Pazar, 19 Temmuz 2026

Tarihsel Amaçlarımız, Sınıf Mücadelesi ve Sanat



“Sanat, ustaca boyanmış bir ideoloji değildir; siyasal anlam yapıtın dokusunda bulunur ve ondan önce gelmez. Sanatla politika arasındaki ilişkilerle ilgili kaba ve dogmatik anlayışlar bilimsel öğretinin estetiğine kökünden yabancıdır. Gerçeğin aslına uygun ve çok çeşitli tasarımının yerine siyasal yönergelerin didaktik açıklamasını geçirmeyi istemek, yanlış ve tutarsızdır, saçmadır.”


Korcan Özgü

Sınıf mücadelesiyle birlikte gelişen sanat ve kültürel üretimlere baktığımızda, tarihsel süreçlerden gelen, güncel dinamiklerle de şekillenmekte olan ileri ve geri yönlerin bir arada bulunduğu bir toplumsal ilişkiler yığınıyla karşılaşırız. Grevler, direnişler, örgütlenme çalışmalarının uzantısı olarak sınıf bilincinin gelişmesi doğrultusunda yeni pratikler de oluşur. Kültür ve sanatın mücadele dinamikleriyle omuz omuza olması, kendi varlığının temel gücü olan sınıf mücadeleleri zeminine yaklaştırması önemlidir. Aynı zamanda İnsanın yaratıcı faaliyetler içine girmesi de bu güncel durumun yarattığı yıkma karşı direnme araçlarındandır. Çünkü kapitalist yıkım süreci devasa atıklarını kusup insanın, doğanın tahribatına yönelmiştir.

Elbette karşımıza çıkan bu direnme güdüsü sınıfsal bütünlük perspektifinden görülebildiğinde nitelik taşımaktadır, zira sorunların düğümlendiği yanlardan birisi bu sınıfsal zor ilişkileridir. Bu noktada Maksim Gorki’nin belirttikleri büyük anlam taşımaktadır.

Kendisini oluşturan maddenin tüm zayıflığına karşın, kapitalizmin gücünü yitirmediği söylenecektir gene de. Oysa kapitalizm kendi öz ağırlığıyla, yani kendi gücü haline gelen polis, ordu ve okul eğitim sistemi gibi onun dağılma eğilimini geciktiren payandaların yardımıyla ayakta durmaktadır. Ayakta durmaktadır; çünkü pisliklerden, yalanlardan, kötülük ve her çeşit kaypaklıktan oluşan bu dev piramidi yok etmeye yetecek kadar örgütlenmiş bir karşı gücün darbesini yememiştir daha. Ayakta durmakta ama aynı zamanda ayrışmakta, kendi ürettiklerinin zehriyle ve her şeyden önce ben-merkezcilik ve ben-çıkarcılık dışında her şeyi yokumsayan nihilist bireycilikle kendi kendisini zehirlemektedir.

İşçi sınıfı, geliştirdiği araçları ve mücadeleleri sayesinde kendilerine dayatılan zamanın kölesi olma ve gericiliğin sonucu olan toplumsal kabullerin, her türlü horlanmanın kofluğunu görüp üretimden ve yaratımdan gelen güçlerini daha iyi görebileceklerdir. Böylece burjuvazinin yarattığı tortulardan arındırabilip, sınıf kendi kültürüyle, değerleriyle bir güç olarak gelişebilecektir.

Yakın tarihe gelince…

Türkiye’deki toplumsal mücadelelerin sanattaki yansımalarına genel bir yaklaşımla bakmadan önce sanat alanlarının tarihsel sosyal açıdan gelişimine dair bir çerçeve çizmek gerekli olacaktır. Bu bahiste geç modernleşmenin getirdiği bazı sonuçları da görebiliriz, mesela Osmanlı döneminde açık havada resim yapma yasağının kaldırılması ancak Tanzimat dönemini bulmuştur. Roman batıya göre geç bir tarihte yazılmaya başlamıştır. Bu örneklerdeki olguları düşündüğümüzde bazı somut fikirler canlanacaktır. Resim sanatının durumuna bakmak istersek, toplumsal hafızada edebiyatın, müziğin sinemanın durumuna göre daha geri planda kaldığı düşünülebilir. Çünkü resim, üretim aşamasının bireysel yönünün etkisinden tutalım toplumsal olarak ulaşabilirliği gibi sebeplerde bir yalıtılmışlık durumundadır. Anlamın yakalanması yönünden sinemadaki gibi izleyicisini aktif olarak tutabilmesi daha dolaylıdır.

Resim alanında “Yeniler Grubu”

Toplumsal gerçekçi yönelimlerin gelişmesi ise 1930’lar 40’larda kendisini gösterir. Resim alanında Yeniler grubunu görürüz, resim sanatını emekçi kesimlere sevdirmek ve bir bilinç oluşturmayı hedeflerler. Bu yönelimin kendisine baktığımızda işçilerin, gecekondu yoksullarının vb. izlerini görebiliriz, ama politik açıdan bir bütünlük yakalamak, rehber almak açısından o kadar yön açıcı bir tutarlılık göremeyiz. Fakat bu yönelimdeki toplumcu öz bile burjuva devlet mekanizmasını baskı oluşturmak üzere harekete geçirebilmiştir.

