Pazar, 28 Haziran 2026

“Anlatabildiğin, Karşındakinin Anlayabildiği Kadarıdır”



SMF’li dostlarımız bizi “reformizmden başka kuş ve tehlike tanımamakla” kınıyorlar. Bu konuda da yanılıyorlar. Ağır sonuçlarını bizzat yaşadığımız iç kriz ve bölünmelerin deneyiminden de hareketle yıllardan beri biz asıl olarak tasfiyecilik tehlikesinin büyüklüğüne dikkat çekmeye çalışıyoruz


H. Selim Açan

SMF’nin son yerel seçim sürecinde izlediği taktik, özellikle de Kadıköy’de sosyal şovenizmin bayraktarlığını Doğu Perinçek’ten devralmış TKP gibi T.C. sevici Kemalist bir çevreyle ittifak kurmaktaki ısrarına dair eleştirimize SMF’li dostlar, Halkın Günlüğü dergisinin Mayıs 2024 tarihli 39. sayısında yanıt vermişler. 

DP’ye Yanıt: Bütün Sorunlar Devrimcilikle Reformizm Bağlamında Tarif Edilemez” başlığını taşıyan yanıtı okuyunca, “Arkadaşlar bizim o yazımızın bütününü okumuşlar mı acaba?..” sorusu uyandı zihnimizde. Özellikle de yazdıklarımızdan, “O zaman DP yerel seçimlere katılmanın kendisini yanlış görüyor. Demek ki gizli boykotçu..” sonucunu çıkardıklarını görünce ne diyeceğimizi bilemedik. (*)

Kaldı ki o makale sadece SMF eleştirisi değildi. Mart sonunda yapılacak yerel seçimlere katılmaya hazırlanan bütün sol parti ve çevrelerin yaklaşımlarını devrimcilikle reformizm arasındaki temel tarihsel ayrımlar ekseninde ele alan bir değerlendirme yazısıydı. Özellikle de 2023 Mayıs seçimlerinde yaşanılan büyük hayal kırıklığı ve moral bozukluğunun ardından bu kez de yerel seçimlere hak ettiğinden fazla anlam yükleyip düpedüz “belediye sosyalizmi” propagandası yapan yaklaşımlara yönelik bir eleştiriydi. Yerel ya da genel bir seçim döneminde elde edilecek kimi başarıları -kıytırık 2-3 belediye meclisi üyeliğini elde etmeyi dahi- “sosyalizm adına muazzam bir kazanım” olarak göstermeye soyunanlar çıkmışsa, onlarla tartışmayı elbette devrimcilikle reformizm arasındaki ayrımlar ekseninde yürütürsünüz. Bize verdikleri yanıtın başlığını dahi “Bütün Sorunlar Devrimcilikle Reformizm Bağlamında Tarif Edilemez” diye koyan SMF’li arkadaşlar bu basit gerçeğin hâlâ farkında görünmüyorlar. 

O kadar öyle ki, şunu diyebiliyorlar: “Biraz kaba olacak ama DP sadece devrimcilikle reformizm arası eleştiriyi mi biliyor? Başka eleştiri ve sorun niteliği tanımıyor mu?” Burjuvazinin iktidarı koşullarında yapılan seçim süreçlerinde nitelik olarak birbirine taban tabana zıt yaklaşım ve taktiklerin tartışması devrimcilikle-reformizm ekseni dışında başka hangi eksende tartışılır doğrusu anlamış değiliz. Seçim süreçlerinde kimin hangi hatta yürüdüğü konusunu tartışırken, o kesitte yürütülecek propaganda ve ajitasyonun içeriğinden neyin hedeflendiğine ve bu temelde kurulan ittifak ilişkilerine kadar her konuda devrimle çözülebilecek merkezi iktidar sorununun tayin ediciliğini göz önünde tutarak hareket eden devrimci yaklaşımla ister parlamentoda ister yerel yönetimlerde mevzi elde etmeyi sosyalizm adına amaçlaştırmakla kalmayıp -Hatay’da Gökhan Zan örneğinde de karşımıza çıktığı gibi- seçim başarısı uğruna kim olduğunu önemsemeden önüne gelenle faydacı ilişkiler kurmakta beis görmeyen parlamentarizmin tezahür biçimleri arasındaki ilkesel farklılık ekseni dışında tartışmayı düşünmenin kendisi kusura bakılmasının ama minder dışına kaçma niyetinden başka bir şey değildir. 

