Perşembe, 6 Ağustos 2026

Ceride-i Havadis’ten Leman Dergisi’ne Sansür ve Linç Kültürü -V



1950 yılı adeta gazetecilerin “hapis yılı” olacaktır. Demokrat Parti iktidarı dış politikada elini güçlendirmek için 6-7 Eylül pogromunu tertipleyecek ve Selanik’te Rumların, M. Kemal’in doğduğu eve yönelik saldırı düzenlendiği haberini yayacaktır


Eylül Gökçin

Mayıs 1945’te ülkenin gözü kulağı meclistedir. Zira 1945’in Mayıs ayında mecliste hem bütçe görüşmeleri yürütülmekte hem de kamuoyunda adeta bir bomba etkisi yaratan Çiftçiyi Topraklandırma Kanun tasarısı görüşülmektedir. Bu görüşmeler çok büyük tartışmaları da beraberinde getirecektir. Sonuç olarak Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu mecliste yasalaşacak ancak bu kanun topraksız yoksul köylülerin değil yine büyük toprak sahiplerinin işine yarayacaktır.

Kanun tasarısı görüşmeleri sırasında yaşanan tartışmalar Tek Partili rejimden çok partili sisteme geçişin fitilini ateşleyecektir. Bu görüşmeler sırasında kanuna en ateşli muhalefeti yürüten ve siyaset arenasında bolca boy gösteren Adnan Menderes Tek Parti iktidarına son verecek Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer alacaktır. Evet yanlış duymadınız Türkiye o “muhteşem” olarak değerlendirilen “demokratikleşme”sini Çiftçiyi Topraklandırma Kanununa muhalefet eden bir avuç toprak ağasına borçludur. Kanun tasarısı görüşmeleri sırasında en büyük tartışmalar özellikle 17. Madde’nin görüşmeleri sırasında yaşanmıştır. Zira bu madde toprak işçilerine işlediği toprağa sahip olma imkanı tanımaktadır. Bu durum ise Adnan Menderes ve Emin Sazak gibi büyük toprak sahiplerini rahatsız etmektedir. Yasanın kabulü CHP içinde resmi olarak muhalif bir grubun doğmasına kaynaklık edecektir. Demokrat Parti’nin kurulmasını hızlandıran kıvılcım ise Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün bütçe görüşmeleri sırasında CHP yönetimine verdikleri Dörtlü Takrir (önerge) olarak tarihe geçen önerge olacaktır. CHP’nin muhalif vekilleri bu önergeyle; özgürlükleri kısıtlayan rejimi daha fazla sürdürmenin doğru olmayacağını, anayasada vurgulanan hak ve özgürlüklerin artık tanınmasını, çok partili siyasi hayata geçerek hükümetin meclis tarafından denetlenmesi gibi taleplerde bulunmuşlardır. Bu önerge üzerine 21 Eylül 1945’te Adnan Menderes ve Fuat Köprülü partiden ihraç edilecek kararı eleştiren Refik Koraltan da aynı akıbete uğrayacaktır. Ardından Bayar da partiden istifa edecektir. Bu istifa sonrası 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti resmen kurulacaktır.

Demokrat Parti kurulur kurulmaz tek parti hegemonyasından memnun olmayan tüm kesimlerin sığındığı bir liman haline gelecektir. Demokrat Parti’nin bu yükselişi kuruluşuna cevaz veren İsmet İnönü başta olmak üzere tek parti yönetiminin hiç de hoşuna gitmeyecektir. CHP son kozunu oynayacak ve 1947 yılında yapılması gereken seçimleri 1946 yılına alarak baskın bir seçimle yine iktidarı ele geçirecektir. Ancak Demokrat Parti bu seçimlerde azımsanmayacak bir oy oranına ulaşacak bu durum ise Demokrat Partililerin 1950 seçimlerine yönelik umutlarını büyütecektir.

1946 yılından 1950 seçimlerine kadar geçecek olan dört yıllık sürede Demokrat Parti toplumun tüm kesimlerine mavi boncuk dağıtacaktır. Ülkede adeta şöyle bir hava estirilecektir: Demokrat Parti iktidara geldiğinde ülkenin bütün sorunları da çözülecektir. Aydınlar demokratik bir yönetimin kurulacağına, halk ekmeğin, şekerin, sigaranın fiyatının ucuzlayacağına, basın ise tüm özgürlükleri elde edeceğine gönülden inanacaktır.

Tarihler 14 Mayıs 1950’yi gösterdiğinde beklenen olacak Demokrat Parti ezici bir çoğunlukla iktidarı ele geçirecektir. Ülkenin dört bir tarafından sevinç naraları yükselecek ancak bu sevinç pek de uzun sürmeyecektir.

