Yaşanacak Dünya’nın da bileşeni olduğu Krieg mit dem Krieg (Savaşa Karşı Savaş) Platformu sokakta yaptığı propaganda çalışmalarını Köln Altefeuerwache’de savaş-8 saatlik çalışmanın esnekleştirilmesi ilişkisi paneliyle sürdürdü.
Köln’deki panelde Arbeiterbund für den Wiederaufbau der KPD (KPD’nin Yeniden Yapılanması İçin İşçi Birliği) adına yapılan konuşmada 8 saatlik çalışmanın işçi hareketi açısından önemi, dünya ve Almanya’daki mücadelenin tarihçesi, savaş hazırlıkları ile ilişkisini ortaya koyan konuşma metnini yayınlıyoruz:
Çalışma saatleri mücadelesi
Çalışma saatleri mücadelesi yeni bir şey değil. İşçi sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkan bir sorundur. Kapitalist, “Senin işgücünü bütün gün satın aldım“ derken, işçi haklı olarak şöyle karşı çıkar „İş gücümüzü uzun vadede korumak için mümkün olduğunca az çalışmalıyım. O zaman günün ve zamanın nasıl geçeceği kim tarafından belirlenir ve işçi sınıfı sermayeden ne kadar fazla koparabilir, ta ki kapitalistin zamanı SIFIRA indirilene ve sosyalizm kazanana kadar.
Bu nedenle, 8 saatlik çalışma talebi hızla işçi hareketinin dünya çapında merkezi talebi haline geldi. Bu nedenle 1840’da Yeni Zelanda’da ilk grev yapıldı. Yasal olarak uygulanması çok erken talep edildi. Çünkü şurası açıktı: Bu sektörde veya tek tek işletmelerde çalışma süresinin kısaltılmasına yönelik geçici bir taviz verildiğinde, mücadelede anlaşmaya varııncaya dek kapitalistler bir sonraki fırsatta bu tavizi ortadan kaldıracaktır.
Normal çalışma günü mücadelesinin ne kadar önemli olduğu Karl Marks tarafından Birinci Enternasyonal Merkez Komitesi’nde şöyle açıklanmıştır: “Çalışma gününün sınırlandırılmasını, tüm diğer özgürleştirme ve iyileştirme çabalarının başarısızlığa mahkum olacağı bir ön koşul olarak ilan ediyoruz. Bu, işçi sınıfının yani her ulusun büyük çoğunluğunun sağlığını ve fiziksel enerjisini yeniden kazanmasını ve entellektüel gelişimi, toplumsal iletişimi, sosyal ve siyasal faaliyetleri için gerekli olan imkanları elde etmesi için gereklidir. Çalışma gününün yasal sınırı olarak 8 saatlik çalışma öneriyoruz. Bu sınırlama ABD’deki işçiler tarafından zaten genel olarak talep edilmektedir. Ve kongrenin kararı, bunu tüm dünya işçi sınıfının genel talebi haline getirecektir.” (18 Mart 1867)
1 Mayıs ve 8 saatlik çalışma için uluslararası mücadele
1 Mayıs 1886, Chicago’da uluslararası işçi hareketinin unutulmaz günü oldu. Çalışma gününün kısaltılması ilk kez Amerikan işçi sınıfını birleştirdikten sonra binlerce işçi Highmarket’te toplandı, siyahlar ve beyazlar burjuvaziye ve onun devletine karşı savaştı! Buna karşı 8 saatlik çalışma gününü işçilerin ana talebi ilan eden toplantıda, ölümlerle sonuçlanan şiddetli bir saldırı ile cevap verildi. Ve uluslararası işçi hareketinin tarihinde ilk kez diğer ülkelerdeki büyük işçi gösterileri Chicago işçilerinin sekiz liderinin infazını önlemek için ülke sınırlarının ötesinde dayanışma gösterdi. İdam sırasında bir işçi şöyle haykırdı: “Zaman gelecek mezardaki sessizliğimiz konuşmamızdan daha güçlü olacak!”
1889’da Paris’te düzenlenen II. Enternasyonal’in Kurucu Kongresi 1 Mayıs‘ı işçi sınıfının uluslararası mücadele günü ve dolayısıyle 8 saatlik çalışma günü için uluslararası mücadele günü ilan edecektir!