SMF’li arkadaşlar, onlara yönelik uyarı ve eleştirilerimizi de içeren ama salt onların eleştirisiyle sınırlı olmayan yazımızın 17 Ocak 2024’te Alınteri sitesinde yayınlanan tamamını sanki okumamış gibiler. O makalenin daha sonra -Şubat başında- yayınlanan iki aylık dergimiz Devrimci Proletarya’da yer verilen özet parçalarına göz atmakla yetinmişler herhalde. Çünkü o makalede SMF’li dostları topu topu iki noktada uyarıp “Bu yanlıştan vakitlice vazgeçin” demeye çalıştık.

Bunlardan birincisi, yerel yönetimlerde bazı mevziler ele geçirmeye hak ettiğinden fazla misyon biçip bunu “sosyalist bir kazanım” ya da “sosyalizm için mücadeleyi sıçratacak büyük bir adım” olarak göstermeye çalışmanın yanlışlığıydı. Dediğimiz gibi bu yaklaşım o kesitte sadece SMF’ye özgü olmayıp TİP’inden TKP’sine, EMEP’inden TKH’sine kadar kendisini “sosyalist” hatta “komünist” olarak tanımlayanların tümüne özgüydü. 

SMF’ye eleştirimizin ikincisi ise tescilli bir sosyal şoven olmakla kalmayıp son zamanlarda CHP’deki Kemalistlere rahmet okutacak bir pervasızlıkla hareket eden TKP ile Kaypakkaya geleneğinin mirasçısı siz hâlâ nasıl yan yana gelir, bu konuda ısrarlı olursunuz sorusuydu. Bunun alt başlığını da, Maçoğlu’nu Dersim dışına taşırıp İstanbul’dan aday gösterme kararınızı bir yere kadar anlarız da dört bir yanı yoksul emekçi semtlerle dolu İstanbul gibi bir metropolde CHP’li Beyaz Türk orta sınıfın kalelerinden Kadıköy dışında yer mi bulamadınız sorusu oluşturuyordu. Devrimci militanlıkla hayatta bağı olmamış cıvık bir popülizmin temsilcisi TİP gibi reformist bir partinin başkanı bile Gebze’den aday olmayı akıl edebilirken sizin Kadıköy’de ne işiniz, nasıl bir beklentiniz var demek istedik. 

Bu kadar ‘genişlik’ Maoculuğa bile fazla

Uyarı ve eleştirilerimizin çerçevesi ve özü bu kadar açık ve netti. Bunlara yanıt vermek için aylar sonra kaleme sarılan SMF’li dostlarımız o kadar uzun bir karşı eleştiri yazısı kaleme almışlar ki (4 dergi sayfası ayırdıkları yanıt derginin en uzun ikinci yazısı) gören duyan da program tartışması yapıyoruz sanır. “Taktiktir, hata yapmış olabiliriz…” diyerek dil ucuyla da olsa kabul etmek zorunda kaldıkları eleştirilerimizin hangi sınırlar içinde neleri hedef aldığını belirsizleştirerek boğuntuya getirmek için olsa gerek konuyu yufka gibi yaymışlar.

Uzun uzun izaha giriştikleri kimi noktaların eleştirimizle bağını kurmakta güçlük çekerken, aralara serpiştirdikleri bize yönelik ‘dokundurmaları’ ise, “Türkiye solunda polemiğin şanındandır!.. Hayatın yüzümüze vurduğu sonuçlar ortada dururken bile söylenenler üzerine düşünmek yerine söyleyene öfke duyup onun canını yakmaya çalışma refleksinin tezahürü” olarak görüp acı bir gülümsemeyle karşıladık.

