“İşsizliğe, Yoksulluğa, Geleceksizliğe Mahkum Değiliz” Paneli Yapıldı



Ankara’da Alınteri tarafından “İşsizliğe, Yoksulluğa, Geleceksizliğe Mahkum Değiliz” şiarıyla SES Genel Merkezi’nde dün bir panel gerçekleştirildi.


Ankara’da Alınteri tarafından “İşsizliğe, Yoksulluğa, Geleceksizliğe Mahkum Değiliz” şiarıyla bir panel gerçekleştirildi. Panel iki oturum şeklinde gerçekleşti. I. Oturum: Akademisyen Nail Dertli, Alınteri temsilcisi Mürüvet Küçük, TABİB’ten belediye işçisi Kamil Sağlam ve İlmek Kadın Dayanışması Temsilcisi Sibel Korkmaz Sarı’nın sunumuyla tamamlandı. İkinci oturumda da Polen Ekoloji’den Medine Açıkgöz, İnşaat-İş’ten Yunus Özgür ve Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu sunumlar gerçekleştirdi.

Panelde yapılan sunumların hemen hepsinde yaşanan neoliberal dönüşüm, onlarca yıllık bu dönüşümün alışılmış tüm ölçütlerinin yerle bir olduğu, bu çöküş içinde yeni bir gerçekliğin mayalandığı belirtilip sendikal ve siyasal alanda olup bitenler, birleşik bir siyasal ve sendikal odağın yaratılmasının önemine işaret edildi.

Türkiye’de çocuk işçiliğin dönüşümü

Panelde ilk sunumu “Türkiye’de Çocuk İşçiliğin Dönüşümü” başlığıyla akademisyen Nail Dertli gerçekleştirdi.

Neoliberalizmin sonuçlarının emekçiler ve doğa için yıkım anlamına geldiğinin ve bunun karşısında çıkışsız olmadığımızın belirtildiği kısa bir açılış konuşmasından sonra sunumuna başlayan Dertli, çocuk işçilik kavramının ne anlama geldiğini açılmayarak başladı.

Türkiye’de çocuk işçiliğin her zaman olduğuna dikkat çeken Dertli, kırdan kente geçiş ile çocuk işçiliğin dönüşüme uğradığını belirtti. “Çocuk işçilik her zaman vardı ama genellikle aile içi işlerde çalışırdı çocuklar. Bu da nispeten korundukları anlamına geliyordu. Kırdan kente göçün ardından hızla bir çocuk proleterleşmesi gerçekleşti. Çocuklar artık patronların yanında çalışıyordu ve güvencesiz koşullarda çalışıyorlardı. Genellikle işyerini kapatan ve açan onlar oluyordu. MESEMlerin de çocuk işçiliğinin yayılmasında etkisi var” diye belirten Dertli, çocukların geçinebileceği koşulların oluşması ve çocuk işçi çalıştırmanın maliyetlerinin yükseltilmesinin çözüm olabileceğini belirterek sözlerini sonlandırdı.

Sınıf mücadelesinde devrimci odak ihtiyacı

Alınteri adına söz alan Mürüvet Küçük, emperyalist kapitalizmin yapısal krizine işaret ettiği konuşmasına, onlarca yıllık neoliberal birikim modelinin her açıdan iflas etmesinin ardından yeni bir sistemin oluşturulmasına girişildiği vurgusuyla başladı. Bunun Türkiye’deki iktidar bloku tarafından da -elbette kendi çıkarları ve kitlelerin manipüle edilmesi amacıyla- dile getirildiğine dikkat çeken Küçük, dünyanın içerisinde bulunduğu durumu belirsizlik ve pervasız bir saldırganlık, her an nerede ne olacağının kestirilemezliği ve olağanüstü gelişmelerin bile rutinleşmesiyle tariflenebileceğini belirtti.

Bu durumu Gazze, Lübnan ve Kürt sorunu üzerinden örnekleyerek konuşmasına devam eden Küçük, emperyalist kapitalist güçlerin iflas eden sistemin yerine yenisini kurma girişimlerinin dünyayı yeni bir paylaşım savaşı tehlikesiyle yüz yüze bıraktığının altını çizdi.

