Hayvana Şiddette Toplumsal Boyut



Doğanın ve içinde yaşayan tüm canlıların sadece insana ait olduğuna ve her şeyin sadece insanlar için var olduğuna, insanı doğanın bir parçası olarak değil de onun efendisi olarak görmek tüm canlılara yönelik şiddetin kaynağı durumunda


Çiçek Özgen

Hayvanlar ve insanlara yönelik şiddet davranışı arasında benzerlik var. İnsanlar arası şiddet, hayvanlara şiddetle bağlantılı olarak devam ediyor. Yani bir canlıya şiddet uygulayan bir kişinin, diğer canlılara da büyük olasılıkla şiddet uyguladığı ya da uygulama potansiyeli taşıdığı bir gerçek. O nedenle hayvanlara eziyet eden biri, bir yandan da toplumdaki bireylere şiddet uygulama potansiyeli en yüksek olan kesim içinde yer alıyor.

Bunun tersi de doğru. Çünkü bu kişiler, kendinden zayıf gördükleri canlılara eziyet etme hakkını kendinde gören, yaşam hakkına saygı duyma gibi bir kaygı taşımayan insanlar. Kadına şiddet, çocuğa şiddet ve hayvana şiddet bu ölçütler açısından benzer nitelikler taşıyor. Ve temelinde ataerkil sistemin bahşettiği gücünü bir tehdit olarak kullanabilme hakkı yatıyor.

Bunun bir de hukuksal yanı var. Kadın cinayetlerinde bile cezasızlık, iyihal indirimleri gibi uygulamalar düşünüldüğünde, değersiz olarak görülen bir hayvana yapılacak eziyetin hiçbir yaptırımı olmayacağı da biliniyor. Şiddet uygulayabilmeyi bir hak olarak gören kişiler bunu sakınmadan eyleme dökebilme cesaretiyle doluyorlar.

Doğayı sadece  insana ait görme…

İşin bir başka boyutu da var: Doğanın ve içinde yaşayan tüm canlıların sadece insana ait olduğuna ve her şeyin sadece insanlar için var olduğuna inanma… Yani insanı doğanın bir parçası olarak değil de, onun efendisi olarak görme düşüncesi. Ve bu düşünce biçimi kendine ait olana istediği gibi davranma, hatta onun yaşam hakkına dahi karar verme hakkına sahip olma inancını da beslemiş oluyor. Bu nedenle de  önemsiz ve değersiz gördüğü canlılara istediği gibi davranabileceğini, öldürebileceğini düşünüp yapıyor. 

Kapitalizmin doğa ve içindeki tüm canlılar dahil her şeyi kendine ait ve sömürülebilir bir meta olarak görmesinin birey düzeyine indirgenmiş hali… Sistem kendi insanını yaratıyor ve  o çürüdükçe onun biçimlendirdiği insan da  çürüyor. Bu çürüme  kadın cinayetlerinde, hayvana şiddette kendini ortaya koyuyor.

Hayvana şiddetin “iyi hali”i…

Ve elbetteki sistem kendi yarattığı bu insanları korumayı da ihmal etmiyor. 

Bunun bir örneğini daha yeni yaşadık. Eros adlı bir kediyi vahşice katleden ibrahim Keloğlan, bilinçli yaptığı bu şiddet eylemi sonucunda mahkeme tarafından iyihal indirimiyle serbest bırakıldı. Tıpkı onlarca kadın katiline “iyi hal” ya da “haksız tahrik” indirimi verilmesi gibi… Hayvana şiddete uygulanan bu “cezasızlık” sonrasında vites büyüterek ortaya çıkma potansiyeli taşımaktadır. Çünkü kendinden zayıf, korunmasız bir canlıya şiddet uygulayabilecek, empatiden ve en basitinden merhamet duygusundan yoksun olan biri, kadın ve çocuklar için potansiyel bir şiddet uygulayıcısıdır. Bu şüphe götürmez bir gerçektir.

Şiddete dur demek…

O nedenle bugün hayvana yönelen bu şiddete dur demek, faillerin rahat nefes alabilmelerini, hiçbir şey olmamış gibi ellerini kollarını sallaya sallaya, göğüslerini gere gere dolaşmalarını engellemek bizim bir yerde görevimiz! Yasaların yetersiz kaldığı yerde -Keloğlan vakasında olduğu gibi-, kamu gücünü kullanmak, bunu yapanlarda toplum içine çıkacak yüz bırakmamak toplumsal bir kültür olarak yerleşmeli. Bu mücadeleyi kadın mücadelesinin bir parçası olarak görmek de önemli. Çünkü kadın mücadelesi, ezilen, sömürülen ve ikinci sınıf görülen tüm canlıların eril sisteme karşı topyekûn savunulması mücadelesidir. Eril devlete, onun eril kültürüne karşı verilen bir mücadeledir ve bu nedenle dünyadaki tüm canlı yaşamları kucaklama potansiyeline sahiptir.