Selçuk Ulu
Dünyanın en büyük otomotiv üretim merkezlerinden biri olan Güney Kore’nin Ulsan kentinde çalışan on binlerce Hyundai işçisi, 2026 toplu sözleşme görüşmelerinde yalnızca ücret artışı için değil emek sürecinin geleceğini belirleyecek kapsamlı taleplerle mücadele ediyor.
Hyundai Motor işçilerini örgütleyen Kore Metal İşçileri Sendikası (KMWU), aylık 149.600 won temel ücret artışı, ikramiye oranının yükseltilmesi ve tekel kârından çalışanlara daha yüksek pay ayrılması gibi ekonomik taleplerin yanı sıra, Güney Kore’de uygulanan 60 yaş zorunlu emeklilik sınırının 65’e çıkarılmasını da istiyor. Bu talep, işçilerin daha uzun çalışma arzusundan değil 60 yaşındaki zorunlu işten çıkarma ile devletin emeklilik maaşı bağladığı yaş arasındaki maaşsız boşluğu kapatmayı ve deneyimli işçilerin erken dışlanmasını önlemeyi amaçlıyor.
Ancak görüşmelerin asıl belirleyici başlığı şudur: Hyundai yönetimi yapay zekâ sistemlerini, otomasyon teknolojilerini veya insansı robotları sendikayla anlaşmaya varmadan üretim süreçlerine dahil edemeyecek. İlk bakışta teknik görünen bu talep, küresel ölçekte emek-sermaye ilişkilerinde yeni bir dönemin habercisidir. Tartışma artık yalnızca ücretlerin ne kadar artacağı üzerine değil geleceğin fabrikalarında üretimi kimin yöneteceği üzerine yürütülüyor.
Ücret Pazarlığından Teknoloji Mücadelesine
Hyundai yönetimi ile sendika arasındaki görüşmeler aylarca sürdü. Patron yaklaşık 89 bin wonluk ücret artışı, yüzde 350 ikramiye, 10 milyon wonluk prim ve hisse senedi teklif etti. Sendika bu teklifi yetersiz bularak reddetti. Uyuşmazlığın büyümesi üzerine işçiler önce vardiya başına iki saatlik, ardından dört saatlik iş bırakma eylemlerine başladı. Temmuz ayında KMWU’nun çağrısıyla Hyundai, GM Korea ve çok sayıda metal işletmesinden yaklaşık 85 bin işçi ortak grev ve mitinglerde buluştu. Bu yönüyle eylem, Güney Kore metal sanayisinin en önemli toplu iş hareketlerinden biri hâline geldi.
Ancak bu grevi öncekilerden ayıran temel unsur, sendikanın otomasyon konusunda toplu sözleşmeye bağlayıcı hüküm koymak istemesidir. Bu nedenle birçok iktisatçı Hyundai görüşmelerini “yapay zekâ çağının ilk büyük endüstriyel pazarlıklarından biri” olarak değerlendiriyor.
Robotlar Neden Grevin Merkezinde?
Hyundai Grubu son yıllarda kendisini giderek bir robotik ve yapay zekâ tekeli olarak yeniden tanımlıyor. 2021’de Boston Dynamics’in çoğunluk hisselerini satın alan tekel, insansı robotlardan lojistik otomasyonuna uzanan geniş bir teknoloji stratejisi oluşturdu. Boston Dynamics’in geliştirdiği Atlas isimli insansı robot henüz geliştirme aşamasında olsa da tekelin yol haritasına göre ilk büyük ölçekli kullanımı ABD’nin Georgia eyaletindeki yeni elektrikli otomobil fabrikasında başlayacak. Hyundai, önümüzdeki yıllarda Boston Dynamics’ten yaklaşık 25 bin robot satın almayı planladığını açıkladı.
