Sözün Bittiği Nokta



Gözler açılmak zorundadır!.. Türkiye’de rejimin işleyişi bakımından yeni bir faza geçilmiştir.


İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’yla aralarında CHP’li bazı ilçe belediye başkanları, il örgütü yöneticileri ve gazeteci İsmail Saymaz’ın da bulunduğu 105 kişinin “terör örgütü yöneticiliği ve üyeliği/Gezi eylemlerine katılarak hükümeti devirmeye teşebbüs” suçlamasıyla sabahın köründe gözaltına alınmaları 28 Şubat’ı da 27 Nisan 2007 e-muhtırasını da gölgede bırakacak netlikte post-modern bir darbedir.

Geçmiş darbelerde cemselere doldurulmuş askerlerin yerini polis konvoylarının aldığı ev baskınlarının yanı sıra internetin yavaşlatılması, İstanbul’un kimi ana arterlerinin ulaşıma kapatılması, her türlü toplantı, gösteri ve toplu basın açıklamasının Valilik emriyle yasaklanması, Borsa’nın tatil edilmesi… korkunun büyüklüğü yanında bundan böyle nasıl pervasız bir zorbalıkla hareket edileceğinin göstergesidir.

Sonunda İstanbul Büyükşehir’de de yaşanan bu açık darbe Kürt illerinde yıllardır uygulanan kayyım rejiminin yeni bir safhasıdır. Diyarbakır, Van, Mardin ve daha birçok kentte halkın iradesi yok sayılarak belediyelere el konulması nasıl gasp eylemiyse bugün İstanbul’da yaşanan aynı çizginin devamıdır. İstanbul bir Diyarbakır’dır artık!..

Dolayısıyla atılan bu adımı hâlâ “seçim korkusu”na yormak ya da “hukuk devleti” sınırları içinde tartışmak kural tanımaz bu saldırganlığın son aylarda vites büyütmüş olarak göstere göstere gelişi sırasında sergilenen aymazlığı sürdürmekte ısrar anlamına gelir.

Gözler açılmak zorundadır!.. Türkiye’de rejimin işleyişi bakımından yeni bir faza geçilmiştir. Siyasal gücün olağanüstü boyutlarda merkezileşmesi yanında devlet gücünün kullanımında ölçü-sınır tanımamak başta olmak üzere faşizmin karakteristik özelliklerini bünyesinde toplamış führerci tipte bir rejim vardır karşımızda. Dünyanın ve bölgenin belirsizlik ve kaosla karakterize olan bugünkü kriz ortamında yaşadığı sıkışma ve korkularının üstesinden gelebilmek için baskı ve zorbalığın dozunu şiddetlendirmek dışında bir yol ve hareket alanı kalmamıştır bu rejimin önünde. “İç cepheyi sağlamlaştırma” ihtiyacı bundan kaynaklıdır. Öyle ki, içerikten yoksun çıkışlar ve söylem siyasetiyle toplumsal enerjiyi ve tepki birikimini uyuşturucu rol oynayan CHP gibi bir düzen muhalefetine hatta Zafer Partisi adıyla örgütlenmeye çalışan ırkçı fanatizme bile tahammülü yoktur. Dolayısıyla bugüne dek izlenen “muhalefet” stratejileri, alışılmış siyaset tarzı ve yöntemleri köklü bir değişime uğramak zorundadır!..

Komünistler olarak herkesten koşulların bütün elverişsizliğine karşın “göğe karşı hücuma kalkan” Komünarlar’ın cesaretini kuşanmasını beklemeyiz! Fakat hiç olmazsa tarihteki başka örneklerden ders alınmalıdır. 1930’ların başında Almanya’da tekelci burjuvazinin desteğini alan Hitlercilerin kendilerinden çok daha hızlı büyüyüp güç topladıkları gerçeğini gözden kaçıran yoldaşlarımızın ya da Şili’de işçi sınıfını ve halkı zamanında harekete geçirmekten kaçınan Allende’nin yaptıkları hatalardan ders almalarını hatırlatabiliriz.

Zoru ancak zor bozar!.. Sınıflar arasındaki mücadelenin, bu anlamda ‘siyaset’in çok yalın bir yasasıdır bu. Her kim bu yasaya sırtını döner, hâlâ “sandık”, “seçim”, “hukuk”, “adalet” söylemleriyle kendini ve kitleleri uyuşturmaya devam eder, kafasına sopanın hangi el kullanılarak indirildiğini unutarak hâlâ Anayasa Mahkemesi ya da AİHM’e umut bağlamayı sürdürürse sadece bir çatışmayı değil savaşı şimdiden kaybetmiş demektir!..