Hele ki hem temsil ettikleri tarihsel geleneğe hem de o çizgide bugüne kadar sergiledikleri devrimci duruş ve pratiğe büyük saygı duyduğumuzu bildikleri halde “SMF’yi bütün olarak reformist değerlendirdiğimizi” iddia etmelerine hem şaşırdık hem de üzüldük. Biz sadece vahim gördüğümüz yanlışlar içeren seçim politikasında ısrardan vazgeçmeleri için yoldaşça uyarıda bulunmaya ve sarsıcı olmaya çalıştık. Gördüğümüz kadarıyla sarsmaya sarsmışız ama ters yönde bir sarsıntı olmuş bu, üstelik alınganlık ve tepkiye yol açmış. 

Arkadaşlar bize yanıt verirken, “DP’nin SMF hakkında tespit ettiği ‘tarihsel kırılma’, esasta SMF’nin, Kemalizm’in ve sosyal şovenizmin bayraktarlığını yapan TKP ile ittifak yapmakta istekli ve meraklı olması eleştiriyle başlamaktadır” diyorlar. Bu noktada bizi doğru anlamışlar. Yalnız bu bir başlangıç değil, “tarihsel kırılma” nitelememiz tümüyle bu ilişkiye yönelik. TKP’nin çizgisi ve geldiği yer ortadayken onunla yan yana yürümekte gösterilen ısrardan kaynaklanıyor. Bu ilişkiyi ve onu koruyup sürdürmekteki ısrarı bu yüzden “sözün bittiği nokta “olarak tanımladık zaten. 

Siz bir taraftan TKP hakkında “Kemalist kırılma noktasında egemen ulus devletçisi şoven ilerleyişini sürdüren TKP geçmişte ne idiyse bugün azı değil fazlasıdır” diyeceksiniz. “TKP’nin Kemalizm hayranlığı, esasta bundan kaynaklanan şoven ve devletçi niteliği olduğu gibi devam etmektedir” diye sürdüreceksiniz. Sonra da kalkıp sizi, Kemalizm ve onun Kürt sorunundaki şoven politikalarının eleştirisi noktasında TDH’nin tarihinde devrimci bir kopuşa öncülük eden Kaypakkaya’nın mirasçısı bir hareket olarak onunla yan yana gelmeyi içinize nasıl sindiririrsiniz diye uyaranlara tepki duyup “çizgimizde tarihsel kırılma yok” iddiasında bulunacaksınız?!! Kusura bakmayın ama devrimci siyasi jargonda bunun adı tutarsızlık ve demagojinin daniskasıdır!..

Onun ideolojik-siyasi niteliğini tariflerken dile getirmek zorunluluğunu duyduğunuz onca ağır tespite rağmen hâlâ “onu halk saflarında gören yaklaşımımız da aynı ölçüde değişmemiştir”diyebiliyorsunuz. Siz bu “halk safları” anlayışıyla pekâla herkesi kucaklayabilirsiniz. Kusura bakmayın ama gerici-faşist ideolojilerin etkisi altındaki herhangi bir işçi ya da emekçiden hatta herhangi bir heterojen kitle örgütünden söz etmiyoruz. Oturmuş net bir ideolojik-siyasi kimliğe sahip, toplumu da o kimlik doğrultusunda etkileyip biçimlendirmeyi amaç edinmiş siyasi bir partiden söz ediyoruz. “T.C bizim kırmızı çizgimizdir. Onu hedef alanlar karşılarında bizi bulurlar” diyebilecek kadar pervasız, Türk Genelkurmayı’na başsağlığı mesajları gönderecek kadar “majestelerinin komünisti” bir çizgi ve politikadan söz ediyoruz. Temsil ettiğiniz devrimci tarihsel miras ve değerlerle bu denli taban tabana zıt ideolojik-siyasi kimliğe sahip  bir siyasi örgütü bile hâlâ “halk içinde” görmek mümkün oluyorsa, TKP’den kat kat daha fazla halk kesimlerini peşlerinden sürükleyen bütün gerici-faşist partileri rahatlıkla o kategoriye sokabilirsiniz. Yine kusura bakmayın ama, bu kadar ‘genişlik’ Maoculuğa bile fazla!..