Hyundai işçilerinin kaygısı hayal ürünü değil. Henüz Ulsan fabrikalarında binlerce insansı robot çalışmıyor olabilir; ancak sermayenin uzun vadeli yatırım planları, üretimin daha yüksek otomasyon düzeyine taşınacağını açıkça gösteriyor. Sendika, teknoloji fabrikaya tamamen yerleşmeden önce hukuki güvence oluşturmak istiyor.
Robotlara Değil Sermayenin Egemenliğine Karşı Grev
Sendikanın talepleri dikkatle incelendiğinde, robotların tamamen yasaklanmasının istenmediği görülüyor. İşçiler otomasyonu reddetmiyor. İtiraz ettikleri nokta, robotların tek taraflı yönetim kararıyla, iş güvencesini ortadan kaldıracak biçimde kullanılacak olmasıdır. Bu ayrım hayati önem taşıyor. Teknolojik gelişmeler tarih boyunca üretkenliği artırdı. Sorun teknolojinin varlığı değil teknolojinin kimin çıkarına kullanıldığıdır.
Kapitalist üretim ilişkileri içinde otomasyon, çalışma saatlerini azaltmak veya işçilerin yaşamını kolaylaştırmak için değil aynı üretimi daha az işçiyle gerçekleştirmek amacıyla devreye sokulmaktadır. Bu da işten çıkarmaları, taşeronlaşmayı ve ücretler üzerindeki baskıyı beraberinde getiriyor. Hyundai işçilerinin toplu sözleşmeye koymak istediği madde tam da bu nedenle tarihseldir. Sendika, teknolojik dönüşümün yalnızca yönetim kurullarında değil işçilerin de söz sahibi olduğu müzakere süreçlerinde belirlenmesini istemektedir. Bu talep kabul edilirse, otomasyon ilk kez toplu pazarlığın ayrılmaz unsuru hâline gelecektir.
Marx’ın “Ölü Emek” Analizi Yeniden Gündemde
Karl Marx Kapital’de makineleri yalnızca teknik araçlar olarak ele almaz, makinenin kapitalist üretim altında kazandığı işlevi gözler önüne serer. Makine geçmişte üretilmiş emeğin yani “ölü emeğin”, yaşayan emek üzerindeki egemenliğinin aracına dönüşür. Marx’ın ifadesiyle “Ölü emek, ancak canlı emeği emerek yaşayabilen bir vampir gibi yaşar.” Bugün yapay zekâ ve insansı robotlar üzerine yürüyen tartışmalar, bu çözümlemeyi yeniden güncelliyor. Robotun kendisi ne sömürücüdür ne de kurtarıcı. Belirleyici olan, robotun hangi mülkiyet ilişkileri içinde kullanıldığıdır. Eğer otomasyonun bütün kazancı sermayeye giderken işçiler işten çıkarılıyor veya ücret baskısıyla karşılaşıyorsa, teknolojik ilerleme toplumsal refah üretmek yerine eşitsizlikleri büyütüp derinleştirir.
Hyundai grevi bu nedenle yalnızca Güney Kore’deki bir ücret uyuşmazlığı olarak görülemez. Bu mücadele, yapay zekâ döneminde emek ile sermaye arasındaki ilişkinin/çatışmanın nasıl şekilleneceğine dair evrensel tartışmanın önemli örneklerinden biridir.
Sermayenin Stratejisi ve Sınıf Mücadelesinin Yeni Cephesi
Bugün Ulsan’da yaşananlar yapay zekâ, robotik ve dijital otomasyonun küresel ölçekte üretim ilişkilerini yeniden şekillendirdiği tarihsel bir dönemin parçasıdır. Tartışmanın merkezinde “robotlar işimizi elimizden alacak mı?” sorusundan çok daha temel bir mesele vardır: Teknolojik dönüşümün kazancını/yarattığı zenginlikleri kim elde edecek?
