaf ve yetmezliklere bağlamak, onları da yukarda andığımız türden ‘şahsileştirmek’, üzerinde durmaya değmeyecek ucuzlukta basit “açıklamalar”dır.
Bu şerhi baştan düşerek genel anlamda sol’un dünyada da bu denli itibar kaybına uğramasında çok büyük paya sahip -ama genellikle görmezden gelinen- öznel bir zaafa işaret etmek istiyorum: Sözüyle eylemi, savunur göründüğü değerlerle hayattaki duruşu arasındaki çelişki… Gerek örgüt (parti) gerekse bireyler bazında bunun özellikle de 2000 sonrası muazzam bir açıklık halini alması. Ve işin artık arsızlık boyutuna varıp ‘olağanlaşması’. Sol, dünyada da Türkiye’de de ahlâki-moral üstünlük ve güvenilirliğini en başta görüntüsüyle gerçekliği, sözüyle özü arasındaki çelişkinin büyümesi yüzünden kaybetti. Eskilerin “Ar damarının çatlaması” deyimiyle ifade ettikleri utanma duygusunun kaybı, 2000 sonrası gemi azıya alan tasfiyecilik ortamında ‘yeni normal’ haline geldi.
Bu riyakârlık** kendi gerçekliğini gizlemek için sömürü konusu yaptığı devrimci değerlere olan güveni ve saygıyı sakatlıyor her şeyden önce. Sadece sıradan insanların gözünde değil sistem karşıtı bir yol arayışı içinde olan genç devrimcilerin gözünde de devrimci örgütlere, Marksist-Leninist teori ve Leninist devrimcilik anlayışına güvensizlik duyulmasına yol açıyor. Riyâkarın şahsında/andaki duruşunda tanık olduğu iki yüzlülüğü bunların doğal ya da kaçınılmaz sonucu olarak görüyor çünkü.
Bu bağlamda burada bir soru soralım:
Böbürlenmeye geldiği zaman sadece -sanki bir mahalle bakkalı ya da aile şirketi söz konusuymuş gibi – “Ben kurdum” dediği örgütle değil her türden örgütlü mücadele ile köprüleri tam da ‘90’ların başında atmış ve bir daha da o taraklarda hiç bezi olmamış biri, “Kurtuluş işçi sınıfında, mücadelede, devrimde, iktidar perspektifinde… Krizden çıkmak, özeleştiri, işçi sınıfı, halka gitmek, sokağa inmek, birleşmek… İyi de yeni mi keşfediyoruz bunları, yıllardır söylendiği ve tekrar edilegeldiği halde neden hiçbir şey değişmedi ve değişmiyor?” (Yaşar Ayaşlı), şeklinde ‘hesap sorma’ hakkını kendinde görürse ne düşünürsünüz?..
Tam da o kesitte artık iflâh olmaz bir yasalcı-parlamentarist zemine demir atanlarla “kendilerini sosyalist, Marksist-Leninist olarak adlandıran en soldakileri” ayrımsız aynı torbaya doldurup “Ardışık dönemlerde kendilerini sosyalist, Marksist-Leninist olarak adlandıran örgütler, gruplar ve kişiler, yeniden yapılanmayı 12 Eylül öncesi hataların özeleştirisi üzerine kuracaklarına, tam tersini yapıp ihmal ve kusurlarını sistemleştirdiler. En soldakinden en sağdakine ortak özellikleri olan, partileri, gazeteleri, dergileri, dernekleri, siteleri kapatılırsa, yapacak bir şeyi olmayan yeni bir paradigmaydı.” şeklinde bir genelleme yaparsa dilinizin ucuna kadar geleni tutmakta zorlanmaz mısınız?..
Ayaşlı’ya bakılırsa, “Milat 12 Eylül yenilgisi(ymiş)”. Türkiye’de devrimci sosyalist hareket “ 12 Eylül yenilgisiyle hâlâ yüzleşilmedi(ği), neden yenildiğimizin bütünsel bir bilançosu çıkarılıp sahici özeleştirisi yapılmadı(ğı)…” için bugün bu haldeymiş?!! Sanki herkes aynı aynı vurdumduymazlıkla hareket etmişcesine “… hiçbir şey olmamış gibi yola devam edil(miş)”.
