Selçuk Ulu
Bugün (26 Haziran 2026) Almanya’da termometreler 41,3 dereceyi göstererek ülkenin tüm zamanların sıcaklık rekorunu kırdı. İngiltere haziran ayı rekorunu üç kez üst üste tazeledi; son rakam 37,1 derece. Fransa, Pissos kasabasında 44,3 dereceyle tarihinin en sıcak gününü yaşadı. İspanya’da son dört günde 212 kişi hayatını kaybetti. Kıta genelinde en az 150 milyon insan 35 derecenin üzerindeki sıcaklıklara maruz kalıyor.
Bu bir yaz sıcağı değil. Bu bir ekolojik felaket. Ve bu felaketin adı kapitalizm.
WWA’nın Çarpıcı Sonucu: “Evet, bu biziz”
World Weather Attribution (WWA) grubunun 26 Haziran’da yayımladığı analiz tartışmaya yer bırakmıyor: Batı Avrupa’daki bu sıcak hava dalgası, insan kaynaklı iklim değişikliğinin doğrudan sonucudur. Araştırmacılar 30 ülkede 854 kenti inceledi. Bu kentlerin yüzde 45’inde ısı stresi (ıslak termometre sıcaklığı) tüm zamanların rekorunu kırdı veya kırmak üzere.
Bugün yaşanan bu sıcaklıklar, 1976 yılının haziran ayında “neredeyse imkânsız”dı. 2003’teki o ölümcül sıcak dalgasında bile benzer gündüz sıcaklıkları bugüne kıyasla yaklaşık 10 kat daha az olasıydı. WWA araştırmacısı Friederike Otto bunu tek cümlede özetliyor: “Evet, bu iklim değişikliği. Evet, bunu biz yaptık. Hayır, bu El Niño değil.”
Ancak burada durmak yeterli değildir. Çünkü “biz” sözcüğü, adeta sınıfları görünmez kılan ideolojik bir perde işlevi görüyor. Karbonu atmosfere salan “insanlık” değildir. Bunu yapan belirli bir üretim biçimidir. Peki “biz” kimiz? Bu sorunun cevabı, tüm ekolojik tartışmanın merkezinde yatıyor.
Isı Stresi Eşit Dağılmıyor
Bugün Paris’te bir bankacı ofis klimasında çalışırken, aynı şehirde inşaat işçisi 41 derecede iskele üzerinde terliyor. İngiltere’de sınıflardaki sıcaklık 38 dereceyi bulurken, özel okullar jeneratörle çalışan portatif klimaları çalıştırıyor; devlet okulları ise “kapanmama” tavsiyesiyle öğrencileri sıcakta bırakıyor. Fransa’da serinlemek için nehirlere giren en az 48 kişi boğularak can verdi. İspanya’da ölen 212 kişinin büyük çoğunluğu, açık alanda çalışan tarım işçileri ve mevsimlik emekçiler.
WWA araştırmacısı Friederike Otto’nun vurguladığı gibi: “Bu sıcak hava dalgasının etkilerinin ne kadar eşitsiz olduğunu çok net görüyoruz… En savunmasız insanlar hayatlarını kaybetmeye en açık olanlardır.”
Isı stresi eşit değildir. İklim krizi, sınıfsal bir krizdir. Bunu görmezden gelen “herkes aynı gemide” söylemi, ya saflıktır ya da kasıtlı bir aldatmacadır.
Metabolik Kopuş: Kapitalizmin Doğayla İlişkisi
Marx’ın yüzyıllar önce teşhis ettiği “metabolik kopuş” (metabolic rift), bugün tüm çıplaklığıyla karşımızda. Kapitalizm, topraktan aldığını geri vermeyen, karbonu milyon yıllık döngüsünden koparıp atmosfere fırlatan bir sistemdir. Avrupa, Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne göre küresel ortalamanın iki katı hızla ısınıyor. Nature dergisine konuşan iklim bilimci Erich Fischer, sıcaklık rekorlarının artık “her yerde, her zaman, üstelik büyük farklarla” kırıldığını söylüyor. Bunu spor diline çevirecek olursak: “Yüksek atlamacının rekoru 1-2 santim değil, yarım metre kırması gibi.”
Bu kopuşun adı sermaye birikimidir. Kömür, petrol, doğalgaz… Tüm bu fosil yakıtlar kapitalizmin “ucuz doğa” stratejisinin temel taşlarıdır. Sorun “insanlık” değil, belirli bir tarihsel sistemdir. Kapitalizm, doğayı kâr için sömürülecek bir kaynak olarak görür; oysa doğa, yaşamın kendisidir.