Bu soru, 19. yüzyıldaki sanayi devriminden beri işçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel bir sorudur. Bugün ilk kez yapay zekâ, yalnızca kol emeğini değil zihinsel emeğin önemli bir bölümünü de otomasyona açmaktadır. Hyundai grevi bu nedenle otomotiv sektörünün sınırlarını aşan tarihsel bir önem taşımaktadır.
Otomasyon tartışmaları çoğu zaman teknoloji karşıtlığı ile teknoloji hayranlığı arasında sıkışır. Oysa mesele bundan çok daha karmaşıktır. Bir kaynak robotu, endüstriyel kol ya da Atlas gibi insansı robot kendi başına ne sömürücüdür ne de özgürleştirici. Onların toplumsal anlamını belirleyen, hangi üretim ilişkileri içinde kullanıldıklarıdır. Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu gibi, makine insanın çalışma süresini kısaltabilecek büyük potansiyel taşır. Fakat kapitalist üretim altında aynı makine, çalışma gününü uzatmanın, emek yoğunluğunu artırmanın ve işçiyi daha kolay ikame edilebilir hâle getirmenin aracı olur.
Bugün yapay zekâ teknolojileri de benzer çelişkiyi barındırıyor. Üretkenlik artışı teorik olarak daha kısa çalışma saatleri, daha güvenli işyerleri ve daha yüksek yaşam standartları sağlayabilir. Fakat bu artışın ürününe yalnızca sermaye el koyduğunda, sonuç kitlesel işten çıkarmalar, ücret baskısı ve güvencesiz çalışma olur. Hyundai işçilerinin itirazı tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır. Robotların varlığına değil robotların yaratacağı verimlilik artışının yalnızca sermaye hissedarlarına aktarılmasına karşı çıkıyorlar.
Hyundai’nin 2021’de Boston Dynamics’i devralması, tekelin artık kendisini yalnızca otomobil üreticisi olarak görmediğinin, elektrikli araçlar, yazılım, yapay zekâ, lojistik ve robotik teknolojilerini tek bir sanayi ekosisteminde birleştirmeye çalıştığının göstergesidir. Atlas, Spot ve Stretch gibi robot platformları laboratuvar projeleri olmaktan çıkarılarak sanayi üretiminin parçası hâline getirilmeye hazırlanıyor. Bugün Atlas henüz binlerce işçinin yerini alan bir üretim robotu değildir, ancak sendikaların bugünden hukuki güvence istemesi rasyoneldir. Çünkü iş güvencesi, robot fabrikaya girdikten sonra değil girmeden önce korunabilir.
Robotlar Neden Pazarlık Konusu Oldu?
Geçmişte toplu sözleşmeler ücret, çalışma saatleri ve sosyal haklar üzerine kuruluyordu. Bugün bunlara yeni bir başlık ekleniyor: Algoritmalar. Artık üretim planlamasını yazılımlar yapıyor; vardiya düzenlerini yapay zekâ belirliyor, performans değerlendirmeleri algoritmalar tarafından gerçekleştiriliyor. Robot yatırımlarına ilişkin kararlar yalnızca mühendislik değil aynı zamanda istihdam politikası anlamına geliyor. Hyundai işçilerinin istediği madde şunu söylüyor: “Yeni teknolojiler üretime giriyorsa, bunun sosyal sonuçları birlikte müzakere edilmelidir.” Bu yaklaşım, teknolojiyi reddetmek değil teknolojinin toplumsal etkilerini adil kılma talebidir.
Küresel Tartışmanın Bir Parçası
Hyundai grevi tekil bir durum değil. Son üç yılda benzer tartışmalar farklı sektörlerde de ortaya çıktı:
- Hollywood’da senaristler ve oyuncular, yapay zekânın senaryo üretiminde ve dijital oyuncu kopyalarının kullanılmasında sınırlar getiren maddeleri toplu sözleşmelere yazdırmayı başardı.
- ABD’de liman işçileri otomasyon sistemlerine karşı istihdam güvenceleri talep etti.
