Selçuk Ulu
Kapitalist üretim ilişkilerinin en belirleyici açmazı kuşkusuz insanın insanlıktan çıkarılmasıdır. Bu çıkarılış salt ücret gaspı, uzun mesai saatleri ya da iş cinayetleriyle sınırlı değildir; aynı zamanda insanın kendi emeğine, ürününe, topluma ve kendi benliğine yabancılaşmasıyla derinleşir. Karl Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda belirttiği gibi, işçi emeğini sattığında yalnızca yaşamını değil yaşamının anlamını da kapitaliste devreder. Bu devrin en ağır bedeli insanın onurunun metalaştırılmasıdır.
Marx, 1844 El Yazmaları’nda emeğin yabancılaşmasını çözümlerken, işçinin yalnızca ürettiği nesneden değil kendi özünden de koparıldığını vurgulamaktadır. Emeğin metalaşması, insanı yaratıcı doğasından uzaklaştırır onu sermaye için üreten bir araç haline getirir.
Bugün Türkiye’de sarı sendikaların ihanetiyle derinleşen bu yabancılaşma, işçiyi kendi örgütlülüğüne bile yabancı kılmaktadır. Marx’ın “insana yabancılaşma” dediği bu durum, sınıfın tür-varlığını (toplumsal yaratıcılık ve dayanışma potansiyelini) körelten bir rol oynuyor. Ancak bu karanlık, aynı zamanda bir uyanışın tohumlarını da barındırıyor. Çünkü çelişkilerin keskinleşmesi aynı zamanda öznenin doğuşunun da habercisidir.
Kadın İşçilerde Tür-Varlığın İzleri: Kolektif Bir Diriliş
Temel Conta’daki kadın işçilerin deneyimi, Marx’ın “tür-varlık” dediği kavramı pratiğe taşıyor. İnsan, türsel bir varlık olarak yalnızca kendisi için değil diğer insanlarla birlikte ve onların yararına da üretme kapasitesine sahiptir. Ancak kapitalizm bu potansiyeli boğar. Kadın işçilerin “birbirimizi tanıdıkça birlikte düşündük, birlikte karar aldık” ifadesi; bu tür-varlık halinin, kolektif ve yaratıcı emeğin yeniden inşasının ipuçlarını veriyor.
Cinsiyetçi ücret eşitsizliğine karşı başkaldıran kadın işçilerin çıkışı, yalnızca ekonomik değil varoluşsal bir hak talebidir. Kadının üretim sürecindeki emeği hem görünmez kılınmakta hem de değersizleştirilmektedir. Ancak Temel Conta’daki kadınların mücadelesi, Marx’ın insanın doğasına özgü olan “özgür, bilinçli etkinlik” tanımını ete kemiğe büründüren bir adımdır.
Kadın işçiler, mücadele süreçleri boyunca ücret farkının ötesinde aynı zamanda aşağılanmaya, dışlanmaya, örgütsüzlüğe ve yalnızlığa karşı da direndiler. Bu kolektif direnç hali kendileri açısından tür-varlığın yeniden ortaya çıkışını beraberinde getiriyor. İnsan, yalnızca doğa karşısında değil kendi toplumsal varoluşu karşısında da etkin bir özne haline gelir.
Bu süreçteki en çarpıcı gelişme, kadınların deneyimlerini paylaşarak birbirini dönüştürmesidir. “Birbirimizi tanıdıkça düşündük, düşündükçe karar aldık” ifadesi tam da Marx’ın “türsel bilinç” adını verdiği toplumsal dayanışma bilincini yansıtıyor. Bu bilinç, bireylerin yalnızca kendi çıkarlarını değil türlerinin geleceğini de düşünebilecek bir düzeye ulaşmasını ifade eder. Kadın işçilerin dayanışması bu evrimin çekirdeğidir.
Sendikal İhanet ve Emeğin Nesneleşmesi
Sarı sendikal anlayış, emeğin yalnızca bir metaya indirgenmesinde ve işçinin tür-varlık olarak gelişimini engelleyen yapının bir parçası haline gelmektedir. 600 bin kamu işçisini sefalete mahkum eden ihanet protokolü Türk-İş ile Hak-İş’in hükümetle kol kola girmesi, işçiyi temsilden çok patronun çıkarlarını gözeten bir “kurumsal uzlaşmacılık” biçiminde hareket ettiklerini ortaya koymuştur. Oysa bu uzlaşma aslında emeğin nesneleşmesinin kurumsal biçimidir.
Marx, insanın emeğiyle kendini gerçekleştirdiğini ancak kapitalizmde bu emeğin sermayenin mülkü haline geldiğini vurgular. Sarı sendikaların tutumu, bu yabancılaştırıcı döngüyü pekiştiren bir rol oynuyor. Birtek-Sen’in yayınladığı mektupta yer alan işçi sözleri bu gerçeği yalın bir şekilde ortaya koyuyor: “Patronlar her yerde aynı. Ama asıl sorun sendikanın, bizim değil patronun yanında durması.”
