Algılar ve gerçekler



“Haber” ya da “veri” diye pazarlanan verileri üretme ve yayma tekelinin emperyalist burjuvazi ve piyonlarının elinde olduğu bir çağda önümüze atılan zokaların tuzağına düşmemek için her şeyden önce ihtiyatı elden bırakmamamız gerekiyor. Ani tepkilerden, akıntıya kapılmaktan uzak durabilmenin ilk koşulu bu.


7 Ekim’den bu yana dünya halklarını derinden sarsan gelişmeler yaşanıyor Ortadoğu’da. İki ayı aşkındır onca yalanın, dezenformasyonun, manipülasyonun içinde gerçeğin ipini yitirmemeye, bunu en yakın çevrenizden başlayarak herkese anlatmaya, göstermeye çalışıyorsunuz. Sizin için açık olan konuların kanıtlarını topluyorsunuz. Dünya halklarının sağduyusuna duyduğunuz güven söylüyor size yalnız olmadığınızı…

Oysa çatışmanın daha ilk günlerinde İsrail’in sanıldığı ve gösterilmeye çalışıldığı kadar güçlü olmadığını; ordusunun, istihbaratının, hava savunma sisteminin (demir kubbe) nasıl madara edilebileceğini idrak etmenin emperyalistler ve dünya halkları cephesinden farklı karşılıkları oldu.

Dünya medyası elini çabuk tuttu, hızla bir algı seti inşa etmek zorundaydı. Bu tıpkı siyasi polisin yakaladıklarına ilk yüklenmede büyük bir korku salmasına benziyor. İlk şaşkınlık, korku ve panik halinden ne kadar yararlanabilirlerse o kadar “iyi iş” çıkarabileceklerini düşünürler. Hedefledikleri sonuçları o kadar çabuk elde edebileceklerini bilirler.

Filistin direnişinin yıllar sonra silkindiği 7 Ekim hamlesi üzerine dev bir propaganda mekanizması hemen harekete geçti ve tarihsel süreçlerin bilgisinden uzak olanlar -özellikle gençler- üzerinde algı oluşturmanın aracı olarak kullanmaya başladı: “İsrail bir terör saldırısı altındadır… Hamas IŞİD’den farksızdır… Kafası kesilen bebekler, ölü kadın bedeninin teşhiri, rehinelere kötü muamele…” bombardımanının tozu dumanı kapladı ortalığı.

Sonra ne mi oldu? Bütün bunlar olayları bizzat yaşayanlar tarafından yalanlandı! Ölü kadın bedeni diye yerleştirilen görüntünün yaralı bir kadın rehine hastaneye götürülürken çekildiği anlaşıldı. Takas sonucu serbest kalanlar kendilerine veya çocuklarına “çok insanca davranıldığı” ifşaatlarına başladılar. Ardından helikopter pilotları ve subayların itirafları ortalığa saçıldı. O şaşkınlık ve panik içinde İsrailli pilotlar “Hannibal Protokolü” çerçevesinde kendi vatandaşlarını bombalamıştı…

Anlatılanlara kuşkuyla yaklaşan ilk sorular ve ilk itiraflar Ekim ortalarından itibaren görülmeye başlandı medyada, hem de Haaretz ve Yedioth Ahronoth gazetesiyle Mako haber portalı, Kan televizyonu ve Kanal12 gibi İsrail medya organlarında anlatılanları okurken bugüne dek “Hamas vahşeti” başlığıyla sunulan senaryonun içyüzünü ürpererek görüyor insan. Katledilenler artık bir sayı değil gözünüzde. O insanları ve yaşamlarını zihninizde canlandırabiliyorsunuz. Kanlı canlı, yaşayan insanlar… Son tanık 7 Ekim’de karısını da yitiren bir İsrailli… Adı Hadas Dagan. Dagan, İsrail askerlerinin evlerinin önüne geldiği anlara ilişkin olarak, “O an, rolümüzün bizim güçlerimiz ve onlar (Hamas) arasında insan duvarı olmak olduğunu açıkça anladım” diyor. 