“Kırılma” genellikle taktikler alanında başlar

TKP mevzusu dahil SMF’li dostlarımızın bizim eleştirilerimize verdikleri yanıtın özü şu: Arkadaşlar son yerel seçim sürecinde izledikleri -bize göre vahim yanlışlarla dolu- politika ve tercihlerini, “en fazla taktik hata sınırları içinde görülebilecek kusurlar” olarak görme ve gösterme çabasındalar. Buna giriş olarak da önce bizi “strateji-taktik ayrımında bulanıklıkla… ikisini birbirinden ayrıştırmayarak sapla-samanı karıştırmakla” vb. eleştiriyorlar. Arkasını reformlar için mücadelenin gerekliliği, kazanmaya odaklanmanın neresinin yanlış olduğu, SMF’nin ittifak politikasının genişliği vb. üzerine açıklamalarla getiriyorlar. 

Sorunun can alıcı noktasını şu “Hata varsa bile bu en fazla taktik bir hatadır, neden bu kadar büyütüyorsunuz?” zihniyeti oluşturuyor. Marksist hareketin tarihinden de yabancısı olmadığımız bu gerekçe üzerinde biraz duralım.

“Kendi başına taktik politika, siyasi bir hareketin genel niteliğini belirlemez, belirlemeye yetmez diyor arkadaşlar. Biz o yazımızda SMF’nin genel niteliğini değil izlediği seçim politikasını tartışıp eleştirdiğimizi bir kez daha vurguladıktan sonra şunu söyleyelim: Bu söylenen bir yönüyle doğru. Bir siyasi hareketin ideolojik-siyasi kimliğini yansıtan ‘kartviziti’, program- strateji-taktik ve pratik bütünlüğüdür. Pratiğe de yön veren taktik, tayin edici konum ve rol bakımından bu bütünlükte sonda gelir. Ama taktiğin de şöyle bir anlam ve rolü vardır: İdeolojik-stratejik çizgide kırılma hemen her zaman taktikler alanında başlar. Taktik plânda yapılan ciddi bir yanlışın farkına eğer vaktinde varılmazsa, hele bir de o yanlış türlü gerekçelerle savunulup teorileştirilmeye çalışılırsa buz üzerinde kaymaya benzer tehlikeli bir yola girilmiş demektir. Nerede durulacağını kimse kestiremez. ‘Dışardan bir göz’ olarak dostların yoldaşça eleştiri ve uyarılarının anlam ve önemi de bu noktada çıkar zaten karşımıza. 

Öte yandan, tartıştığımız konunun ta kendisi olan burjuva hükümetlere katılım ve onun alt türünü oluşturan “belediye sosyalizmi” anlayışı, Marksist hareketin tarihinde tam da bu gerekçeyle, yani “o kadar büyütmeyin, sonuçta taktik bir konudur” gerekçesiyle savunulup meşrulaştırılmıştır. Bu bahanenin mucidi de o zamanlar enternasyonal hareket üzerinde büyük otorite sahibi olan Kautsky’dir. 

Tarih bize ne anlatıyor

II. Enternasyonal’in 1900 yılında Paris’te yapılan 5. Kongresi’nde sosyalistlerin burjuva hükümetlere katılımıyla belediyelere yaklaşımı konusu iki ana tartışma konusu oldu. Sonraları bu konuda ilk örnek olan Fransız sosyalist Alexandre Miliband’ın adından hareketle Millerandizm olarak anılan burjuva hükümetlere katılım konusunda Rosa Luxemburg, Plehanov, Daniel de Leon gibi delegeler bu yaklaşıma şiddetle karşı çıkan sol kanatta yer alırlarken, Bernstein, G. Von Vollmar gibi isimler başını Jaurés’in çektiği parlamentarizmin bu uç biçimini hararetle savundular. O zamanlar “Marksizm’in Papası” olarak tanınan Kautsky, sol ve sağ kanatları uzlaştırmaya çalışan merkezci bir tutum benimsedi. Nitekim Kautsky tarafından kaleme alınan Kongre kararında, burjuva hükümetlere katılıp katılmamanın “ilke değil, taktik sorunu” olduğu, konjonktüre göre buna partilerin kendilerinin karar vereceği belirtildi. 

