Korkunun Değil Cesaretin Temsilcisi Olmayı Başarabilmek



Menajer Ayşe Barım, 2013’teki Gezi protestolarında hükmeti devirmeye yönelik faaliyet içinde olma suçlamasıyla tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi


ID İletişim’in kurucusu menajer Ayşe Barım, iki hafta önce “dizi sektöründe tekel kurmak, bazı oyuncuların rol almalarını engellemek” gibi absürd bir bahaneyle gözaltına alındı. Hakkındaki iddiaların “büyük ve ağır” olduğu izlenimi yaratmak için ünlü dizi oyuncuları aleyhinde ifade vermeye zorlanmak amacıyla ifadeye çağrıldı.

Ekonomide olduğu gibi siyasette de tekelleşme çağında her yanından tutarsızlık akan bu gözdağı operasyonu kamuoyunda yeterli şaşkınlık ve endişe yaratıldığı düşüncesiyle olsa gerek o noktada kesilir gibi oldu. Ama sonra gördük ki, tıpkı diğer Gezi rehineleri Osman Kavala, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ya da “Cumhurbaşkanına hakaret”, “dini değerleri aşağılama” bahaneleriyle yapılan tutuklamalar gibi Ayşe Barım da “iç cepheyi sağlamlaştırmak” hedefiyle seçilen hedeflerden biriydi. Serbest bırakılmasının üzerinden 10 gün geçmeden yeniden gözaltına alındı ve bu kez “Gezi isyanının organizatörlerinden biri olduğu” yakıştırmasıyla tutuklandı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Ayşe Barım’ın tutuklanmasından sadece birkaç saat önce AK Parti Gençlik Kolları Kongresi’nde yaptığı konuşmada, ismini anmadan Gezi olaylarını hatırlatarak şunları söyleyerek yargıya direktif vermişti:

Şu hakikati altını çizerek haykırmak istiyorum; bu gençlik, İstanbul’un duvarlarını ‘Zulüm 1453’te başladı’ yazılarıyla kirleten köksüz, ruhsuz, şuursuz bir gençlik değildir. Bu gençlik, 3-5 ağacın yeri değiştirildi diye sokakları yakıp yıkan, esnafın malını mülkünü yağmalayan vandal bir gençlik değildir. Bu gençlik, askere kurşun, polise molotof atan, taş atan, şişe atan, kandırılmış bir gençlik değildir.

Ayşe Barım’ın, 10 yıl önce attığı bir twit bahane edilerek İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesi avukat Epözdemir’in, yerlerine kayyım atanan Kürt belediye başkanlarının arkasından sıranın onlara da geldiği CHP’li belediye başkanlarının, hatta fanatik ırkçı Ümit Özdağ gibi tescilli devlet hizmetlisi bir faşistin… kargaların bile güleceği gerekçelerle geceyarıları gözaltına alınıp Silivri’ye tıkılmaları, içine girdiğimiz dönemin ‘ruhunu’ yansıtıyor. Bu dalganın toplumu korkutup sindirmeyi hedeflediği çok açık.

Akla, devletin 12 Eylül’e gidiş sürecinde izlediği politika geliyor. O kesitte de, herhangi bir örgütsel aidiyeti olmayan, tam tersine kamuoyunda ılımlı olarak tanınan öğretim üyeleri, aydınlar, sanatçılar hedefteydi. MHP’li katiller eliyle infaz edildiler. Bu politikanın farklı versiyonunu yaşıyoruz bugün. Aradaki fark hedef alınanların katledilmeyip gözaltı ve tutuklamayla Silivri’ye tıkılmaları.

Toplumda, “Bunların başına bunlar geliyorsa, ağzımı açsam kimbilir bana neler yaparlar” duygusunu, korkusunu, sinikliğini yaratmak amacıyla yapılıyor bütün bunlar.

Sözde muhalefet CHP yöneticileri ise konuyu -sanki kalmış gibi- hukuk çerçevesinde ele alıyorlar. Führerci tipte tek adam diktatörlüğüne dönüşmüş rejim yargısının ne kadar siyasallaştığının ve iktidarın sopası haline getirildiğinin hala farkında değil gibiler. Hukuku hatırlatıp içi boş hamasi nutuklar atıp “hadi seçime gidelim” demekle yetiniyorlar.

Şu gerçek görülmelidir: Bu bir siyasi saldırıdır, toplumu korkuyla sindirip teslim almayı amaçlamaktadır. Arka planında burjuvazi ve faşist iktidarın yeni Gezi’lerle karşılaşmaktan duyduğu korku vardır. Dolayısıyla, yılgınlığa kapılıp kollarını yana düşüren bizler olmamalıyız! Bizleri korkutmaya çalışanlar korksunlar! Bunun yolu da onlar üzerimize geldikçe üzerlerine daha kararlı ve kitlesel gitmekten geçiyor.

Daha fazla örgütlenerek sokakları, meydanları doldurmaktan geçiyor.

Korkunun değil cesaretin temsilcisi olmayı başarabilmekten geçiyor…