İsrail askerlerinin ağır silahlarla eve saldırmaya başlaması sonucu eşi Adi ve kendisinin önce sessiz kaldığını, sonra komşularının öldüğünü fark ettiklerini belirten Dagan eşini ve ikizlerini kaybetmenin acısıyla konuşuyor. Bütün bunları dile getiren ne Gazze’de ya da Batı Şeria’da yaşayan bir Filistinli ne acımasızca bombalanan hastanelerde çalışan gönüllü doktorlar ne de Filistin halkının yaşadıklarını ve İsrail siyonizminin hakim kıldığı terör ve vahşeti dünyaya duyurmak için canını dişine takmış gazeteciler. Bunlar İsrailli, Filistin’i haritadan silmeye yeminli İsrail devletinin yurttaşları! Anlayacağınız hiçbir şey gizli kalmıyor bu çağda.

Sonra korkunç bir patlama duydum. Bacaklarımı kımıldatamıyordum. Adi’ye artık sarılamıyordum. O an ona onu ne kadar sevdiğimi söyledim. Artık biliyordum ki dışarıda bir  tank  vardı. Sonra ikinci patlama sesi geldi. Yaralandığımı hissettim. Üzerime kanın aktığını gördüm. Başımı çevirdim ve Adi’nin atardamarında bir delik gördüm. Fışkıran kanı durdurmak için atar damara başparmağımı bastım. Başka ne yapabilirdim ki? Daha sonra bir an onun artık kımıldamadığını fark ettim. Sonra zaten kan havuzunun içinde olduğumu ve parmağımı bastırmanın bir anlamı olmadığını anladım.

44 yaşındaki Yasmin Porat, Bee’ri Kibbutz’unun yöneticilerinden Mondoweis, festival alanından kaçan Daniella Rachien’in anlattıkları sonrasında olduğu gibi 7 Ekim’de de sivilleri asıl İsrail Ordusu’nun katlettiği gerçeğini kafamıza vuruyor. Bu elbette o gün baskına katılan Filistinli güçlerin eylemlerinin ve Filistin direnişinin haklılığına gölge düşüren kimi tutumlar olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat 7 Ekim hamlesinin bütünü içinde bunlar belirleyici bir noktayı oluşturmadıkları gibi panik halinde harekete geçen İsrail Ordusu’nun yaptıkları yanında tali kalıyor.

Filistin direnişinin 7 Ekim hamlesi ve arkasından İsrail’in pervasızca yürüttüğü soykırım operasyonuna dair daha çok şey duyacak ve öğreneceğiz. Ne kadar saklanmaya ya da çarpıtılmaya çalışılırsa çalışılsın gerçeklerin eninde sonunda açığa çıkmak gibi bir huyu vardır. Fakat daha şimdiden ortalığa dökülenler bizler için bir başka gerçek konusunda uyarıcı olmalı. “Haber” ya da “bilgi” diye pazarlanan verileri üretme ve yayma tekelinin emperyalist burjuvazi ve piyonlarının elinde olduğu bir çağda özelikle de onları ‘rahatsız eden’ gelişmeler konusunda hakikate ulaşmak çok zor; özellikle de olayların patlak verip sıcaklığını koruduğu an ve kesitlerde…

Dolayısıyla, önümüze atılan zokaların tuzağına düşmemek için her şeyden önce ihtiyatı elden bırakmamamız gerekiyor. Ani tepkilerden, akıntıya kapılmaktan uzak durabilmenin ilk koşulu bu. Ama asıl önemlisi, içinde bulunduğumuz dönemin karakteri ve içerdiği tehlikeler konusunda net bir kavrayış ve bilince sahip olmak… Sonrasında hatırlamak istemeyeceğimiz yanılgılar çukuruna düşmemek için çağın ruhunu gözönünde bulunduran bir tarih bilinciyle hareket etmek…