Bebeklerin canı üzerinden bile para kazanacak kadar çürümüş bu sisteme karşı mücadelenin önemini vurgulayan Küçük, devrimci ve ilerici güçlerin de kendilerini bu gerçeğe göre yeniden örgütlemeleri, yeni bir sistem kurmaları gerektiğini belirtti. Bu koşullar içinde birleşik bir devrimci odağın yaratılmasının, kitlelere umut verecek bir çekim merkezinin var edilmesinin önemine dikkat çeken Küçük, krizin ağırlığı, toplumsal krizin çürüme biçiminde su yüzüne çıkması buna direnen emekçi halk kesimleri açısından bir sadeleşme yarattığını vurguladı. Bu sadeleşmenin giderek emek-sermaye çelişkisinin netleşmesi anlamına geldiğini ifade eden Küçük, bunun daha güçlü bir devrim ve sosyalizm propagandasına zemin sunduğunu, birleşik devrimci odakla bu gerçeğin iç içe geçtiğini belirterek konuşmasını sonlandırdı.

Belediyelerde örgütlenme sorunu

Belediye işçisi ve TABİB gönüllüsü Kamil Sağlam, örgütlenmenin tarihini, Türkiye’de sendikaların oluşum sürecini özetleyerek başladığı konuşmasında, belediye işçilerinin örgütlenme sorunlarına dikkat çekti.

Sağlam belediyelerdeki örgütlenme sorunlarını “Belediyelerde parti ilişkileri ve referans çok fazla olduğu için örgütlenmede sorunlar yaşanıyor. Bazı belediye çalışanları kendini işçi olarak görmüyor. Partilerin kurdurduğu işveren sendikaları var. Yanı sıra işçi sendikalarına da etki ediyorlar. İşçilerin kendini işçi olarak görmemesinde bu kurumların çok büyük etkisi var. Park bahçe ve temizlik alanında çalışan işçiler bu anlamda daha bilinçli” sözleriyle özetledi.

Sağlam TABİB’in de özgün bir örgütlenme modeli olarak işçilerin çağrısıyla kurulduğunu belirterek sözlerini sonlandırdı.

Emek mücadelesi ve kadının dönüştürücü gücü

İlmek Kadın Dayanışması adına konuşan Sibel Korkmaz Sarı, emek mücadelesinde kadının dönüştürücü gücünü tarihsel örneklerle anlattı. Sarı konuşmasında “Kadınlar tarihteki direnişlerde dönüştürücü bir rol oynamıştır. Versailes sokaklarında ekmek için direnen kadınlar, 8 Ekim 1917’de Bolşeviklerin çağrısıyla direnişe katılan kadınlar, Tarak yağması ve tramvay grevinde dönüştürücü olan kadınlar… Günümüze gelirsek, 1928 tramvay grevinde, Kavel’de, Berec grevinde kadınların belirleyici bir rolü olmuştur. Özellikle Berec grevinde şu dikkat çekicidir. İşçilerin çoğu kadındır ve çocuk yaştadır. Kadınlar erkeklerden daha zor koşullarda çalıştırılmakta, hamile kadınlar çocuğu düşsün diye en zor işlere verilmektedir. Yine Paşabahçe grevinde bir kadın işçi, grev kırıcı olan eşine haber yollayarak çalışmaya devam ederse onu eve almayacağını söyler” diye belirtti.

Sarı, “Bugün Agrobay As Plastik, Polonez direnişleri ve birçok direnişte kadın işçilerin dönüştürücü gücünü görüyoruz” diyerek sözlerini sonlandırdı.

İKİNCİ OTURUM

II. oturum ise Polen Ekoloji’den Medine Açıkgöz, Bağımsız Maden İş Örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ve İnşaat İş Örgütlenme Sorumlusu Yunus Özgür’ün sunumlarıyla devam etti.