Leninist devrimciliği de, materyalist tarih anlayışına bağlılık ve kullanma ustalığını da vb. kimselere bırakmayan Ayaşlı’nın tarih tezi bundan ibaret. Ne revizyonist sistemin 1989’daki çöküşü, ne 1980 sonrası her yerde burjuva devlet zoruyla -Türkiye’de faşist cuntanın süngüsüyle- hayatın her alanında yaşama geçirilen neoliberal yeniden yapılanma, ne ‘90’ların başında ne de 2000 sonrasının tasfiyecilik dalgaları sırasına safların yığınlar halinde terkedilmiş olması, o güne dek hararetle savunulan devrimci görüşlerin ve örgütlerin terki yetmezmiş gibi o kaçışları meşrulaştırmak için devrimci örgütlere ve örgütlü mücadelede ısrar edenlere karşı yürütülen kirli savaşların vb. esamesi bile yok bu tarih çözümlemesinde.
Çözüm adına önerilen ne?: “Aktivistlerden ve birkaç atımlık barutu olan devrimci maceracılardan değil, gerçek profesyonel devrimcilerden oluşan, kitabına kuralına göre örgütlenmiş, teorik olarak eğitimli nitelikli militanlardan oluşan taş gibi Bolşevik bir parti”.
Taşlaşmamış bir Leninist partiye olan ihtiyacın büyüklüğü ve yakıcılığı ortada. Bu konuda bir tartışma yok ve olamaz aramızda. Ama günümüz koşullarında bunu hangi güç ve araçlarla, nasıl inşa edeceğiz sorusuna gelince, Lenin’in ‘partili mücadele kaçkını yorgunlar ve ruhsuzların danışmanlığından da hayır gelmez’ uyarısını doğrulayan yeni bir örnek çıkıyor karşımıza: “Gerçek devrimci bir harekete, yüklenici ve taşıyıcı aranıyorsa, onlar, yenile yenile her şeye eski gözlükle bakan ve geçmişin bütün kötü vasıflarını taşıyan eski kuşaklar değil; Cihan Tuğal’ın dediği gibi, ’35 yaşın altındaki kuşağın yeni yüzleri’ olacaktır ve olmalıdır”.
12 Eylül yenilgisinin altında ezilmiş birinin herkesin yenilgilerin altında kaldığını zannetmesini psikolojik bir refleks olarak görüp aldırmayabilirsiniz de, sosyalist hareketin krizini ve tasfiyecilik olgusunu sosyal sigorta müfettişi kafasıyla ‘yaş ve kuşak farkına’ bağlamasını, çözümü de burada aramasını Marksizm adına nereye oturtacağınızı bilemezsiniz.
Devrimci sosyalist hareketin gençliğe ve genç kuşaktan kadrolara ihtiyacının büyüklüğü ortada. İster yönetici isterse kadro olarak halen örgütlü bir mücadelenin içinde olup da hem bu ihtiyacın yakıcılığını hem de gidermek için özel bir çaba, ihtimam ve yönelim içinde olmak gerekliliğini reddeden biri aklını yitirmiş sayılmalıdır. Öte yandan, Türkiye solunda zaman tünelinde donup kaldıkları yetmezmiş gibi “her şeyi en iyi bilirim”ci tutumlarıyla gelişmenin önünü tıkayan bir eski kuşak gerçekliği bir vakıa vakıa olmasına (kalem oynattığı konularda yazarın kendisi de bu kategorinin yetkin bir örneği olduğunu sergiliyor sık sık). Ama bu bir yaş-kuşak sorunu değil, bir zihniyet sorunu. Üzerine de bu çizgide gidilmesi gerekiyor.
Devrimci sosyalist hareketin krizine çare olarak Z kuşağı güzellemeleri yapmaya soyunanlar, sınıf ve kitle hareketinde devrimci bir kabarışın çok uzağında olduğumuz günümüz koşullarında bu kuşağın örgütlü devrimci mücadeleye uzaklığı yanında örgütlerle ilişkilendikleri durumlarda da nelerin nasıl yaşandığına dair bir fikre sahipler mi acaba? Teknolojiye hakimiyet başta olmak üzere birçok konuda çok üstün yeteneklere sahip olmakla birlikte devrimci Marksizme -yer yer düşmanlık ölçüsüne varan- yabancılıklarını, neoliberal dönemin ‘moda’ akımlarının üzerlerindeki etkisinden kaynaklanan kafa karışıklıklarını ve bunalımlarını da beraberlerinde getiren bu kuşağın mensuplarının genel özelliklerinden birini de istikrarsızlıkları oluşturuyor. Bırakalım sınıf çalışması gibi her şeyden önce sabır ve ısrar gerektiren bir alanı, bırakalım kendisini yasal olanla sınırlamayan devrimci militan bir siyasal faaliyetin gerektirdiği cesaret ve kararlılığı, tümüyle yasal-parlamentarist partilerde bile 5 yıllık deneyime sahip genç kadro ve taraftar sayısı bu yüzden parmakla sayılabilecek kadar azdır. Çoğunun gelmeleriyle gitmeleri bir oluyor; çoğu kez niye size geldiklerini anlama fırsatını bile bulamıyorsunuz.