Grubun kurucusu Nuri İyem’in öğrenci olaylarına karıştığı gerekçesiyle tutuklanmasına yol açan süreçler gelişmiştir. Askeri mahkemelerde yargılanmalar ve uzun süren soruşturmalar yaşanmıştır. Daha sonraki grubun bütünlüğünde dağınıklık ve ayrışmalar gelişmiştir. Dönemin aydın ve sanatçıları üzerindeki baskıların yansımalarından bir örnek olarak görülebilir bu durum. Sonraki süreçleri izlediğimizde de bu baskı ortamları hafiflememiştir genel olarak ama işçi sınıfının mücadele dinamikleriyle, kazanımlarıyla kendi cephesini güçlendirdiğini görebiliriz. Neoliberal dönemin tahribatlarının sınıf kültürü ve sanatına da yansımaları, bu kesintili sürecin içinde bazı kıpırdanmaların yaşandığı dalgalar da oluşmuştur. En son Gezi sürecini bu duruma örnek olarak göstermek mümkün olabilir.

Nuri İyem – Gecekondularda emekçiler

Türkiye’de sendikal mücadele ve örgütlülük alanları büyük oranda sermayenin, sendika ağalarının at koşturduğu, örgütlenme düzeyinin zayıf olduğu, işçilerin oyalandığı pratiklerin egemen olduğu bir tablo çıkar karşımıza. Bu baskın tablo karşısında bağımsız mücadeleci sendikalar olarak bilinen sendikalar da vardır, bu bürokratik anlayışın karşısında sınıfın devrimci kültürüne, etiğine uygun düşecek bir örgütlenme hattı yaratmaya çalışıyorlar.

İnşaat İşçileri Sendikası da bu mücadeleci sendikalardan biridir. İnşaat-İş’in pandemiden itibaren paylaşımda olduğu bazı resim çalışmalarını bir veri olarak ele alıp bu yazı sınırları içinde konu edebiliriz. Bu çalışmalar mücadele temposu içinde, mücadelenin uğraklarını ve gelişim dinamiklerini yansıtan ve bu temponun içerisinde yeni araçlar geliştirme denemeleri olarak çıkar karşımıza. Bu yaklaşımda somutlanan sınıf mücadelesi hattında kültür sanat alanına dair mütevazı adımlardan biri olarak görebiliriz. Sınıf mücadelesi uğraklarında atılan her adımın filizlenip büyümesi, gelişmesi, devam ettirdikçe yeni ufuklar açabilmesi oldukça olasıdır. Sanat ve kültür alanlarında nitelikli eserler yaratabilmek yoğun emek faliyetlerini, teknik becerileri ve daha pek çok özgün koşulu gerekli kılar.

Bütün bu faktörlerin yanında hayatı canlı bir laboratuvar olarak yaşayarak deneyimlemek gereklidir. Bu ilişkilerin kurulması başlı başına politik yaklaşımı zorunlu kılar, sömürü ilişkilerinin içinde sanatın bir kaçış noktası olması, eğlence endüstrisi gözüyle bakılması yaklaşımı sınıflar üstü bir ideolojik propaganda ile desteklenmek istenir. Oysa hayatın akışı öyle değildir, her sınıfın kendi kültürel yapısı sınırlar ne kadar silikleştirilmek istenirse istensin kendini dayatır. Sanatın bu sınırlardan tam olarak kurtarılması için kendisini sınıf mücadelesinin içinde konumlandırması gereklidir. Sanat ve politika ilişkisi kurulurken politikanın ve sanatın kendine özgü yanları olduğunu görmek gereklidir. Sanat ve politika birbirinin yerine tam olarak konulamaz; sanat zorunlu olarak politikayı içerse de sanat doğrudan politika demek değildir, aynı şekilde politika da doğrudan sanat demek değildir. Bu noktada Avner Ziss’in yaklaşımını inceleyebiliriz:

Sanat, ustaca boyanmış bir ideoloji değildir; siyasal anlam yapıtın dokusunda bulunur ve ondan önce gelmez. Sanatla politika arasındaki ilişkilerle ilgili kaba ve dogmatik anlayışlar bilimsel öğretinin estetiğine kökünden yabancıdır. Gerçeğin aslına uygun ve çok çeşitli tasarımının yerine siyasal yönergelerin didaktik açıklamasını geçirmeyi istemek, yanlış ve tutarsızdır, saçmadır.

Gündelik ihtiyaçları dışlamayan ama onları da aşabilecek bir yaklaşım geliştirmek, tarihsel amaçlarımız ve özgürlük mücadelesi dahilinde hafızalarda kalıcı bir yer edebilecek, bizleri besleyip ufkumuzu genişletecek yapıtları ortaya çıkartabilmek toplumsal olarak da sorumluluk, dayanışma pratiklerini de gerekli kılmakta, bunları hayata geçirmek karşımızda görev olarak durmaktadır.