- Avrupa’da metal işçileri sendikaları, yapay zekâ uygulamalarının iş organizasyonu üzerindeki etkilerinin sendikalarla birlikte değerlendirilmesini isteyen hükümler üzerinde çalışıyor.
Hyundai işçilerinin talebi uluslararası işçi hareketinin genel yöneliminin bir parçasıdır. Yeni dönemde sendikalar yalnızca ücret pazarlığı yapan kurumlar olmaktan çıkıyor, dijital dönüşümün toplumsal sonuçlarını müzakere eden aktörlere dönüşüyorlar.
Yedek Sanayi Ordusunun Dijital Biçimi
Marx’ın “yedek sanayi ordusu” kavramı bugün yeniden tartışılıyor. Kapitalizm işsizliği yalnızca ekonomik krizlerin sonucu olarak üretmez, işsiz nüfus çalışan işçiler üzerinde sürekli baskı mekanizması oluşturur. “Dışarıda senin yerini alacak binlerce kişi var” tehdidi, ücretlerin baskılanmasını kolaylaştırır. Bugün bu mekanizmaya yeni bir unsur eklendi: Artık yalnızca başka işçiler değil robotlar ve yapay zekâ sistemleri de potansiyel ikame unsuru olarak gösteriliyor. Bugünkü teknoloji tüm işçilerin yerini almaktan uzak olsa da, tekellerin bu ihtimali sürekli gündemde tutması pazarlık dengelerini etkiliyor. Hyundai işçilerinin toplu sözleşmeye koymak istediği güvence maddesi, yalnızca bugünün değil geleceğin pazarlık gücünü korumaya yönelik stratejik bir adımdır.
Sınıf Mücadelesinin Gündemi Genişliyor
Sanayi devriminin ilk döneminde mücadele fabrika disiplinine karşıydı. 20. yüzyılda Fordist üretim, kitlesel sendikalaşma ve sosyal haklar ön plana çıktı. Bugün yeni mücadele alanı dijitalleşme, veri, algoritmalar ve robotik sistemler etrafında şekilleniyor. Değişmeyen tek gerçek şudur: Üretim teknolojisi değişse de emek ile sermaye arasındaki çıkar çatışması ortadan kalkmaz. Tersine, yeni teknolojiler bu çatışmayı farklı biçimlerde yeniden üretir. Hyundai grevi bu nedenle 21. yüzyıl kapitalizminin geleceğine ilişkin önemli bir laboratuvar niteliği taşır.
Genel Zekâ Kimin Hizmetinde?
Marx, Grundrisse’de “genel zekâ” (general intellect) kavramıyla insanlığın ortak bilimsel bilgi birikimini, teknolojik gelişmeleri ve toplumsal üretkenliği ifade eder. Bilim, teknik ve kolektif bilgi üretimin temel gücü hâline geldikçe, toplumsal zenginlik bireysel emek zamanından değil insanlığın ortak bilgi hazinesinden beslenir.
Bugün yapay zekâ, bu “genel zekâ”nın yeni ifadesidir. Milyonlarca insanın ürettiği veriler, onlarca yıllık bilimsel araştırmalar, açık kaynak yazılımlar, üniversitelerde geliştirilen algoritmalar ve kamu kaynaklarıyla finanse edilen araştırmalar, büyük teknoloji tekellerinin elinde devasa sermaye birikiminin araçlarına dönüşüyor. Yapay zekâ yalnızca teknik bir gelişme değil aynı zamanda mülkiyet ilişkileri sorunudur. Kim geliştirdi? Kim finanse etti? Kim kontrol ediyor? Kim kazanç sağlıyor?
Hyundai işçilerinin mücadelesi burada anlam kazanır. Sendikanın “robotlar işçilerin onayı olmadan üretime sokulamaz” talebi, teknolojiyi reddeden muhafazakâr bir refleks değil teknolojinin toplumsal denetimi üzerine söz hakkı talebidir.
