Mezhepçilik Tehlikesi: Türkiye’nin Suriye Misyonu*



Erdoğan’ın sözünü ettiği toprak bütünlüğüne gelince, Türk bürokrasisi ve siyaseti açısından Ankara’nın çetin koşullarla koparmak isteyeceği garantiler hiç de az olmayacaktır. Ya mülteciler? Çok daha fazlası çaresizlik içinde yollara dökülecektir


Binoy Kampmark

Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan’ı Suriye’de yaşananlardan memnun olmalı, ne var ki, hızla değişen koşullar nedeniyle bu hissin törpülenmesi kaçınılmaz. İran’ın Şii vekilleri, İsrail’in amansızca hedef alması ve bombalamasıyla zayıfladı. Rusya’nın gözleri ve kaynakları Ukrayna’daki savaşa çevrilmiş durumda. Suriye’deki isyancı grupların başkent Şam’ın dış kesimlerinde savaştıkları yönündeki haberler, Esad rejiminin güçsüzleştiğini, liderinin ya saklandığını ya da tahliye edildiğini gösteriyor.

Cihatçılar, milliyetçiler ve sıradan paralı askerlerden oluşan bu çorbada Türkiye’nin eli güçlü görünüyor. Türkiye’nin Suriye’deki çatışmaya müdahalesinin iki ana hedefi vardı: Suriye’nin kuzeyindeki, Türkiye’deki PKK’li (Kürdistan İşçi Partisi) muadillerinden farksız görülen Kürt militanların ortadan kaldırılması olmasa da kontrol altına alınması ve mümkün olduğunda Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü sağlayacak istikrar koşullarının ya da “güvenli bölgelerin” oluşturulması.

Ağustos 2016’dan bu yana Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki bazı bölgeleri ele geçirerek Suriye Milli Ordusu (SMO) ve eski Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) savaşçılarından oluşan bir koalisyon da dahil olmak üzere düzenli birlikler ve yardımcı kuvvetler kullanarak bir işgal uyguladı. 2018’de hem Türk makamları hem de Suriye Geçici Hükümeti (SIG) tarafından, görünüşte sivil halkı korumayı amaçlayan bir güç olan Askeri Polis kuruldu. Aksine, Türk yönetiminin bu dönemine gaddarlık, baskı ve kayıtsızlık damgasını vurdu.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Şubat 2024 tarihli raporunda kaçırma, keyfi tutuklama, hukuka aykırı gözaltı (çocuklar da dahil), cinsel şiddet ve işkence vakalarını belgeledi. Failler SMO, Askeri Polis, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve çeşitli askeri istihbarat mensuplarından oluşuyordu. Bu saldırgan zulüm yelpazesine mülkiyet haklarının ihlal edilmesi, yağma, talan, mülklere el konulması, gasp ve herhangi bir tazminat sisteminin olmayışı da eklenebilir.

Acıların en ağır yükünü çeken grup, özellikle de Halk Koruma Birimi (Yekineyen Parastina Gel, YPG) ve Kadın Koruma Birimi’nden (Yekineyen Parastina Jin, YPJ) oluşan ABD destekli Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) koruma alan Kürt sakinleridir. Bu güçler IŞİD’e karşı mücadelede çok önemli olduklarını kanıtladılar. Bu yılın Ekim ayında Erdoğan, bu tür Kürt koruma birimlerinin sadece “PKK terör örgütünün Suriye kolu, terk edilmeye mahkum, izole edilmiş” olduğu yönündeki beylik görüşünü yineledi. SDG ve Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) ile bağlantısı olduğu düşünülen Araplar ve diğer gruplar da Türkiye’nin öfkesinin hedefi oldu.