Bu bahiste kendi adımıza şunu da söyleyeyim: F tipleri saldırısı gündeme geldiği zaman soruna sadece hapishaneler sorunu olarak bakmanın yüzeyselliğine dikkat çekerken asıl amacın 12 Eylül sonrası iyi kötü birikmiş bir devrimci kadro kuşağını biçerek devrimci radikal örgütleri EN AZ 20 YIL SÜREYLE içe kapanmaya, yaralarını sarmaya çalışmaktan başka şeylerle ilgilenemez hale sürüklemek olduğunun altını ısrarla çizdik (Buna dair yazılı belgeleri de “Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik” başlığı altında 2004 yılında yayınladık). Böyle bir kuşak kopukluğu yaratılacak olursa ortaya çıkabilecek tehlikeler kapsamında gelecek tecrübesiz kuşakların yönlerini bulmakta yaşayacakları zorlanmalar yanında örgütleri karakterize eden devrimci ideoloji ve programatik görüşlere, geçmişin devrimci değer ve geleneklerine yabancılaşma riskinin büyüklüğüne dikkat çektik. Bugün hangi örgüt bu kuşak kopukluğunun olumsuz sonuçlarını yaşamıyor?..
Manzara-i umumiye
Sendika.org’un andığım dosya çalışması (“Sosyalist hareket, özeleştiri ve yeniden inşa”) sol’un hal-i pür melalini derli-toplu sergilemesi yönüyle de çok önemli bir işlevi yerine getirdi kanımca. Üzerinde durulmaya değer anlamlı tespit ve öneriler kadar yukarda andığım iki örnekle sınırlı olmayan akıl tutulması örnekleriyle de karşılaştık.
Türkiye solunun hali 25 yıldır ortada. Ama birileri sorunu hâlâ son seçim sonuçları ya da seçimlere katılmak doğru muydu yanlış mıydı ekseninde ele alıyor. Bu sığlık yetmezmiş gibi ortaya çıkan tabloya dair, “Herkes yenildi, bir biz yenilmedik” diyeniyle de karşılaşıyorsunuz (Devrimci Parti sözcüsü Gamze Taşçı), “Yenilen biz değiliz, seçimlere katılanlar oldu. Esasında halk da yenilmedi, halk aldatıldı!” (PDD adına konuşan Gülümser Seyitcemaloğlu) diyeniyle de. “Sosyalist hareketin yenilgisi seçim sonuçlarının ötesinde ele alınmalı. Yenilgi seçim sürecinin öncesinde ve sonrasında bağımsız bir özne olarak var olamamakla tanımlanabilir” şeklinde doğru bir tespitle başlayan sözünün arkasını “sosyalistler cumhurbaşkanlığı seçimlerine bağımsız bir adayla girebilmeliydi…” diye getiren ve sosyalist solun mevcut durumdan çıkışını da geniş bir laiklik cephesinin kurulmasıyla önümüzdeki yerel seçimlerde bağımsız adaylar çıkarmaya indirgeyen Devrim Hareketi sözcüsü Erçin Fırat’ın söylediklerini nereye oturtacağınızı şaşırıyorsunuz.
Tabii bunların karşı kutbunda da “(Gerçi) halka güven veren bir güç alanı oluşturamadık (ama) Seçimlere girmek özeleştiri gerektirmeyen devrimci bir faaliyetti” iddiasında olan TÖP sözcüsü Pelin Kahiloğulları ya da ayrı bir makalede “Kaybeden Erdoğan ve MHP olduğu halde YSK’nın topluma dayattığı ‘hileli gerçeği’ baz alarak seçim süreci boyunca çamurlar içinde debelenerek değer yaratmaya çalışan devrimcilere demediklerini bırakmayan ‘yenilgi odaklı’, ‘yenilgici bilince’” ağzına geleni söyleyen Oğuzhan Kayserilioğlu gibi örneklerle de karşılaşıyorsunuz.
Bu arada, proletarya içinde çalışmayı 2009-2010’daki Tekel Direnişi’yle öğrendiklerini ifade edip “…Gece gündüz işçilerle birlikte mücadele ederek öğrendik proletaryanın içinde çalışmayı. Türkiye sosyalist hareketinde bu yok! Başkalarına da tavsiye ederiz” öğüdünü veren Sungur Savran gibi ‘hoşluk’lar da çıkıyor karşınıza.