Yeşil Kapitalizm: Krizden Kâr Çıkarma Sanatı
İşte tam bu noktada burjuvalar, krizi fırsata çevirmek için “yeşil dönüşüm” masalını devreye sokuyor. Karbon borsaları, emisyon ticareti, yeşil tahviller… Bu mekanizmaların adı iklim rantıdır.
Avrupa Birliği’nin Emisyon Ticareti Sistemi (ETS), kirletme hakkını metalaştırarak büyük tekellerin elini güçlendiriyor. Fiyatlar yükseliyor, enerji zamlanıyor, fatura işçi sınıfına ve emekçilere kesiliyor. Bankalar, fonlar, spekülatörler karbon kredileri üzerinden milyarlar kazanırken, işçi sınıfı hem pahalı enerjiyle hem de artan sıcaklıkla boğuşuyor.
Daha da ironik olanı, bu yeşil dönüşümün vaat ettiği “temiz enerji”nin kendisi bile yeni sömürü alanları yaratıyor. Lityum madenleri için yerli halkların toprakları talan ediliyor, devasa barajlar nehir ekosistemlerini yok ediyor. Kapitalizm, krizin semptomlarıyla oynayıp nedenine dokunmuyor. Çünkü nedene dokunmak, üretim ilişkilerini sorgulamak demektir—ki bu, kapitalizmin varoluş koşulunu tehdit eder.
Doğa ile toplum arasındaki metabolik ilişki, kapitalizmde sistematik olarak bozulmuştur. Bu kopuşu onarmanın yolu, üretim araçlarını özel mülkiyetten ve kâr mantığından kurtarmaktır.
Sosyalizm, zorunlu olarak ekolojik bir karakter taşımak zorundadır. Neden? Çünkü sosyalizm, üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlar, sermaye birikimine değil. Enerji, ulaşım, tarım, konut… Tüm bu alanlar kamusal mülkiyet altında, halkın katılımıyla ve ekolojik denge gözetilerek yönetilir. Bu modelde doğa “ucuz kaynak” değil, yaşamın ta kendisidir.
WWA araştırmacısı Theodore Keeping’in uyarısına bakalım: “Bu olay, iklim değişikliği olmadan haziran ayında mümkün olmazdı. Üç günlük gece sıcaklıkları, iklim değişikliği olmadan yılın hiçbir zamanında mümkün olmazdı.” Peki bu değişikliği kim durduracak? Piyasa mı? Sermaye mi? Hayır. Bu değişikliği ancak örgütlü işçi sınıfı ve emekçiler durdurabilir. Çünkü bu krizin sorumlusu “insanlık” değil kapitalizmdir. Çözümü ise sınıfsız, sömürüsüz, ekolojik bir düzendir.
Ne Yapmalı?
Nature dergisine konuşan Copernicus İklim Değişikliği Servisi müdür yardımcısı Samantha Burgess’in sözleriyle: “Sıcak dalgaları, küresel emisyonların musluğunu kapatana kadar burada kalacak. Daha sık, daha yoğun ve daha uzun süreli hale geliyorlar.”
Bugün termometreler rekor kırarken, kapitalistler “yeşil dönüşüm” vaatleriyle oyalıyor. Ama biz biliyoruz ki bu vaatler, onların sınıf çıkarlarını korumak için biçilmiş kaftandır. Biz biliyoruz ki iklim krizi sınıflarüstü bir mesele değildir. En ağır faturası en yoksullara, en savunmasızlara, en çok çalışanlara kesiliyor.
Sosyalizm kâr değil insan, rekabet değil dayanışma, tüketim değil yaşam demektir. Bu sadece bir ideal değil bir zorunluluktur. Çünkü bu gidişatın alternatifi yoktur. Ya kapitalizmin yıkıcı mantığına son verip ekolojik ve toplumsal bir dönüşümü gerçekleştireceğiz ya da bu kriz uygarlığın kendisini yok edecektir.
Ne yazık ki zaman daralıyor. Ama ne mutlu ki mücadele etme gücümüz hâlâ var. Ve bu mücadele doğayla barışık, sınıfsız, sömürüsüz ve yeşil bir dünya içindir. Başka bir dünya mümkün ve zorunlu…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!