Demokrat Parti iktidarının ilk yılları basının mutluluk sarhoşluğu dönemidir. Menderes daha iktidara gelişinin ikinci ayında bir basın kanunu çıkararak 1931 basın kanununu yürürlükten kaldırarak iktidarların basın üzerindeki kontrollerini hemen hemen bitirecektir. Ardından gazetecilerin çalışma koşullarını düzenleyen bir kanun daha çıkacaktır. 5953 sayılı bu yasa ile gazetecilere sendika kurma, kıdem tazminatı, iş sözleşmesi gibi haklar tanınacaktır. Böylece gazeteciler yeni ve farklı bir dönemin kapılarının aralandığına iyiden iyiye inanacaklardır.

Tabii ki her iktidar değişiminde şahit olduğumuz ilginç gelişmeler de yaşanacaktır. Hava öylesine değişmiştir ki, eskinin CHP yanlısı gazetecileri artık “Demokratların” tarafındadır. Değişim bununla da sınırlı kalmayacak yapılan haberler de iktidarın politikaları doğrultusunda değişecektir. Hepimize çok tanıdık geleceği üzere artık haberlerde İslami değerler ön plana çıkacak gazeteler Ramazan ayına özel ekler çıkaracak ve yine gazeteler birbiriyle yarışırcasına Peygamberin Hayatı, Kuran-ı Kerim gibi kitaplar dağıtacak hemen ardından dokunul(a)maz olan Atatürk ilkeleri tartışmaya açılacaktır. Her dönemin kullanışlı sözcüğü “Yeni Türkiye” bu olsa gerektir! Bu dönemde gazetecilik adına çok önemli bir gelişme daha yaşanacaktır. Toplumda “itibar” sahibi olmak isteyen sermayedarlar gazete satın almaya başlayacak böylece yapılan haberlerle toplum manipüle edilecek ve istenilen düşünce halka benimsetilecektir. Alpay Kabacalı’nın Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü adlı eserinde belirttiği üzere bu dönemde basının görünümü ise şöyledir: Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Akşam, Tasvir, Yeni İstanbul, Gece Postası, Yeni Sabah hiçbir partiye bağlı olmayan gazetelerdir. Ulus, Dünya, Vakit, Tercüman CHP yanlısı yayın yaparken Zafer, Son Posta ve Her Gün Demokrat Parti taraftarı Kudret ise Millet Partisi’nin yayın organıdır.

Zaman ilerledikçe sevinç naraları eşliğinde iktidara gelen Demokrat Parti bekleneni ver(e)meyecek, halk bu iktidarda umduğunu bulamayacaktır. Fiyatlarda en ufak bir düşüş yoktur. Hayat gittikçe daha da pahalılaşmış, gelirler ise yerinde saymıştır. Keserin hep kendine yontması misali “Demokratlar” vurgunculukta, karaborsa da ve talanda sınır tanımaz hale gelecek üstelik “particilik gereği” bu isimler korunacak ve hiçbir adli soruşturmaya uğramayacaklardır. Bu gidişat nerdeyse her ortamda eleştirilecek gazeteciler de bu eleştirileri yazmaktan geri durmayacaklardır. Bu haberler ise Başbakan Menderes’i büsbütün çileden çıkaracak ve Demokrat Parti’nin basınla olan flörtü de son bulacaktır.

Menderes, CHP döneminde ceza kanununa eklenilen 161. maddeyi sık sık muhaliflere karşı bir sopa olarak kullanacak bu maddeye dayanarak birçok muhalif partili ve gazeteciyi mahkemeye vermekte tereddüt etmeyecektir. Tüm itirazlara ve eleştirilere rağmen bu maddeyi kaldırmaya yönelmeyecek bu konudaki eleştirilere ise kanunun CHP döneminde çıkarıldığı, eğer antidemokratik ise bu kanunu neden CHP’nin kaldırmadığı gibi oldukça ilginç bir yanıt verecektir. 1954 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte Demokrat Parti muhalefeti baskı altına alma girişimlerini hızlandıracak ve en büyük rakibi olan CHP’nin mallarının hazineye devredilmesine ilişkin bir kanun çıkaracaktır. Bu kanun Ulus gazetesini de doğrudan etkileyeceği için gazete isim değiştirerek yayın hayatına Yeni Ulus adıyla devam edecektir. Ardından Demokrat Parti “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun” tasarısını meclise getirecek ve bu tasarı büyük tartışmalara neden olacaktır. Bunun üzerine tarafsız gazetelerde “Basın Hürriyeti Nereye Gidiyor” konulu yazılar yayınlanacaktır. Sonuçta meclis çoğunluğu Demokrat Parti’nin elinde olduğu için tasarı yasalaşacaktır. 6334 sayılı bu kanun basın yoluyla her ne surette olursa olsun hükümet ve resmi kadrolara karşı yapılan haberler için ağır cezalar getirmektedir. Kanunun tartışmalara konu olan asıl yönü ise bir basın temsilcisinin gazete ve radyo yoluyla yayınladığı bir haber savcılara göre bir suç unsuru içeriyorsa savcılar doğrudan soruşturma başlatabileceklerdir. Böylelikle ceza kanununda takibi ancak ve ancak şikayete bağlı eylemler savcıların inisiyatifine bırakılacaktır. Asıl ilginç olan nokta ise yayınlanmış haberlerin ispat edilmiş olmasının veya doğruluğunun kanıtlanmış olmasının suçlamaya engel teşkil etmeyecek olmasıdır. Başka bir deyişle gazetecilerin “ispat hakkı” ellerinden alınacaktır. Kanunun çıkarılma amacı ise seçimler yaklaşırken Demokrat Parti vekilleri hakkında çıkacak haberleri engellemektir.

