Suriye: Despottan Sonra Ne Olacak?



Jacobin’in kurucu editörü Bhaskar Sunkara, gazeteci Anand Gopal ile Suriye devriminin kökenleri, ülkenin iç savaşa sürüklenmesi ve bundan sonra olacaklar hakkında konuştu


[Gecikmiş bir özür: Sitemizde dün yayınladığımız aşağıdaki çeviri, Suriye’de ABD-İngiliz emperyalizmi ve bölge gericilikleri tarafından kışkırtılan iç savaş ve bugün ortaya çıkan sonuçlar konusunda Alınteri olarak baştan beri sürdürdüğümüz yaklaşımla çelişen görüşler içermektedir.

Esad rejiminin kimsenin beklemediği hızda çöküşünün arka planına ışık tutan yönler içermesinden hareketle o rejimin HTŞ gibi emperyalizmin ve siyonizmin maşası cihatçı bir çete tarafından yıkılmış olmasını “devrim” olarak niteleyip “bundan sonra gelen ne olursa olsun geçmişten iyi olacaktır”, “Suriye devriminin zaferini solcu hatta insan olan herkes kutlamalıdır” şeklinde asla paylaşmadığımız görüşler redaksiyon sırasında gözden kaçmıştır. Bu hatamızdan dolay okurlarımızdan özür dileriz.]

Gazeteci Anand Gopal ile Esad diktatörlüğünün neden 21. yüzyılın en acımasız rejimlerinden biri olduğunu ve Suriye’de bundan sonra neler olabileceğini konuştuk.

Bu hafta, milyonlarca Suriyeli Beşar Esad’ın kanlı diktatörlüğünün sona ermesini kutluyor. Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) hızlı ilerleyişi ve Esad rejiminin çöküşü pek çok gözlemciyi şaşırttı ve HTŞ’nin ideolojisi ve programının yanı sıra ülkedeki azınlıklar için bundan sonra ne olacağı konusunda yeni sorular ortaya çıktı.

Jacobin’in kurucu editörü Bhaskar Sunkara, gazeteci Anand Gopal ile Suriye devriminin kökenleri, ülkenin iç savaşa sürüklenmesi ve bundan sonra olacaklar hakkında konuştu.


Bhaskar Sunkara: Bugün Suriye’de yaşanan olaylardan bahsetmeden önce, Suriye Baasçılığının kökenlerinden ve 2011 devrimine yol açan hoşnutsuzluğun köklerinden kısaca bahsedebilir misiniz?

Anand Gopal: Suriye rejiminin geçmişi 1960’lardaki Baas Partisi darbesine kadar uzanıyordu. Bunun sonucunda ortaya çıkan hükümet, toprak reformuna girişti ve köylüler arasında toplumsal bir taban kazandı. Hafız Esad 1970 yılında bir darbeyle iktidarı ele geçirdiğinde, seleflerinin radikal yeniden dağıtım önlemlerini durdurdu ve Alevi güvenlik aygıtı ile Sünni burjuvazi arasında ittifaka dayalı bir devlet kurdu.

Hafız Esad rejimi, yoksulları ve işçi sınıfını serbest piyasadan koruyan temel sosyal refah hizmetlerini sağladı ve milyonlarca köylüye orta sınıf yaşama yükselme fırsatı sundu. Ne var ki, bunun karşılığında insanlar her türlü siyasi haklarından vazgeçeceklerdi. Rejim inanılmaz derecede acımasızdı ve muhalefete nefes aldırmıyordu. Esad gerçek anlamda faşist bir dehşet ağı kurmuştu. Demem o ki, Hafız rejiminin temelinde sapkın bir toplumsal uzlaşma vardı: Aşırı diktatörlüğü kabul etme karşılığında yoksullar için bir nebze ekonomik yeniden dağıtım.

Beşar Esad 2000 yılında iktidarı devraldığında bu model yıpranıyordu. Anlamlı bir siyasi reform yapmazken refah devletini ortadan kaldıran bir neoliberal reform dalgası başlattı. Artık insanların rejimi desteklemek için sahip oldukları tek dayanak ortadan kalkmıştı -ne ekonomik güvenceleri ne de siyasi hakları vardı. Bu durum 2011 ayaklanmasına yol açtı, bu ayaklanma esas olarak işçi sınıfından ve orta sınıf insanlardan oluşan kitlesel ve barışçı bir hareketti.