Ekoloji ve sınıf mücadelesi

II. Oturum Polen Ekoloji’den Medine Açıkgöz’ün sunumuyla başladı. Açıkgöz, ekoloji mücadelesiyle emek mücadelesinin birbirine bağlı olduğunu, ekoloji mücadelesinin kapitalizme karşı verilmesi gereken bir mücadele olduğunun altını çizdi. Ekolojik tahribatın işçi sağılığına da dolaylı dolaysız zarar verdiğini belirtti. Bu konunun çevreciliğe sığdırılamayacak kadar önemli olduğunun altını çizen Açıkgöz, kapitalizmin sınırları içerisinde bu konunun kesin çözümünün olamayacağını belirterek sözlerini sonlandırdı.

Sendikal alanda direnişçi bir odak yaratmanın anlamı

İnşaat-İş’ten Yunus Özgür, mevcut sendikal düzenin iflas ettiğini, yeni bir sendikal düzenin de ancak bu alanda samimi çabalar içinde olan sendikal güçlerin bir arada, birleşik hareketiyle yaratılabileceğinin altını çizdiği konuşmasına bunun önem ve anlamını pratikte deneyimlediği örneklerle açımlayarak devam etti.

Özgür, inşaat işkolunda yaşadıkları sayısız direnişten en kritik olanlarını dayanışmanın gücüyle kazandıklarını anlattığı konuşmasında buna Rönesans Holding’e karşı Piazza AVM önünde sürdürdükleri zorlu direnişi örnek gösterdi. Rönesans’ın sendikayı asla muhatap almadığını, AVM önünde geçen zamanın polis kuşatması altında yaşandığını, ancak bu kritik direnişte direnişçi sendikalar, siyasi parti ve kurumların alana kitlesel ziyaretlerde bulunmasıyla bu katı tutumun kırıldığını belirtti.

Yine Ankara’da Kurtuluş Parkı’na kimse yaklaştırılmazken yaz aylarında orada geceli gündüzlü direniş sürdürmelerinin o kesitte Özel Öğretmenler Sendikası’nın Meclis önündeki parkta gerçekleştirdiği direnişin etkili olduğunu vurguladı.

Özgür, işçi sınıfı hareketi içinde birleşik bir direniş odağının yaratılabilmesinin sınıfın çıkarlarının her şeyin üzerinde tutulmasıyla söz konusu olabileceğini, kendilerinin bu konuda Dev Yapı-İş’le birlikte Finans Merkez’de birlikte hareket etmelerini örnek vererek açımladı. “Onlar işçileri bize üye olsunlar diye yönlendirdi, biz onlara üye olsunlar diye…” vurgusu yapan Özgür, işçi direnişlerini güçlü göstermenin öneminin altını çizdi.

Özgür konuşmasını “dayanışmadan” ne anladıklarını pratik tutumlarından örnekler vererek ve bugün “Mücadeleci Sendikalar” olarak tanımlanan sendikal güçlerin ortak bir mücadele hattı yaratmaya çalıştıklarını , bunun için çabada ısrarcı olcaklarını, ortaya çıkacak farklı yaklaşımlar konusunda ilkesel olmadığı sürece buluşulacak noktaların bulunmasını zorlayacaklarını, tavizin dosta verilenin taviz değil yapıcı bir çaba anlamına geleceğini belirterek sonlandırdı.

“Kitapta yazılı olmayan hikâyeler, gerçekler var”

Aksu konuşmasına, dünyanın yeni bir döneminde olduğumuzu, kitapta yazılanların yaşananları anlatmaya yetmeyeceği, Marx’ın Lenin’in ne dediğine bakmanın da bunu karşılayamayacağı özgün ve olağanüstü bir dönemde olduğumuzu vurgulayarak başladı. Olağanüstü davranışlar, düşünme biçimleri ve deneyimlere ihtiyaç duyulan bir dönem olduğunun altını çizen Aksu, “Biz buna sınıf mücadelesi diyoruz. Sınıf mücadelesi her türlü mücadeleyi kapsayan bir mücadeledir” diye devam etti.