Almanya’da II. Enternasyonal’in kararlarıyla Genel Komisyon‘un kurulmasından hemen sonra Hamburg’da bütün işçiler greve başlar ve 3 binden fazla işçi 16 hafta boyunca işyerlerine alınmaz. Bir yıl sonra tüm sendikal hareketin desteğiyle polis ve yargının müdahalesi sonucu 9 saatlik çalışma günü için grevlerini kaybetmek zorunda kalanlar matbaacılar oldu. Bu grev 2,7 milyon marka mal oldu, bu rakam 1891 yılında tüm sendikaların toplam gelirinden fazlaydı. Belki de en önemli mücadele 1903’de Crimmitschau’da gerçekleşen dokumacılar greviydi. İşçiler grevlerinde işgününün 11 saatten 10 saate indirilmesi ve daha yüksek ücretler talep ettiler. Kapitalistler bunun üzerine 7 bin işçiyi işten çıkardılar. Crimmitschau’daki çoğunluğu kadın işçiler altı ay boyunca bu mücadeleyi sürdürdüler ancak sonunda yanlış liderlik tarafından ihanete uğradılar.
İşçi sınıfının eylemleri I. Dünya Savaşı’na kadar beş buçuk yıl içinde çalışma süresinin 13 saatten (1860) 9,5 saate (1914) kısaltılmasını sağladı. Ancak çalışma süresinin kısaltılması tüm sektörleri etkilemedi.
20. yüzyılın ilk yıllarında Alman işçi hareketinin büyük mücadeleleri, 1900 ile 1905 yılları arasında sendika üye sayısının iki katına çıkarak 1,3 milyona ulaşmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Fransa‘da da benzer bir durum yaşandı. 1902’de büyük maden işçileri grevi, 8 saatlik çalışma, garantili asgari ücret ve 50 yaşına gelmiş 30 yıl yeraltında çalışmış maden işçileri için emeklilik hakkı için mücadele etti.
Almanya’da 8 saatlik çalışma, Kasım Devrimi’nde ancak sermayenin Rusya’daki gibi işçi ve asker konseylerinin oluşmasından korktuğu için yasallaştı. 5 yıl sonra sermaye yeterince güç hissederek yasayı değiştirdi ve 8 saatlik çalışma gününün yanı sıra 10 saatlik çalışma günü de sorunsuz bir şekilde mümkün hale geldi.
Batı Alman işçilerinin son büyük mücadelesi 1984’de matbaacılar ve metal işçilerinin haftalarca süren greviyle haftada 35 saatlik çalışma için verdikleri mücadeledir. Ancak sonuç yasalar yerine toplu sözleşmelerin geçirilmesi oldu. Ve bunlar da kısa sürede delik deşik oldu. Yine de çalışma süresi sorunu işçi hareketinin sermayeye karşı biraz daha özgürleşip özgürleşmeyeceği ve nasıl özgürleşeceği sorunu olarak kalmaya devam ediyor. Yenilgiler, çalışma süresi mücadelesinde daha da belirgin hale geliyor; tıpkı bu hafta başında Yunanistan’da 13 saatlik çalışma gününün parlamentoda büyük bir direnişle karşılaşmaksızın yasallaşması gibi!
İşçi sınıfı dünya çapında bir sınıftır ve sermaye de özellikle bu kriz döneminde dünya çapında saldırmaktadır. Sermaye neden günlük çalışma süresi için mücadeleyi şiddetlendiriyor, tam emekli maaşı alanınana kadar çalışmayı istiyor?
Çünkü sermaye kârını elde etme gücünü giderek yitiriyor. Çünkü kapitalistler arasındaki rekabet giderek şiddetleniyor. Çünkü Çin dahil olmak üzere sanayi ülkelerinde kâr oranları sürekli düşüyor. Yani aynı kârı elde etmek için giderek daha fazla sermaye yatırmak gerekiyor. Ve bu da dünya çapında her kapitalist için kapitalist olmayı giderek zorlaştırıyor. 2025’in ilk yarısında VW’nin kârı 1/3’ten fazla düştü. Bu Pietsche & Co için hala 4,5 milyar anlamına geliyor. Bu, kâr oranının da düştüğü anlamına geliyor. Tüm otomobil endüstrisi dünya çapında bu durumda. Ancak bu durum ülkemizde (Almanya -nba) özellikle belirgindir. Kimya, makina mühendisliği ve inşaat sektörlerinde de bu ülkede ve dünya genelinde durum daha iyi değildir. Bu nedenle ülkemizde yüzbinlerce kişinin işten çıkarılması süreci başlamış veya duyurulmuştur.