Toplama dair ön bir tespit olarak şunu söyleyebilirim: Türkiye solunda devrimci-reformist temel ayrımının daha da belirginleşmiş ve derinleşmiş olmasının yanı sıra emek-sermaye çelişkisini esas alan sosyalist yönelimle faşizme karşı mücadeleyi hâlâ kapitalizme karşı mücadeleden kopararak ele alan klâsik anti faşist devrimcilik arasında da giderek büyüyen bir açı farkı kendisini gösteriyor. Keza Marksist-Leninist karakterde bir sınıf yönelimiyle sınıfa yönelimi dahi hızlı bir yoksullaşma ve konum kaybı içindeki küçük burjuvazinin/beyaz yakalıların duygu ve beklentileri temelinde ele alan Kadıköy solculuğu/Plaza sosyalistliği arasındaki yarılma da belirginleşiyor. Bu bağlamda, 2000’ler sonrası neoliberalizmin ideolojik yörüngesine girmenin sonuçlarından biri olarak sosyalist hareketi de etkisi altına alan küçük burjuva ruh hali, mücadele anlayışı ve fantezi merakının önümüzdeki süreçte ‘beyaz yakalı işçi siyaseti’ kılığına bürünmüş olarak karşımıza çıkmasına hazırlıklı olmak gerek
Tekrar vurgulayayım, bu dosya kapsamında dile getirilen görüşler arasında gerçekten çok anlamlı tespit ve öneriler var. İnsan en azından bu tabloyu değiştirmek için kimlerle hangi temelde nasıl bir ilişki kurulabilir, kimlerle yan yana gelinip hep birlikte daha ileri adımlar atılabilir konusunda daha net bir izlenim ve fikir sahibi oluyor. Eskiden dernekler, sendikalar, mahalle örgütlenmeleri, fakülte kantinleri hatta hapishaneler solun değişik kesimleri arasında fikir alışverişi yapma zeminleri olarak iş görüyordu. Dolayısıyla kimlerin hangi yönde nasıl bir eğilim ve gidiş içinde olduğunu yakından görüp izlemek mümkündü. Uğranılan güç ve mevzi kayıpları yanında koşullar bu olanakların çoğunu ortadan kaldırdı. Sendika.org sitesi yaptığı dosya çalışmasıyla bu boşluğu giderici bir rol oynadı. Umarım bu adım bir başlangıç olur, aralarındaki farklılıkları birleşik devrimci bir pratik içinde yoldaşça tartışma ve fikir alışverişi süreçlerini işleterek giderebileceklerini düşünenler tarafından yeni adımlarla zenginleştirilerek arkası getirilir.
Çalışma kapsamında yayınlanan makale ve yanıtları kendi adıma bu yaklaşımla okudum. İçlerinden bazılarını (Ali Ergin Demirhan, Utku Balaban, Cengiz Çiçek, M. Ender Öndeş’inkileri örnek verebilirim) okurken sık sık durup düşünme ve not alma ihtiyacı duyarken yukarda andığım örnekler ve benzerlerini okurken de aklıma hep şu Bektaşi fıkrası geldi:
Bektaşi, kırbasındaki şarabı bitirdikten sonra öğle uykusuna yatacağı bir gölge ararken önünden geçtiği caminin avlusunda bir kalabalık, musalla taşında da bir tabut görür. Onu fark eden cemaatten biri koşarak yanına gelir, yalvaran bir sesle “Ocağına düştük baba erenler, cenazemiz var ama namazını kıldıracak hoca yok ortada, Allah rızası için sen yapıver şu işi” der. Bektaşi adama acır, kabul eder. Geçer cemaatin başına, kıldırır namazı, helalleşme faslı da bittikten sonra tabutun kapağını açıp ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaati alır bir merak. Gecikmemek için mevtayı götürüp gömdükten sonra kahvedeki ağacın gölgesinde Bektaşiyi bulurlar. Cenaze sahibi bu kez meraklı bir sesle, “Allah senden razı olsun ölümüzü açıkta bırakmadın lâkin son anda tabutu açıp ölünün kulağına ne dedin” diye sorar. Baba erenler “Hıh” diye gülümser, “Öte tarafa gittiğinde sana dünya ne haldedir diye soran olursa, namazını benim kıldırdığımı söyle, gerisini onlar anlar…”
(*) Hal-i pür melal: Kaygılandıran, bıkkınlık veren içler acısı durum
(**) Riyâkarlık: İkiyüzlülük, özü sözü bir olmamak, dediği başka düşündüğü başka olmak, sahte iş yapmak
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!