Aynı Kongre’de belediyeler konusu da gündeme geldi. Tartışmalar sonunda Kongre tam da Marx’ın Fransa’da İç Savaş kitabında eleştirdiği belediyeci özerklik/belediye sosyalizmi doğrultusunda bir kararı benimsedi. Sosyalistler tarafından ele geçirilecek belediyelerin “merkezi iktidarın burjuva çoğunluğuna karşı heybetli birer kale olabileceğini” ileri süren karar, sosyalistlerin ele geçireceği belediyelerin “geleceğin sosyalist toplumunun embriyonları işlevini göreceği” ve “işçi iktidarının kapitalist toplumdaki temsili organları rolünü oynayacağı” iddiasındaydı. Sosyalist belediyelerin başarıları, işçi ve emekçilerin yaşamlarında belirgin bir rahatlama ve iyileşme sağlamakla kalmayıp toplumda sosyalizme olan sempati ve yönelimi ivmelendirici bir işlev görebilir yaklaşımına sahipti. Onun için sosyalistler, ele geçirdikleri belediyeleri “örnek kurumlara çevirmeli ve hizmet işlerine boğulmalıdırlar” deniliyordu. Ne kadar tanıdık gerekçeler, öyle değil mi?..

İşin ilginci, burjuva hükümetlere katılmayı savunacak kadar ileri giden parlamentarizme şiddetle karşı çıkan Rosa gibi bir devrimci bile yerel yönetimler konusunda bu hayalleri paylaşan bir tutum takındı. Dahası, Paris Kongresi’nden bir yıl sonra -1901’de- kaleme aldığı bir makalesinde şunları söyleyebildi:

“…Bir belediye meclisine katılma sorunu (burjuva hükümetlere katılma sorunundan- nba) tamamen farklıdır. Belediye meclisinin de başkanının da başkaları gibi kendilerine devredilen yönetici fonksiyonlar ve burjuva yasalarını uygulamakla görevlendirildikleri doğrudur; ancak bu ikisi tarihsel olarak karşıt konumlardır (…)

Sosyalist taktikler açısından sonuç temelden farklı bir duruştur: Yıkımı, sosyalizmin zaferi için ihtiyaç duyulan mutlak bir önşart olan mevcut devletin merkezî hükümeti burjuva sınıf egemenliğinin cisimleştiği bir yerdir; sosyalist dönüşümün olumlu bir şekilde bağ kuracağı özyönetim ise geleceğin unsurudur.

Burjuva partileri sınıf içeriklerini belediyenin ekonomik ve kültürel işlevlerine bile nasıl aşılayacaklarını biliyorlar kuşkusuz. Ancak burada sosyalistler hiçbir zaman kendi politikalarına sadık kalmama pozisyonuna giremezler. Şehrin temsil organlarında azınlık olarak kaldıkları müddetçe parlamentoda olduğu gibi muhalefet etmeyi ilke edinecekler. Ama eğer bir çoğunluk elde ederlerse, o zaman belediyeyi burjuva merkezî iktidara karşı mücadelenin bir aracına dönüştürecekler.” (Rosa Luxemburg, Fransa’da Sosyalist Kriz)

Bu satırları okuyunca insan yine bir dejavu duygusu yaşamıyor mu? Soruna “taktik…taktik…” kafasıyla yaklaşmanın Rosa Luxemburg gibi bir devrimciyi bile nasıl II. Enternasyonal çizgisine yaklaştırdığını görmek yeterince ürkütücü ve uyarıcı bir örnek değil mi?..

Sosyalist Enternasyonal’i parlamentarizme olduğu gibi onun alt biçimi olan belediyeciliğe savuran nesnel etken, sosyalistlerin denetimine giren belediyelerin 1890 sonrası pratiklerinin işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında yarattığı sempati ve destekti. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin parlamentoda kazandığı başarıların parlamentarizmi besleyip büyütmesi gibi yerel yönetimlerde sergilenen performansın işçilerin yaşam şartlarında belirgin bir iyileşme yaratması sonucu partiye yeni güçler ve destekler kazandırdığının görülmesi bu sapmayı çekici hale getirip büyüttü. Burada da bir benzerlik kokusu alıyor musunuz?.. 

Günümüz Türkiyesi’nde esas tehlike: Tasfiyecilik

Üstelik Türkiye’nin bugünkü nesnel ve devrimci hareketin bileşenleri olarak tümümüzün içinde bulunduğu öznel koşullar nedeniyle “taktik yaratıcılık” ya da “taktik esneklik” gerekçesiyle savrulma riski çok daha yüksek. 