SMO (Suriye Milli Ordusu) Esad rejimine karşı yapılan yıldırım operasyonun vurucu gücü olan ve manşetlerden düşmeyen İslamcı grup HTŞ’nin dostu değildir. HTŞ kendini, yeterli, modern, daha düşünceli, el-Kaide ve el-Nusra sürümlerine göre daha az cehennem ateşi taşıyan ve güya diğer dinlere, mezheplere ve görüşlere karşı daha hoşgörülü bir örgüt olarak pazarlamaktadır. Liderleri Ebu Muhammed Colani bu değişiklikler sayesinde, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yakalanmasını sağlayacak kişilere 10 milyon dolar ödül vaad ettiği “Küresel teröristler” listesinde yer almasına rağmen, Batı medyasından övgü ve alkış almayı başarmıştır.

Ankara, HTŞ’yi desteklediğini açıkça belirtmekten kaçınsa da, Türkiye’nin HTŞ’nin ilerlemesi üzerindeki etkisi küçümsenemez. Stimson Center yazarı Fuat Şahbazov’un dediği gibi “Türkiye’nin askeri ve lojistik desteği ve gelişmiş silah temini olmasaydı HTŞ’nin son zamanlardaki ilerleyişi mümkün olamazdı.” Esad’la anlaşma sağlanamamasından sonra HTŞ önderliğindeki saldırıyı Türkiye’nin onayladığı da öne sürülmektedir.

Erdoğan’ın daha sonra söyledikleri operasyonda bir kafa karışıklığı olduğunu gösteriyor. 6 Aralık’ta Cuma namazı sonrası muhabirlere, saldırının hedefinin Şam olduğunu söylemiştir: “Bu ilerlemenin sorunsuz devam etmesini umut ettiğimi söylemek istiyorum.” Fakat bu ilerlemelerin “sorunlu olduğu” ve “dilediğimiz tarzda olmadığı” şeklindeki görüşünü de ifade etmiştir. Bu nokta üzerinde fazla durmamasından, isyancı güçler içindeki muhtelif “terör örgütleri” ile ilgili endişeleri olduğu anlamı çıkartılabilir.

Türk Cumhurbaşkanı, ertesi gün, isyancılar Humus’un mahallelerine girerken yaptığı değerlendirmelerde kibirli olmaya karar vermiş. Türkiye’nin güney illerinden Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada, “Şimdi Suriye’de politik ve diplomatik olarak yeni bir gerçeklik vardır” demiştir. “Ve Suriye tüm etnik, mezhepsel ve dini unsurlarıyle Suriyelilerindir.”

Bir başka devletin işlerine müdahale etmekten sorumlu diğer liderlerle uyum içinde Erdoğan, Suriye’nin bağımsızlığının, halkının bağımsızlığının gerekli olduğundan söz etmiştir. “Ülkelerinin geleceği hakkında karar verecek olan sadece Suriye halkının kendisidir.” Erdoğan, “Ülkenin 13 yıldır özlemini duyduğu barışa, istikrara ve huzura hızla yeniden kavuşmasını” umut etmektedir. Sonrasında, “sorumlu aktörlerin ve tüm uluslararası örgütlerin” devletin toprak bütünlüğünün korunmasını desteklemeleri gerektiğini eklemiştir.

Bu ifadelerdeki cüretkarlık, Ankara sponsorluğundaki bu misyonun sonunda mezhepsel ve etnik tehlikelerin gözler önüne serilmesini hiçbir şekilde gizlemez. Beşar Esad’ın düşüşü Şii toplulukları tehlikeye atacak ve Selefiliğe kapıyı aralayarak en çok da Kürtlere zarar verecektir. Sadece Esad’ı devirme ortak davası uğruna birleşen isyancı gruplar, birbirlerini engellemek için kendilerini amansız bir savaşın içinde bulabilirler. Erdoğan’ın sözünü ettiği toprak bütünlüğüne gelince, Türk bürokrasisi ve siyaseti açısından Ankara’nın çetin koşullarla koparmak isteyeceği garantiler hiç de az olmayacaktır. Ya mülteciler? Çok daha fazlası çaresizlik içinde yollara dökülecektir.

(*) Counterpunch’un 9 Aralık 2024 tarihli sayfasında yayınlanan The Sectarian Risk: Turkey’s Syrian Mission başlıklı makale Alınteri Çeviri Grubu tarafından Türkçeleştirilmiştir.