Aksu, bu yaklaşımın post modern dönemin ürünü olarak gündeme gelen ve sol popülist ya da Marksist yaklaşımları da türeten kesişimsellik yaklaşımıyla alakalı olmadığını, o yaklaşımın sıkıntılı bir yaklaşım olduğunun altını çizerek devam etti konuşmasına.

Kendilerini sınıf mücadelesine tarihsel perspektif açısından Marx sonrasında açılımlar getiren Thompson’cu, Wood’çu okumaya yakın bulduklarını belirten Aksu, “Tarihe de mücadele içinde bir tarih oluşumu, sınıf oluşumuna da bir mücadele içinde sınıf oluş biçiminde bakarız” diye vurguladı. Bu somut yaklaşımın her konuda belirleyici olması gerektiğine işaret eden Aksu, kapitalizme ya da emperyalizme karşı mücadelenin de aynı anlayışla (soyutluktan çıkıp somut bir eksene oturtularak) ele alınması gerektiğini belirtti.

Kendilerinin yürüttüğü mücadelelere genel olarak ekonomist, işçici vs. yaftasının yakıştırıldığını hatırlatan Aksu, “Oysa 1960’ların ya da ‘70’lerin ücret mücadelesiyle bugünkü ücret aynı şey değil” diye alt çizmede bulunarak devam etti. “Artık herbir metre toprak, insan eli emperyalist merkezde planlanıyor ve dünyada buna göre bir dağıtım oluyor ve bu bir hiyerarşik ilişki, bütün bir nizam da buna göre belirleniyor. Dolayısıyla ücret çok ideolojik çok politik bir konudur, bugünkü çalışma koşulları da öyle. Doğrudan sistemik bir karaktere sahip mücadelelerdir. Bu bizim uydurduğumuz bir şey değil, yaşadığımız hakikat dünyası bunu bize anlatıyor” diye kaydetti.

Günümüzde anladığımız anlamda bir ücret mücadelesi yürüten sendikaların da kalmadığını, Türk-İş’in birkaç şubesinin bu yönde çabaları olduğunu belirten Aksu, grev yasaklarının da zaten o noktada gündeme geldiğini hatırlattı. O mücadelelerin de çok sistemik-politik bir muhtevada olduklarını kaydeden Aksu, çünkü ücret çıtasının tepeden belirlendiğini ve yukardan aşağıya dayatıldığını ifade etti. Bunun dışına çıkan her direnişin bu gerçeğin geriletilmesi anlamına geldiğine vurgu yaptı.

Tam da bu nedenle herbir direnişin kazanımı –ister ekolojik temelinde ister kadın mücadelesi ya da işçi mücadelesi temelinde olsun- tüm bunların sınıf mücadelesinin genel görüngüleri olduğunu kaydeden Aksu, mücadelenin bu bütünlük içinde anlam kazandığını, antikapitalist, anti emperyalist bir muhteva kazandığını belirtti. Bu büyük tablo içinde mevcut direnişlerin bir yere doğru biriktiğinin görülmesi gerektiğini kaydeden Aksu, “Bunu gören bir öznenin -eğer sosyalistse, komünistse- sürekli alarmist bir halde, seferberlik durumunda hazırlığı, tedariği sağlama biçiminde duruyor olması lazımdır” diye kaydetti.

Aksu bu temel üzerinden devam ettiği konuşmasında 2000’ler özellikle 2012 sonrasında sendikal örgütlenmede sıçramalı değişimlerin olduğunu, devrimci güçlerin yaşanan değişimlere uygun bir duruş geliştiremediklerini, eski sistem içinden düşündüklerini hatta sendika yönetimlerindeki temsilcilerinin bu gidişat ve kararlar konusunda anlamlı bir şerh bile koymadıklarını ifade etti.

Aksu konuşmasını Fernas direnişinin nasıl geliştiği, direniş boyunca neler yaşandığı, elde edilen sonuca nasıl ulaşıldığını anlatarak sonlandırdı.