Kapitalist üretimde kaos ne kadar büyükse, dünya çapında teknik ilerleme ne kadar büyükse, kapitalizmle birlikte gelen doğanın ve insanlığın yaşam koşullarının tahribatı ne kadar büyükse, üretimi genişletme olanakları o kadar azalır. Ve bu nedenle sermaye herbir işçinin sömürüsünü daha da şiddetlendirerek kurtuluşunu aramak zorunda kalıyor. Ve bu nedenle ona kalan son şey, yani yakında tüm kıtalarda sürecek olan savaş, giderek daha da sıradan hale geliyor!
Bu nedenle sermaye 8 saatlik çalışmanın kalan kırıntılarına da daha şiddetli saldırılar düzenlemektedir. Bu nedenle daha fazla esneklik çağrısı yapılmaktadır. Onların artan kaosunun ve karşılıklı katliamlarının bedelini biz ödemek zorundayız. Bugün 2 saat, yarın hiç çalışmayıp, ertesi gün 13 saat ve daha fazla çalışarak… İki kişinin işini bir kişi yapıyor. Bununla birlikte ücretlerde de azalma oluyor. Çünkü sonuçta aynı iş için birbiriyle rekabet eden potansiyel işçi sayısı artıyor.
Kimse bunun geçerli toplu sözleşmelerle önleneceğini sanmasın. Bunlar çoktan kağıt parçası haline geldi. Krizdeki sermaye toplu sözleşmelerin istihdamı güvence altına almak için ne kadar değerli olduğunu bize gösteriyor. Bunun için Köln’deki Ford’a bakmamız yeterli, son 10 yılda işgücünün neredeyse yarısını kaybeti.
Ancak sermaye tüm bunların uzun vadede sermayesinin değerini ve kârını garanti etmediğini çok iyi biliyor. Silahlanma ve savaş çığırtkanlığının ekonomik nedeni budur. İkinci Dünya Savaşı silah ve zırh üretiminin tek başına kapitalist ekonomiye kalıcı bir canlanma sağlamaya yetmediğini göstermiştir. Ancak savaş ve onun sonucunda ortaya çıkan yıkım, kâr oranına durgunluktan yeni bir büyüme sürecine geçilmesi için gerekli temeli oluşturdu. Ukrayna ve Gazze’yi yok ederek yeni bir maksimum kâr elde etmeyi, yani yeniden inşa edip yeniden yok etmeyi hayal ediyorlar! Irak’ta 20 yılı aşkındır yapamadıkları şeyi… Suriye, Libya ve başka yerlerde de bunun için hiçbir işaret yok.
Yasal 8 saatlik çalışmaya saldırı, savaşa girmek için gerekli bir adımdır.
Savaş devletin kullanılabilir işgücü üzerinde tam kontrol sahibi olmasını gerektirir. Ya da FAZ’ın yaklaşık bir ay önce, 23 Temmuz’da manşetinde yazdığı gibi “Acil durumda kimin nerede çalışacağına devlet karar verir” Ben de buraya şunu eklemeliyim: Ne zamana kadar?!.
Aslında 9 Temmuz 1968’de sözde olağanüstü hal yasaları kapsamında “İş güvencesi yasası“ kabul edildi. Bu yasa savaş durumunda tüm askerlik yükümlülerini ve 18-55 yaş arası tüm kadınlar için zorunlu çalışma imkanı öngörüyor. Ayrıca bu yasa uyarınca herkesin rızası olmadan işini bırakması engellenebilir
Yasa savaş öncesi ve gerginlik durumunda, örneğin federal hükümetin, yani NATO ve Avrupa Konseyi’nin onayıyla alınan ittifak kararları varsa uygulanabilir. Savaş durumuna hazırlık amacıyla, herkes ilgili eğitim ve öğretim programlarına katılmaya zorlanabilir.
Aynı şekilde bugün bile ilgili hazırlık bildirimleri gönderilebilir, böylece savaş durumunda basın, radyo veya diğer tüm araçlar aracılığıyla genel çağrı yapılması yeterli olabilir.
Bu ne anlama geliyor? Almanya, bu tür durumlar için çeşitli nakliye ve lojistik şirketleriyle sözleşmeler imzalamış ve etkilenen meslektaşlar yani kamyon şoförleri “hazırlık bildirimlerini” almış durumdalar.
Son olarak yasa 2025 Şubat’ında eski koalisyon tarafından değiştirildi. Özellikle savaşın güvenliğini sağlamak için gerekli görülen alanların listesi, yani kimin çalışmaya mecbur edileceğinin listesi önemli ölçüde genişledi. Silah fabrikalarında su, enerji, lojistik veya bilişim sektörü bunlardan sadece birkaçı.
