Yıkımın Eşiğinde: Sosyalist Ekolojinin Yakıcılığı



Yıkıma karşı direnişin yolu işçi, kadın, gençlik ve ekoloji mücadelelerini devrimci bir odakta birleştirmektir. Doğayı savunmak sadece ekolojik değil sınıfsal, toplumsal ve devrimci bir görevdir


Kapitalizmin doğayla kurduğu ilişki, yalnızca çevreyi tahrip eden bir üretim tarzı değil doğayı metalaştıran ve toplumsal ihtiyaçları sermaye birikiminin hizmetine sunan tarihsel bir tahakküm biçimidir. Bugün gezegeni kasıp kavuran ekolojik kriz bu tahakkümün doğrudan ürünüdür. Ormanların sistematik biçimde yok edilmesi, seller, kuraklıklar, yangınlar ve kıtlıklar yalnızca “doğa kaynaklı” değil açıkça sınıfsal bir karakter taşımaktadır.

FAO ve British Columbia Üniversitesi verilerine göre, yalnızca son 30 yılda dünya genelinde 420 milyon hektar orman alanı yok edildi. UBC’nin araştırması, eskiden 70 yılda bir yaşanan büyük sel felaketlerinin artık ortalama 9 yılda bir gerçekleştiğini ve bu sıklığın önümüzdeki süreçte 18 kata kadar artabileceğini ortaya koyuyor. Doğal afetler artık “doğal” değil sermayenin doğaya karşı sürdürdüğü yağma düzeninin doğrudan bir sonucu.

Kapitalizm için orman karbon tutan karmaşık bir yaşam sistemi olmanın ötesinde “arsa”, “hammadde” ya da “rant alanı”dır. Bu zihniyet sürdükçe iklim bozulacak, ekosistem çökecek, felaketler sıradanlaşacaktır.

Birikim İçin Yıkımın Yasalaştığı Coğrafya

Türkiye’de bu talan düzeni yalnızca fiili değil artık yasaldır da. TBMM’de geçtiğimiz günlerde kabul edilen ve kamuoyunda “Talan Yasası” olarak anılan torba yasa bu gerçeğin bir özetidir. Söz konusu düzenleme ile zeytinlikler madencilik faaliyetlerine açıldı. AKP’li vekillerin önergesiyle, taşınacak köylülere ait zeytinliklerin değerinin sadece yüzde biri karşılığında, KİT’lere ait taşınmazlarda 20 yıllık kira hakkı tanındı. Bu “teklif” doğaya ve halkın yaşam alanlarına karşı yürütülen kurumsal saldırının yasaya dökülmesidir.

Ancak bu düzenlemeye karşı ülkenin dört bir yanından gelen yaşam savunucuları günlerdir Ankara’da direniş nöbetindeydi. Cemal Süreya Parkı’nda başlatılan nöbet Meclis önüne, sokaklara ve vicdanlara yayıldı. İkizköy’den, Kınık’tan, Karadeniz’in yaylalarından, Munzur’dan gelen köylüler ve yaşam savunucuları şirket-devlet ortaklığının doğa düşmanı yasasına karşı “çoban ateşi”ni Ankara’nın kalbine taşıdı.

İzmir Kınık’tan gelen ziraat mühendisi Mehmet Aksoy’un sözleri bu düzenin akıl ve vicdanla çelişkisini gözler önüne serdi:

“Meslektaşlarımın iki bin yıllık zeytin ağacına para karşılığı ‘taşınır’ demesinden utandım. Asırlık ağaçların, biber fidesi gibi taşınamayacağını bildikleri halde buna onay vermeleri bizi hem utandırdı hem derinden yaraladı.”

Yaşam savunucuları bu yasayı açıkça reddettiklerini haykırdı:

“Bu yasa AKP-MHP’nin ve şirketlerin yasasıdır. Bizim yasamız değildir. Meclis artık halkın değil, şirketlerin meclisidir!”

İkizköylü Esra Işık’ın sözleri ise bu mücadeleye yön veren ruhu ortaya koyuyor:

“Biz bu mücadeleyi 6 yıl önce köyümüzde başlattık. Şimdi Ankara sokaklarında yaktığımız çoban ateşiyle büyüttük. Ama gördük ki Meclis bizi duymuyor. Sorduk, yine soruyoruz: Meclis ne işe yarar? Halkı değil, şirketleri dinlemeye yarar. O halde bizim yolumuz bellidir: Meclis tanımıyorsa bizi, biz de onu tanımıyoruz! Bu yasa da bizim için yok hükmündedir!”