Esad güçleri protestolara acımasızca karşılık verdi, kalabalığa ateş açtı ve on binlerce kişiyi tutuklayıp işkence etti. Protestocular kendilerini ve ailelerini savunmak için silahlandı ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı altında faaliyet gösteren isyancı gruplar oluşturdu. Rejim buna sivillerin bombalanması ve yoğun gaza maruz kalmalarına yol açan bir kampanyayla karşılık verdi.

Bhaskar Sunkara: Dış desteğin yanı sıra, Esad nasıl oldu da on yıldan fazla bir süre daha iktidarda kalabildi? Hükümetin geriye kalan toplumsal tabanı neydi?

Anand Gopal: Başlangıçta, Esad rejiminin sadık tabanı Şam ve Halep’teki Aleviler ve Sünni burjuvaziydi. Devrim askerileştikçe, rejim Hıristiyanlar gibi çeşitli azınlık topluluklarının korkularını ustaca kullandı. Bu topluluklardaki insanlar Esad’ı sevmek zorunda değillerdi ama Esad düşecek olursa yok edileceklerine inanıyorlardı. Yani 2012 yılına gelindiğinde, rejimin toplumsal tabanı Aleviler ve diğer azınlık topluluklarından oluşuyordu.

Bhaskar Sunkara: Esad Rusya ve İran’ın desteğini aldıkça ve devrim süreci yavaşladıkça, Esad’a karşı muhalefetin daha İslamcı bir nitelik kazandığını söyleyebilir miyiz? İsyancılar arasındaki ideolojik bölünmelerden ve sosyalistlerin bunlarla nasıl ilişki kurması gerektiğinden söz edebilir misiniz?

Anand Gopal: Öncelikle devrimden önceki Suriye’deki bağlama bakmalıyız. Esad rejimi elli yıl boyunca Solu kendi tarafına çekmiş ve ortadan kaldırmıştı, bu yüzden Suriye solundan geriye kalanlar işçi sınıfı topluluklarında kök salmamıştı ve sol kanadın dili bu topluluklara yabancıydı. Elbette Suriye’nin bu konuda tek olduğu söylenemez -tüm dünyada durum böyle.

1990’lardan itibaren rejim, neoliberal dönüşümün bir parçası olarak İslami söylemin topluma nüfuz etmesine izin verdi. Bir zamanlar devlet tarafından yerine getirilen görevleri yerine getirmeleri için İslami hayır kurumlarının çoğalmasını teşvik etti. Aynı dönemde milyonlarca Suriyeli, göçmen olarak Körfez’e çalışmaya gitti ve daha İslami bir bakış açısıyla geri döndü.

2011 yılına gelindiğinde, siyasal İslam Suriye işçi sınıfı arasında özgün bir ifade biçimi haline gelmişti. Yine de devrimin başlangıcında protestocular laik, demokratik bir devlet talep ediyorlardı. Ancak en başından beri ayaklanmanın içinde iki akım vardı. Çoğunluk, genellikle büyük şehirleri çevreleyen gecekondu mahallelerinde ya da küçük taşra kasabalarında yaşayan işçi sınıfından insanlardı. Talepleri siyasi özgürlük ve daha iyi bir yaşamdı. Bir azınlık ise, öncelikle siyasi özgürlük taleplerine odaklanan ve sınıf temelli talepleri ikincil veya ilgisiz gören, genellikle üniversite mezunu orta ve üst-orta sınıf aktivistlerdi. Bu ikinci grup uluslararası STK ağlarına bağlanmış ve Batılı neoliberal insan hakları ve bireysel haklar dilini benimsemişti

Devrim ilerledikçe, kasabalar ve şehirler Esad rejiminden kurtuldukça, bu iki akım farklı yönlere doğru hareket ettiler. Seküler ÖSO isyancıları yozlaşmış ve etkisizdiler, yoksullar ve işçi sınıfı için insanların ihtiyaçlarının karşılanacağı farklı bir topluma dair pozitif bir vizyon çizebilecek bir ideoloji önermiyorlardı. Bu şikayetleri giderecek tutarlı bir program sunan İslamcılar oldu. Kendilerini laik isyancılardan çok daha az yolsuzluğa bulaşmış olmaları ve kontrol ettikleri bölgelerde ekmek dağıtımı gibi konulara öncelik vermeleriyle ayırdılar. Bu, İslamcıların devrimde hegemonik hale gelmesinin önemli bir nedenidir.

