İspanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri ve basınında söylenenlere bakacak olursak son göç dalgası “sınır krizi” ve “güvenlik sorunudur.” Kendi sistemleri dışında her şey suçlu ve sorunludur. Oysa Ceuta’nın dikenli tellerine ulaşan sınırı aşmaya çalışan her göçmenden bölgedeki emperyalist müdahaleler, iç savaşlar, yoksulluk demekten çoktan çıkmış açlık, yine kendi yarattıkları iklim krizinin yarattığı çok yönlü insan yaşamı üzerindeki yıkım sorumludur.
Göçmen kaçakçılarının göç dalgasını kışkırttığı, sosyal medya üzerinden teşvik edildiği gibi uçuşan haberlerin herbirinin kendi içinde bir parça doğruluk payı olabilir. Göçmenleri suçlu ilan eden ya da sınırları daha da sertleştirmeyi çözüm olarak sunan politikalar, sorunun gerçek kaynağını gizleme telaşını sürdürüyor. Ceuta’nın sınırında yaşanan her yeni trajedi, dünyanın emekçileri açısından ortak bir gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: İnsanları göçe zorlayan koşullar değişmedikçe, sınırlar ne kadar yükseltilirse yükseltilsin göç durmayacak; yalnızca bedeli daha ağır olacaktır.
Göçmenlerin önemli bir bölümü açlığa mahkum ülkelerden Sahra Çölü’nün güneyinde uzanan Sahel Kuşağı’ndan geliyor. Mali, Nijer, Burkina Faso, Çad ve Sudan gibi ülkeleri kapsayan bu geniş coğrafya son yıllarda yalnızca kuraklık ve açlıkla değil, darbeler, iç savaşlar, silahlı çatışmalar ve emperyalist müdahalelerle de sarsılıyor. Tarımsal üretimin gerilemesi, su kaynaklarının azalması ve milyonlarca insanın geçim olanaklarını kaybetmesi, göçü bir tercih olmaktan çıkarıp hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor.
Ancak Sahel’deki tabloyu on yıllardır uygulanan neoliberal politikalar, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’nın yapısal uyum programları dayatmaları, emperyalist tekellerin maden ve enerji kaynakları üzerine üşüşmesi, emperyalist devletlerin askeri ve siyasi müdahaleleri, bölgenin yaşanmaz hale getirilmesini derinleştirmiştir. Zengin doğal kaynaklara sahip birçok Sahel ülkesi, buna rağmen dünyanın en yoksul toplumları arasında yer almaktadır.
Oysa bu ülkeler altın, uranyum, petrol, doğal gaz, fosfat ve diğer stratejik madenler bakımından dünyanın en zengin bölgeleri arasında yer almaktadır. Örneğin Nijer, uzun yıllar dünyanın en büyük uranyum ihracatçılarından biri olmuş, çıkarılan uranyum başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın nükleer enerji santrallerine yakıt sağlamıştır. Buna karşın Nijer, Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde yıllarca son sıralarda yer almış; nüfusun önemli bir bölümü elektriğe, temiz suya ve temel sağlık hizmetlerine erişememiştir.
Mali’de çıkarılan altın, Burkina Faso’daki madenler, Çad’ın petrolü ve bölgenin diğer doğal kaynakları büyük ölçüde madencilik ve enerji tekelleri tarafından dünya pazarına aktarılmaktadır. Üretimden elde edilen yüksek kârlar, emekçilerin ve halkların yaşamını iyileştirmek yerine emperyalist tekellerin hissedarlarına, finans merkezlerine ve bu şirketlerle işbirliği içindeki yerel egemen sınıflarına akmaktadır. Böylece servet Afrika’nın emekçi halkları tarafından üretilirken birikim Londra, Paris, New York, Frankfurt ve benzeri merkezlerde yoğunlaşmaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinin Ceuta ve Melilla’da olduğu gibi yüksek çitler, elektronik gözetim sistemleri, geri itme uygulamaları ve sınır güvenliği için ayrılan milyarlarca avroluk bütçeler, göçü durdurmaktan çok göç yollarını daha ölümcül hale getirmektedir. İnsanlar daha tehlikeli rotalara yöneliyor, Akdeniz’de ya da sınır telleri önünde yaşamlarını yitiriyor.
Son göç hareketinde en az 69 kişinin ölümü bu gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır. Ceuta sınırına ulaşan insanların karşısına çıkarılan askerler, polisler ve dikenli teller, göçün nedenlerini Avrupalı emekçilerden gizlenmesine ve onların kışkırtılmasına hizmet etmektedir. Bugün Ceuta’da durdurulmak istenen sadece göçmenler değildir; Avrupa’nın sömürgecilikle başlayan ve neoliberal politikalarla sürdürülen tarihsel sorumluluğunu da gizleme çabasıdır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!