İkinci Enternasyonal partileri o zamanlar parlamenter yoldan da olsa büyüme ve güçlenme dönemindeydiler. Herkesin ağzının suyunu akıtan baş döndürücü başarılar kazanıyorlardı. Bugünün Türkiye’sinde devrimci hareketin bütünü gibi tek tek bileşenleri adına da böyle bir trend içinde olunduğunu söyleyebilir miyiz? Tam tersine, 2000 ÖO süreciyle başlayan geriye gidiş ve dibe vuruş sürecinde başarıya aç ve hasret hale geldik. Çok güç ve mevzi kaybettik. Sınıfla ve toplumla bağlarımız neredeyse koptu. Sadece fizik güç kaybına uğramakla kalmadık, daha da kötüsü çekim gücümüzü kaybettik. Büyük ve iddialı hedefler peşinde koşmak şurada dursun, elde kalanı korumayı esas alan, dilimiz tarihsel amaç ve hedeflerimizi tekrarlamayı sürdürse bile fiilen göreli ve geçici gündelik/dönemsel başarılar peşinde koşan bir ruh hali ve zihniyet teslim aldı bilinçleri. Devrimciliğin doğasında yatan bir özellik olarak fiili ve meşru mücadelenin anlamını ve sınırlarını bile aramızda tartışır hale gelmişiz, bu çizgide ısrar bazılarımıza “siyasal faaliyeti kriminalize etmek” olarak görünür olmuş. Uzun sözün kısası, Türkiye devrimci hareketinin bileşenleri olarak hepimiz yeni bir tasfiyeci dalganın bizi biz olmaktan çıkaracak geriye çekici basıncıyla karşı karşıyayız ve bu basınç halen zayıflamış değil. 

SMF’li dostlarımız bizi “reformizmden başka kuş ve tehlike tanımamakla” kınıyorlar. Bu konuda da yanılıyorlar. Ağır sonuçlarını bizzat yaşadığımız iç kriz ve bölünmelerin deneyiminden de hareketle yıllardan beri biz asıl olarak tasfiyecilik tehlikesinin büyüklüğüne dikkat çekmeye çalışıyoruz. Geçmişin sadece devrimci değer ve geleneklerine değil ayırt edici çizgi ve özelliklerine dahi yabancılaşma riskinin neden ve nasıl büyüdüğüne vurgu yapıyoruz. Bu bağlamda SMF’li dostlarımızı “damdan düşmüş olmanın” tecrübesiyle uyarmaya çalıştık. “Aman ha! Bu işler çizgimizde bir değişiklik ve bozukluk yok sadece bu koşullarda ihtiyacımız olan başarıları elde etmeyi amaçlayan bir taktik izliyoruz diyerek başlayan kırılma momentlerini önemsememezlik etmeyin, programımız ve stratejik çizgimiz yerinde duruyor, dolayısıyla ufak tefek kaymalar olsa bile oportünizmin çizgileşmesine meydan vermeyiz rehavetine kapılmayın” demek istedik. 

Malûm dost acı söyler. Anlayıp anlamamak, dikkate almak ya da almamak artık muhatabınıza kalmıştır. Ne de olsa, “Anlatabildiğin, karşındakinin anladığı kadarıdır.”

(*) “…Marksist-Leninist siyaset anlayışı, burjuvazinin iktidarı altında yapılan seçimlerin aldatıcı iki yüzlü karakterinin altını her fırsatta kalınca çizmekle birlikte, kitlelerin siyasete olan ilgisinin arttığı her seçim sürecinde ‘seçim değil devrim’ sloganı atmakla yetinen dogmatik keskinliği ‘sol çocukluk hastalığı’ olarak niteler. 

Bu bağlamda Lenin ‘boykot taktiğini’, işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinde mevcut rejimi köşeye sıkıştırmakla da kalmayıp yıkmaya yaklaşmış devrimci bir kabarma koşullarında geçerli bir taktik olarak tanımlar. Bu tayin edici koşulun yokluğunda boykotçuluk, keskin bir görünüm arkasına saklanan siyasete kayıtsızlık anlamına gelir…” (Alınteri, https://alinteri10.org/2024/01/17/tarihsel-kirilma/)