Pazartesi, 29 Haziran 2026

İşçiler ve Sendikaları



1 Mayıs, 15-16 Haziran ve sınıfın sendikasını yaratma” konusunda bir işçinin gazetemize gönderdiği yazıyı yayınlıyoruz


Dünya onurlu insanlar için hiçbir zaman yaşanılır bir yer olmadı. İnsanlar bir yerde bir şeyleri değiştirmeye, herkes için yaşanılabilir bir dünya kurmaya çalıştığında hep bunun bedelini ödedi. Ve sonradan gelenler hep kendinden öncekinin boynundaki urganı çıkarmaya çalıştı.

Bunu yazarak, konuşarak, tartışarak, gülerek, güldürerek, nasıl yapabiliyorlarsa öyle yaptılar, yapıyorlar.

Fikirlerden, özgürlüklerden, sanattan korkulan bu dünyada bazı insanlar suyun tersine doğru yüzüp özgür ve özgün olmaya çalışıyor.

İşçi sınıfının tarihsel mücadelesi bu kapsamda ele almamız gerektiği bir enformasyon çağındayız ne garip değil mi? 30 bin yıl önce temel sorun GIDA ve BARINMA. Milattan sonra 2024 yılında ülkemizde işçiler olarak yaşadığımız problem GIDA ve BARINMA… demek ki bir şeyler yanlış.

Bir tarafta sendikaya üye olmayı örgütlü bir topluluk haline geldiğini düşünen Toplamlar, bir tarafta bir toplamın parçası olmayı reddeden ve tabanda birleşik bir mücadele örgütlemeye çalışan toplumun bireyleri konumundayız

Ekonomik krizin ÇIĞ gibi büyüdüğü, hayatın her alanında işçiler için büyük yıkımlar yarattığı bu günlerde Türkiye işçi sınıfının önünde lokomotif görevi görmesi gereken sendikalar ölüm sessizliğinde.

Siyaset ile iç içe girmiş birer manipülasyon aygıtına dönüşen işçilerin çıkarlarından ziyade hantal bürokrasi tarafından dizayn edilmiş işçilerin mücadelelerini geriletmek ve onu dizginlemekten başka bir işe yaramayan bir duruma gelmiştir.

1977 1 Mayıs’ında tüm yasaklara rağmen 2.5 milyon nüfuslu İstanbul’da 500 bin işçiyi TAKSİM’de toplayan o irade 2024 1 Mayısı’nda TAKSİM diye ısrar eden işçileri polise teslim ederek alandan apar topar kaçan süreç aslında bunun özeti gibidir.

Bugün Türkiye’de sendikalı işçi oranı yüzde 12.8 düzeyindedir 110 sendika yüzde 1 barajını aşamadığı için yasal olarak toplu sözleşme haklarından yoksunlar

Türkiye’de işçi sınıfının büyük çoğunluğu sendikasız ve örgütsüzdür, yine işçi sınıfının büyük çoğunluğu sendikalı ve örgütsüzdür, kısacası kesin olan durum sendikalı veya sendikasız örgütsüz bir işçi sınıfının içerisindeyiz .

Sendikalarda yürüttükleri AİDAT yağması rejiminde bu örgütsüz işçi modelinden gayet memnunlar bu durumu değiştirmek adına hiçbir şey yapmıyorlar.

Bacasız fabrika gibi çalışan sendikalar her dönem sınıfın içerisinden öne çıkan öncüleri ellerinde bulunan maddi imkanlar ile şubeler üzerinden sınıf atlatarak (yüksek ücretler, sınırsız harcırahlar) radikalleşen, radikalleşmeye müsait işçi kümelerini dizginliyor.

Sermaye memnun, iktidar memnun, muhalefet memnun, sendika genel merkezleri memnun, konfederasyon yöneticileri memnun…

Durumdan memnun olmayan milyonlarca işçi örgütsüz olunca bir dedikodu kazanının içerisinde yaşadıkları sefaleti kanıksıyor, buradan çıkış için bir yol aramak yerine içerisinde olduğu bataklıktan kurtulmanın yolunu 2.,3. işi yapmakta buluyor.

Toplumsal yapı değişiyor, sermayedarların bilinç çağı yakalarken ucuz işgücü, güvencesiz çalışma koşulları her gün yeni bir iş cinayetinin önünü açarken işçiler için süreç tarihsel mücadele bilincinin gerilediği teslimiyetçi, bürokratik, aidat yağmacısı sendikal anlayışın içerisinde kaybolup gidiyor .

Lenin’in 3 Ekim 1920’de Genç Komünist Ligi’nde yaptığı konuşmadan alıntı yaparsak

“Biz insanüstü ya da sınıf bilinçsiz kavramlardan kaynaklanan tüm ahlaki ilkeleri reddetmekteyiz. Biz bunların toprak sahipleri ve kapitalistlerin yararı adına işçilerin ve köylülerin kandırılması, aldatılması ve akıllarının bulandırılması olduğunu söylüyoruz.

Ahlaki ilkelerimizin tamamen proletaryanın sınıf mücadelesi çıkarlarıyla ilişkili olduğunu söylüyoruz. Ahlaki ilkelerimizin kaynağı proletaryanın sınıf mücadelesi gerçekleri ve ihtiyaçlarıdır.”

104 yıl önce söylediği sözün halen Türkiye işçi sınıfının önünde bir duvar gibi durması ne acınası değil mi?

İlkelerimiz tamamen işçilerin sınıf mücadelesinin gerçekleri ve ihtiyaçlarıdır.

İşte tam bu satırda aslında yapmamız gerekenin SINIFIN tabanından gelen örgütlü bir mücadelenin sınıfın gerçeklerini ve ihtiyaçlarını karşılayacak toplumsal bir harekete dönüşmesi.

2024 yılında halen işçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanan sendika ağalığına dönüşmüş teslimiyetçi, bürokratik ve patronaj sendikacılığının karşısına “Devrimci teori olmaksızın devrimci hareket olmaz” diyemiyorsak… işçi sınıfına nasıl bir politik yol veya yol haritası sunabiliriz ki?

1 Mayıs 1977’de işçi sınıfını hareket ettiren, 15-16 Haziran’da büyük direnişe imza atan öncüler SENDİKAL zenginlikten payımızı alalım susalım deseydi Osmanlı tarihi başta olmak üzere bu ülkede ne ile övünecektik?

Yazının başında da söylediğimiz gibi bazı insanlar suyun tersine yüzüp özgür ve özgün olmaya çalışmalı.

30 yıldır değişmeyen sorunlar 3-5 rant odaklı siyasetçinin cici sözleriyle değil tabandan gelen bir işçi hareketi ile değişebilir .

Bu yaratmak, bunun için mücadele etmek bu ülkede yaşayan her onurlu insanın yurttaşlık görevidir.

Sendikal bürokrasi ile mücadele sermaye ile mücadelenin temel taşıdır onunla mücadele etmeden kazanamayız, çünkü 30 bin yıldır kazanamadık.

Kurtuluş, birleşik bir emek cephesinde yan yana gelmek, devrimci bir yol haritası ile işçilerin çıkarlarını her şeyin önüne koyulduğu sendikal süreçler ile mümkündür.

Korkaklar zafer anıtı dikemez!