Verimlilik Artıyor, Peki Kim Kazanıyor?
Otomasyon belirli üretim süreçlerinde daha az hata, daha yüksek hız ve daha düşük maliyet sağlar. Ancak temel soru şudur: Bu verimlilik artışından doğan zenginlik nasıl dağıtılıyor? Üretkenlik yüzde 30 artıyor ama ücretler yerinde sayıyorsa, ortaya çıkan artık değer bütünüyle sermayeye aktarılıyor demektir. Robotlar sayesinde aynı üretim daha az işçiyle gerçekleştiriliyor ve sonuç işten çıkarmalar oluyorsa, teknolojik ilerleme toplumsal refahı değil işsizliği büyüten bir gerçeklik olarak çıkar karşımıza.
Oysa aynı teknoloji çalışma haftasını 40 saatten 17 saate indirebilir, ağır ve tehlikeli işleri ortadan kaldırabilir, iş kazalarını azaltabilir. Sorun teknolojide değil teknolojinin kullanım biçimindedir. Hyundai grevinin temel sorusu “Robotlar gelsin mi gelmesin mi?” değildir. Asıl soru ‘robotların yarattığı üretkenlik artışının sahibi kim olacak?’
Dijital Taylorizm ve Yeni Emek Rejimi
20. yüzyılın başında Frederick Taylor’ın bilimsel yönetim modeli, işçilerin hareketlerini saniye saniye ölçerek üretimi hızlandırmayı amaçlıyordu. Bugün yapay zekâ bu denetimi çok daha ileri taşıyor. Fabrikalarda sensörler, kameralar, algoritmalar ve veri analiz sistemleri üretimin her aşamasını gerçek zamanlı izliyor. Performans ölçümü, vardiya planlaması, bakım süreçleri ve işçinin hareketleri algoritmalar tarafından değerlendiriliyor. Bu durum “dijital Taylorizm” olarak adlandırılıyor. Geleceğin mücadelesi yalnızca robot kollarının sayısı üzerine değil verilerin kim tarafından toplandığı, algoritmaların nasıl çalıştığı ve yapay zekâ sistemlerinin hangi kurallarla kullanılacağı üzerine de şekillenecek. Hyundai işçilerinin bugün attığı adım, bu yeni mücadele alanının ilk örneklerindendir.
Kapitalizm teknolojiyi kaçınılmaz bir süreç gibi sunar: “Rekabet bunu gerektirir. Piyasa böyle ister. Teknolojiye karşı çıkılamaz.” Oysa teknolojik dönüşüm hiçbir zaman toplumsal olarak nötr değildir. Hangi teknolojinin geliştirileceği, ne amaçla kullanılacağı, maliyetinin kim tarafından üstlenileceği ve sağladığı kazancın nasıl paylaşılacağı siyasal kararlardır. Teknoloji demokratik tartışmanın dışında bırakılamaz. Sendikaların yapay zekâ, veri kullanımı ve otomasyon konusunda söz sahibi olma talebi, yalnızca çalışma yaşamına ilişkin bir hak arayışı değil demokratik söz hakkının genişletilmesi talebidir. Hyundai grevi, 21. yüzyıl sendikacılığının sınırlarını genişleten önemli bir deneyimdir.
Geleceğin Sınırlarını İşçi Sınıfının Örgütlü Tutumu Çizecek
Hyundai’de yaşanan mücadele bugünün dünyasında işçi hareketi için bir dönüm noktasıdır. İlk kez büyük ölçekli bir otomotiv toplu sözleşmesinde, yapay zekâ ve robotların üretime giriş koşulları bu kadar açık biçimde pazarlığın merkezine yerleşiyor. Bu gelişme, önümüzdeki yıllarda başka sektörlerde de benzer tartışmaların yaşanacağının işaretidir.