Bu yasa neredeyse 50 yıldır yürürlükte. Ancak şimdiye kadar bir kez bile uygulanmadı. Ancak bu durum önümüzdeki ay değişecek. Bundeswehr’in (Ordu -nba) Hamburg Eyalet Komutanlığı’nın önderliğinde Hamburg İş Ajansı’nın 75 çalışanı ilk kez “Red Strom Bravo“ (Kızıl Fırtına -nba) tatkibatına katılacak. Tatbikatta askeri güçlerin Hamburg’dan NATO bölgesinin doğu sınırına “önleyici“ olarak nakledilmesi tatbik edilecek. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra ilk kez İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun çalışanları da tatbikat kapsamına alınacak. Hamburg İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun 75 çalışanı, kurumun toplam personelinin yüzde 10’unu oluşturuyor.
II. Dünya Savaşı’nda işgücünün savaş için kullanımı İş ve İşçi Bulma Kurumu tarafından yönetiliyordu. 30 Nisan 1938’de 8 saatlik çalışma resmi olarak kaldırıldığında 4 yıllık faşist iktidarın ardından fiilen ortadan kalkmıştı. Bir yıl sonra savaşın başlamasıyla birlikte tüm iş güvenliği düzenlemeleri ve ek ödemeler kaldırıldı.
Yasal 8 saatlik çalışmaya yönelik saldırı bugün yeniden savaş hazırlığı haline gelmiştir. Bu nedenle buna karşı mücadelemiz, savaşa karşı mücadelenin vazgeçilmez bir parçasıdır. Burjuvazinin yasal çalışma saatine saldırısına karşı mücadele hayatta kalmak için en temel çıkarımızdır. Sadece kendimizi çalışarak öldürmemek için değil aynı zamanda sermayenin bizi tamamen kontrol etmesine izin vermemek için de… Egemenler kapsamlı sömürü için zorunlu askerlik yoluyla gençlere tam erişim istiyorlar. Sınıfa tam erişim istiyorlar. Her işçinin bunu engellemek ve dolayısıyla savaşa karşı mücadele etmekten başka çıkarı yoktur. Ve bu sadece bu ülkede geçerli değil. Uluslararası açısından da geçerli.
Fransa’da, Türkiye’de, Yunanistan’da sınıfı örgütlemek, zamanı da örgütlemek demektir ve bunun için sahip olabileceğimiz en iyi başlangıç noktası sermayenin bize erişimini geri püskürtmek ve böylece sermayenin bize ve uzun zamandır halklara karşı yürüttüğü savaşı geri püskürtmektir. Bu somut olarak ne anlama geliyor?
Evet, savaşa karşı mücadeleyi bu ülkedeki işçileri de 8 saatlik çalışmanın ortadan kaldırılmasına karşı mücadeleye çekerek örgütlemeliyiz.
Bremen’deki IG Metall delegeleri toplantısında yapılan girişim gibi
Bu mücadelede bir düşmanımız var. Kendi saflarımızda da bir düşman. Sendika yönetimi. Bremen’de bu açıkça ortaya çıktı. Ve sendikaların gençlik komitelerini devralmalıyız. Sendika başkanlarının bizi sermayeye tamamen teslim etmemesi için zorlamalıyız. Zorunlu askerlik yok, yasal çalışma günü!
Öyleyse ortak faaliyetlerimizi somutlaştırmaya başlayalım. Yasal çalışma gününe saldırıya karşı sendika binalarına afişler ve pankartlar asalım. Ford’a gidelim. VK (İşçi Temsilciliği -nba) toplantılarında ve sendika organlarına önergeler verelim. Bu, sermayenin bize ve halklara karşı yürüttüğü savaşta küçük ama etkili bir ilk adımdır.
IG Metall Bremen delegeleri imzalı şu açıklamayı yaptı.
“Tarihin tekerleğini erken kapitalizm dönemine döndürülmesine izin vermeyeceği!. İşçi ve sendika hareketinin tarihi, standart iş gününü sınırlama mücadelesinin grevler olmadan asla kazanılmayacağını kanıtlamıştır. Yönetim Kurulunu en azından 8 saatlik işgününü, mevcut haliyle çalışma saatleri yasasından taviz vermeden savunmaya ve bir iş bırakma eylemi için gerekli tüm hazırlıkları yapmaya çağırır. Ek olarak toplu işten çıkarmalar gözönünde bulundurularak yasa gereği herkes için 7 saatlik işgünü konusunda sert bir tartışma yürütülmelidir.”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!