Yani İslamcıların devrimdeki hakimiyeti sadece dış müdahaleden kaynaklanmıyordu -her ne kadar yabancı devletler, özellikle de Türkiye ve Katar, olayları kesinlikle bu yöne itmiş olsalar da İslamcıların devrimdeki hakimiyeti sadece dış müdahaleden değil kendi içindeki sınıfsal bölünmelerden kaynaklanıyordu. Sonuç olarak, Esad rejiminin doğasından ve ayaklanmanın kendi içindeki sınıfsal bölünmelerden kaynaklanıyordu.

Ortadoğu’da çok az sayıda anlamlı sol grup vardır ve bunun nedeni kısmen solun başarısızlığı, kısmen devlet baskısı ve kısmen de değişen siyasi ekonomilerdir. Bu da Batı solunun saflık testleri uygulamak yerine, sahadaki koşulları gerçekçi bir bağlam anlayışı temelinde analiz etmesi gerektiği anlamına geliyor. İslamcı isyancılar yamalı bir bohçadır; bazıları gerçekten gericiyken diğerleri ılımlı bir niteliğe bürünmüş ve ulusal kurtuluşun anlamlı araçları haline gelmişlerdir.

Bhaskar Sunkara: Esad’a verilen desteğin son zamanlarda aniden erimesinin nedeni nedir?

Anand Gopal: Esad rejimi daha önce iki defa neredeyse düşme noktasına gelmişti. İsyancılar 2013’de Şam’ı zorlarken rejimi Hizbullah kurtarmıştı. Lübnanlı grup ülkeye sızmış ve tecavüzler ve kelle uçurmaları da kapsayan korkunç bir katliamı hayata geçirerek Esad güçlerine arka çıkmıştı. Daha sonra 2015’te isyancılar İdlib’i ele geçirdi ve Esad yanlılarının can damarı olan kıyı kesimini tehdit etti. Bu kez Rus hava kuvvetleri binlerce erkek, kadın ve çocuğu katleden bombalar yağdırarak müdahalede bulundu.

Rejim zaten uzun süredir zayıftı. 2015 müdahalesinden sonraki yıllarda çatışma hatları değişmese bile daha da güçsüzleşti. Esad ailesi ve yandaşlarıyla bağlantılı muhtelif kişilerin himayesindeki etkin çetelere ve savaş baronlarına teslim edilen devletin içi boşaltılmıştı.

Kısmen yaptırımlar kısmen de yatırım çekmenin imkansızlığı yüzünden yasal ekonomi çöktü. Rejimin başlıca ihracatı yasadışı Fenetilin ilacıydı. Rejim saflarında muazzam bir çürüme vardı. Rüşvetsiz neredeyse hiçbir şey yapılamıyordu. Rejimin memurlarına ücret ödenmiyor hatta yemek bile verilmiyordu. Aleviler gibi topluluklar erkek evlatlarını yoksulluğun ve ölümün askerleri gibi görüyorlardı. Rejim İsrail’e karşı “Direniş Ekseni”nin bir parçası olduğunu iddia ediyordu ama gerçekte merkezinde Esad ve ailesinin yer aldığı, onun dışındaki herkesin -Alevi işçi sınıfı, Hristiyanlar vb. -yem olarak öne sürüldüğü herhangi bir ideolojisi olmayan bir çeteden farklı değildi. Esad’ın kendi toplumsal tabanında bir ayaklanma olmasını engelleyen tek şey muhalefet korkusuydu.

Son birkaç haftanın olayları bu bağlamda ele alınmalıdır. Hizbullah İsrail tarafından büyük ölçüde zayıflatılmış ve Rusya Ukrayna batağına saplanmıştır. İsyancılar bir saldırıya giriştiklerinde rejimin safları çözülmüştür. Rusya’nın hava desteğinden yoksun ve sıfır moral ile halk sırf Esad için ölmeyi reddetmiştir. Dolayısıyla Esad’ın düşüşünü getiren muhalafetin gücü değil rejimin kökten çürümesidir.