Robotlar yaygınlaşacak. Yapay zekâ üretim süreçlerine girecek. Dijitalleşme hızlanacak. Bunların hiçbiri tek başına olumlu ya da olumsuz değildir. Belirleyici olan, bu dönüşümün hangi toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşeceği meselesidir.
Teknolojik ilerleme yalnızca tekel kârlarını büyütürken milyonlarca emekçiyi güvencesizliğe sürüklüyorsa, yapay zekâ toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren bir araç hâline gelir. Buna karşılık üretkenlik artışı daha kısa çalışma süreleri, daha güvenli işyerleri, daha yüksek ücretler ve daha güçlü sosyal haklarla paylaşılırsa, aynı teknoloji insanlığın ortak refahını büyütmeye adaydır.
Hyundai işçilerinin mücadelesi, robotlara karşı değil teknolojinin tek taraflı sermaye egemenliği altında kullanılmasına karşıdır. Ulsan’daki grev bize, yapay zekâ döneminde sınıf mücadelesinin sona ermediğini aksine yeni araçlar, yeni kavramlar ve yeni mücadele başlıklarıyla yeniden biçimlendiğini gösteriyor.
Bugün tartışılan mesele yalnızca bir fabrikanın geleceği değildir. Asıl tartışılan 21. yüzyılın üretim düzeyi içinde nasıl bir toplum inşa edileceğidir. Hyundai işçilerinin Ulsan’da verdiği mücadele, tekil bir grev olmaktan çıkarak kapitalizmin otomasyon üzerinden kurduğu yeni tahakküm rejimine karşı ilan edilmiş bir başkaldırıya dönüşmüştür. Bu başkaldırı, robotları değil robotları kendi kârı için işçinin boynuna saran sermaye diktasını hedef almaktadır.
Bugünün robotları, yapay zekâsı ve veri akışları, yarının toplumsal zenginliğinin temelini oluşturmaktadır. Bu zenginlik özel mülkiyetin dar kalıplarına hapsedilmeye devam ederse, teknolojik ilerleme insanlık için bir özgürleşme aracı değil yeni bir kölelik zinciri olacaktır. Tarih kapitalizmin bu çelişkiyi içinden çözemeyeceğini, teknolojinin vaat ettiği bolluğun ancak sınıfsız, sömürüsüz bir toplumda gerçek anlamda tüm insanlığa ulaşabileceğini göstermektedir.
Hyundai direnişi bu büyük devrimci dönüşümün içinden okunduğunda gerçek anlamını kazanacaktır. İşçilerin “robotlara ancak anlaşmayla izin veririz” çıkışı, aslında üretim araçlarının toplumsallaştırılması yolunda atılmış stratejik bir adımdır. Bugün bir sözleşme maddesi olarak ortaya atılan bu talep, yarın tüm fabrikaların, tüm veri akışlarının ve tüm teknolojik altyapının ortaklaşa yönetimi talebine evrildiğinde işin rengi ortaya çıkacaktır.
Bu sorunun yanıtı mühendislik laboratuvarlarında ya da sermaye tekellerinin yönetim kurullarında verilemez. Yanıt emekçilerin örgütlü mücadelesinde, sınıf bilincinin dirilişinde ve üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı yürütülecek devrimci hamlede saklıdır. Hyundai işçileri, bugün Ulsan’da yalnızca kendi ücretleri için değil yarının tüm emekçilerini bekleyen dijital egemenliğe karşı bir siper kazmaktadır. Bu siper, örgütlü proletaryanın kararlı adımlarıyla büyüyerek üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, teknolojinin insanın hizmetine girdiği, kâr değil ihtiyaç için üretimin egemen olduğu sosyalist bir geleceğin temellerini atacaktır.
Ne mutlu ki, bu geleceğin anahtarı işçi sınıfının yumruğundadır. Yaşasın üretim araçlarının toplumsallaştırılması mücadelesi! Yaşasın devrim ve sosyalizm!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!