Yıkım Yasasına Karşı Direnişin Toplumsallaşması

Yaşam savunucuları nöbetlerini sona erdirdiklerini açıklarken, mücadeleyi köylere taşıyacaklarını da duyurdu.

“Köy köy, hane hane gezeceğiz. Bu maden yasasının bize ne biçim bir gelecek sunduğunu her yurttaşa anlatacağız. Hafızamız en büyük gücümüzdür; bu yasaya imza atanları, bu projeleri hazırlayanları, bu ülkenin toprağını satanları unutmayacağız!”

Köylüler, memleketin su kaynaklarının, havasının, zeytinliklerinin sermayeye peşkeş çekildiğini vurgulayarak şöyle seslendi:

“Derelerimiz kurutuldu, kaynak sularımız tahrip edildi. Kalanlara sahip çıkmazsak, her şeyimizi kaybedeceğiz. Gelin hep birlikte bu yasayı geri çektirelim!”

Sosyalist Ekoloji: Umudun ve Direnişin Adı

Tüm bu yaşananlar, sosyalist ekolojinin yalnızca teorik bir yönelim olmanın dışında yaşamı savunmanın, insanı ve doğayı birlikte özgürleştirmenin pratik bir zorunluluk olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Doğa artık bir denge unsuru olmaktan çıkıp bir savaş alanı haline gelmişse bu savaşın tarafını seçmek, sadece etik değil tarihsel bir görevdir.

Sosyalist ekoloji, üretimi doğanın taşıma kapasitesine ve toplumsal ihtiyaçlara göre planlayan bir anlayıştır. Engels’in de işaret ettiği gibi insan doğayı dönüştürürken toplumu da dönüştürür. Kapitalizm bu dönüşüm sürecini yalnızca kâr için işlettiği ölçüde hem doğayı hem insanı felakete sürüklemektedir.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında yükselen ekolojik direnişler, yalnızca bir “çevre hareketi” olmanın ötesinde sınıfsal bir başkaldırı yaşam hakkına sahip çıkma iradesidir. Zeytinlikleri, ormanları, dereleri korumak isteyenler aynı zamanda emeğini, geleceğini ve onurunu savunanlardır.

Ancak bu direnişler, tekil öfke patlamalarıyla sınırlı kalamaz. Zira kapitalist kriz yalnızca doğayı değil işçiyi sömüren, kadını ezen, genci umutsuzluğa hapseden, Kürt halkını yok sayan bir sistemin çok katmanlı tahakkümünü ifade ediyor. O hâlde çözüm de çok boyutlu ve birleşik bir mücadeleden geçmektedir.

Bugün:

-Sermayeye karşı hak arayışındaki işçilerle,

-Emeği ve bedeni üzerinde söz hakkı isteyen kadınlarla,

-Geleceksizliğe, yoksulluğa ve torpil düzenine başkaldıran gençlerle,

-Dağları, dereleri ve köyleri korumaya çalışan yaşam savunucularıyla,

-Kimliği inkâr edilen, dili yasaklanan, doğası yakılan Kürt halkıyla aynı cephede, aynı sistemle hesaplaşma zamanı gelmiştir.

Bu mücadeleler ayrı ayrı akmamalı. Tam tersine birleşik devrimci bir odağa doğru yöneltilmelidir. Sosyalist ekoloji bu mücadelelerin kesiştiği tarihsel kavşaklardan birisidir. Her biri kapitalist tahakkümün başka bir yüzüne karşı direniyor ama özünde aynı sistemin farklı yüzlerine karşı koyuyorlar.

Her biri kendi yatağında akan bu mücadeleler, devrimci bir kanal açılarak birleştiğinde, tekil kazanımların ötesine geçerek yeni bir toplumsal düzenin olanaklarını yaratacaktır.

Bu devrimci kanalın adı sosyalizm mücadelesidir.

Sosyalist ekoloji, doğayı kurtarmanın ötesinde onu yok eden toplumsal ilişkileri -özel mülkiyeti, piyasa tahakkümünü, merkezileşmiş iktidarları- yıkma iradesidir. Üretimi toplumsallaştırmanın, emeği özgürleştirmenin, yaşamı kolektif yeniden inşanın ilkesidir.

Bugün sadece ormanlar değil geleceğimiz, yaşamımız ve sınıfsal varoluşumuz tehdit altında.

Sadece kapitalizmin krizinde boğulan doğa için değil doğayla birlikte özgürleşecek bir toplum için:

Sosyalist ekoloji şimdi daha güncel, daha yakıcı ve daha yaşamsaldır.
Ve bu mücadele, birleşik bir halk hareketinin mayasını taşımaktadır.