Sendikal ihanet, işçinin yalnızca ücretinden değil aynı zamanda sınıf kimliğinden de çalınmasına neden olur. Marx’ın “emek gücü meta haline gelmiştir” tespiti, burada iki katmanlı bir gerçeklik kazanmış oluyor. Hem emeğin kendisi metalaşır hem de bu metalaşmayı normalleştiren sendikal yapı işçiyi nesneleştirir. Yani yalnızca emek değil işçinin kendisi de sistemin gözünde bir istatistik, bir üretim aracı haline gelir.
Kayseri’den Samsun’a yayılan direniş deneyimleri bu teslimiyet çizgisine karşı sınıfın kendi yolunu aradığını gösteriyor. Bu mücadeleler henüz kitlesel bir öznelliğe dönüşmemiş olsa da, Marx’ın deyimiyle “kendisi için sınıf” haline gelmenin nüvelerini taşıyor. İşçiler, yalnızca ücret değil saygı, onur ve özne olma hakkı için de sokaktadır. Bu talepler, soyut değil diyalektik olarak yabancılaşmanın aşılması yoluyla gerçeklik kazanmaktadır.
Ekmek ve Onur: Diyalektiğin Devrimci Halkası
İşçilerin en temel talepleri arasında yer alan “ekmek” yani insanca bir yaşamı sürdürecek ücret, aslında salt ekonomik bir talep değildir. Bu talep, insanın kendi emeğinin karşılığını alarak varlığını sürdürme hakkını savunmasıdır. Ancak “ekmek” talebi tek başına değil “onur” ile birlikte anlam kazanır. Zira yalnızca karın doyurmak değil insan gibi yaşamak, sömürüye maruz kalmamak, eşit ve özgür bir özne olmak da sınıfın asli hedefidir.
İnşaat-İş Sendikası’nın ortaya koyduğu “İşçiye saygı duymasını öğreneceksiniz!” mottosu bu çifte talebin özlü ifadesidir. Bu slogan, yalnızca bir öfke ifadesi değil aynı zamanda tarihsel bir özlemin dile gelişidir. Saygı talebi onurun tanınmasını, bu ise işçinin yalnızca bir üretim aracı değil düşünen, üreten, karar veren bir özne olarak kabulünü talep eder. Yani burada söz konusu olan, emeğin meta olmaktan çıkarılıp insanileştirilmesidir.
Marx’ın “insan, kendi emeğini özgür ve yaratıcı biçimde gerçekleştirebildiğinde insanlaşır” tespiti, bu mücadelelerde yankı bulur. Bugün Türkiye işçi sınıfı, yalnızca açlık sınırının altında yaşamaya değil aşağılanmaya, tehdit edilmeye, örgütsüz bırakılmaya da itiraz etmektedir. Bu durum, “ekmek” talebinin doğal olarak “onur” talebine dönüşmesini zorunlu kılıyor.
Bu noktada, işçi sınıfının talepleri yalnızca ekonomik rasyonalitenin değil aynı zamanda tarihsel ve felsefi haklılığın da taşıyıcısıdır. Çünkü onur tür-varlığın, yani insanın toplumsal ve yaratıcı doğasının tanınmasıdır. Bu tanınma olmadan hiçbir toplumsal sözleşme, hiçbir ekonomik düzen kalıcı bir meşruiyet kazanamaz. Onurun olmadığı yerde, ekmeğin bir kırıntıya indirgenmesi kaçınılmazdır.
Yabancılaşmanın Eşiğinde Devrimci Potansiyel
Kapitalizm, işçiyi yaşamının her alanında yabancılaştırır. Ancak bu yabancılaşma, kendi çözülüşünü de içinde taşır. Temel Conta’daki kadınların örgütlülüğü, kamu işçilerinin sarı sendikalara karşı öfkesi, İnşaat-İş’in haykırışı hepsi, sınıfın “kendisi için sınıf” olma yolundaki adımlarıdır. Marx’ın diyalektiği burada somutlaşır. Çelişkilerin derinleşmesi, çözümü zorunlu kılar. İşçi yalnızca ücretini değil insanlığını da geri almak için mücadele eder. Bu mücadele, yabancılaşmanın surlarını yıkarak tür-varlığın dirilişine kapı açar.
İşçi sınıfı, çok katmanlı bir kuşatma altında olsa da bu kuşatma aynı zamanda bir dirilişin imkânlarını da beraberinde taşıyor. Dağınık görünen direnişler, kolektif bir bilincin filizlenişine işaret etmektedir. Marx’ın “kendinde sınıf”tan “kendisi için sınıf”a geçiş dediği evrim, burada hayat buluyor. Her slogan her omuz omuza duruş her mücadele biçimi yalnızca bugünün değil yarının da temelini atan bir rol oynuyor. Yabancılaşmanın çözülüşü, sınıfın kendi kaderini eline almasıyla mümkündür. Ve bu insanlığın yeniden doğuşudur.
Yazımızı unutulmuş bir mücadele sloganıyla bağlayalım: İşçi sınıfının ekmekten çok onura ihtiyacı vardır!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!