Bhaskar Sunkara: Esad’ın düşüşü Suriye’nin ilerlemesi açısından ne anlama geliyor? İstikrarlı bir hükümet beklentisi var mı yoksa daha da parçalı bir iç savaş görme ihtimalimiz yüksek mi?

Anand Gopal: Bunu söylemek için henüz çok erken. Lakin kesin olarak bildiğimiz bir şey var: Esad diktatörlüğü 21. yüzyılın en acımasız rejimlerinden biriydi. Bundan sonra gelen ne olursa olsun geçmişten iyi olacaktır. Suriye 13 yıl boyunca 500 bin kişinin öldüğü, daha fazlasının da yerinden edildiği bir iç savaş belası içinde debelendi. Şimdi ilk kez çekilen acıları sona erdirecek gerçek bir şans doğdu. Neredeyse her ailenin bir yakınının öldüğü ya da rejim tarafından kaybedildiği 50 yıllık diktatörlüğün ardından Suriyeliler -Esad’ın eski toplumsal tabanı bile- derin bir katarsis yaşıyor.

Esadçı propagandanın aksine, eski rejimin topraklarında katliamlar ve etnik temizlik gerçekleşmemişti. Gerçekten de Hristiyan mahalleler sevinçli kutlama mekanlarıydı. Genel olarak dünyanın yaşadığı karanlık zamanlarda Suriye devriminin zaferini solcu, hatta insan olan herkes kutlamalıdır.

Bunların hiçbiri önümüzün toz pembe olduğunu anlamına gelmiyor. İsyan koalisyonuna önderlik eden HTŞ grubu kendini Suriye’ye ve dünyaya pozitif bir ışık gibi tasvir etmek için elinden geleni yapıyor. Geçmişinde, son yıllarda kontrolü altında olan İdlib’te muhalifleri bastırma performansı var. Halk hareketlerinin zorlaması olmaksızın HTŞ’nin demokrasi getireceğini beklemek için hiçbir neden yok. Bu arada isyanın bir diğer müttefiği olan Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO), özerk Kürt bölgesi ile savaş halinde.

Önümüzde büyük zorluklar bulunmaktadır. Ama 50 yıl boyunca Esad Suriyesinde etkin siyaset yapmanın ya da siyasetle ilgilenmenin imkansız olduğu unutulmamalıdır. Ancak şimdi, rejimin düşüşüyle birlikte demokrasi mücadelesine gerçekten başlanabilir.

HTŞ disiplinli ve yarı profesyonel bir kadro gücüyken, SMO paralı askerler ve hırsızlardan oluşmuştur. Gerek Joe Biden gerekse Donald Trump Kürtlere destek olmayacaklarının sinyalini vermişlerdir ki bu SMO’nun özerk bölgeyi istila edeceği anlamına gelmektedir. Kobanê gibi şehirlerde Kürtlere karşı Türkiye destekli bir etnik temizlik hareketine girişilme ihtimali yüksektir. Son olarak, İsrail Suriye’nin silah deposunun boşalması -ve bu nedenle ülkenin savunma araçlarının zayıflaması- durumunu fırsat bilerek muhtemelen daha fazla Suriye toprağı gasp etmek için Golan Tepeleri’nin ötesine genişleyecektir.

Anand Gopal muhtelif yayın kuruluşlarına Irak, Afganistan ve Ortadoğu’nun diğer savaş bölgelerinden muhabirlik yapmıştır ve ödüllü No Good Men Among the Living: America, the Taliban and War Through Afghan Eyes’ın yazarıdır.

Bhaskar Sunkara Jacobin’in kurucu editörü, Nation dergisinin yöneticisi ve The Socialist Manifesto: The Case for Radical Politics in an Era of Extreme Inequality’nin yazarıdır.

Jacobin’in 11 Aralık 2024 tarihli sayfasında yayınlanan “Syria: What Comes After the Despot?” başlıklı makale Alınteri Çeviri Grubu tarafından Türkçeleştirilmiştir.