Tüm bu şartlar altında 1954 seçimleri gelip çatmıştır. Muhalifler Demokrat Parti’nin oylarının iyiden iyiye düşeceği yönünde bir öngörü ile rahatlayacaklardır. Ancak beklenen olmayacak Demokrat Parti meclisteki 541 sandalyenin 504’ünü alarak ezici bir çoğunlukla yeniden iktidar olacaktır. Menderes güven tazelemenin verdiği rahatlıkla daha da otoriterleşecektir. Seçimler sonrası Menderes’in güç sarhoşluğunu yansıtan şu sözleri ise ileriki dönemde iktidar basın ilişkilerinin nasıl olacağını yansıtması bakımından oldukça dikkat çekicidir:

“Seçimler, vatandaşların benim tuttuğum yolu ne kadar beğendiğini açığa vurdu. Şimdiye kadar ben, siz gazetecilere danışmaya değer veriyordum. ‘Acaba ilaç diye aspirin mi, yoksa optalidon mu kullanmak daha münasiptir?’ diye fikrinizi soruyordum. Halkın coşkun güveni şimdi bunu belli ediyor ki böyle bir danışmaya ihtiyacım yoktur. Ben kendi kendime son kararı vereceğim, dilersem aspirin, dilersem optalidon kullanacağım.”

Sonunda beklenen olacak ve gazeteciler bir bir hapse atılacak bazı gazeteler kapatılacaktır. 1950 yılı adeta gazetecilerin “hapis yılı” olacaktır. İlk tutuklanan Halkçı gazetesi yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’dır. Ardından Cemal Sağlam 65 ay hapis cezasına çarptırılacak ve yine ardından gelen tutuklama dalgasıyla Fuat Arna, Bedii Faik, Metin Toker, Nizamettin Nazif, Orhan Gökçe çeşitli cezalara çarptırılacaklardır.

Bu tutuklamalar siyasi havayı iyice sertleştirirken Demokrat Parti iktidarı dış politikada elini güçlendirmek için 6-7 Eylül pogromunu tertipleyecek ve Selanik’te Rumların, M. Kemal’in doğduğu eve yönelik saldırı düzenlendiği haberini yayacaktır. Öğleden sonraları çıkan bir gazete olan İstanbul Ekspres gazetesi bu olayı manşetten köpürterek verecek ve içişleri bakanlığı da el altından bu olayları protesto için bir yürüyüş örgütleyecektir. Haberi alan kışkırtılmış yığınlar birkaç saat içinde Taksim’de toplanacak ve bu topraklarda sıkça rastladığımız linç ve katliam kültürü bir kez daha devreye girecektir. Galata, Beyoğlu, Şişli, Harbiye gibi semtlerde Rumlara ait ne kadar dükkan, mağaza ve ev varsa talan edilip yağmalanacak Rumlar ise linç edilecektir. Her katliam ve linçte olduğu gibi 6-7 Eylül’de de ne hikmetse her şey olup bittikten sonra kolluk güçleri ortalarda görünecektir. Demokrat Parti ise bizzat kendisinin tertiplediği bu pogromdan suçlu yaratmakta gecikmeyecek olayların sorumlusunun komünistler olduğunu söyleyecektir. Zira komünistler Türkiye’nin dışardaki imajını bozmak için bu yola başvurmuşlardır!

Sabaha karşı sıkıyönetim ilan edilir. Ardından Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu bir basın toplantısı düzenleyeceklerdir. Açıklamada olayların baş sorumluları komünistler ve basın olarak lanse edilecektir. Açıklamanın ardından komünistlere yönelik bir tutuklama furyası başlatılacak ve basına bir dizi yasak getirilecektir. Hıfzı Topuz “II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi” adlı eserinde bu yasakları şöyle sıralayacaktır: “Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Hükümetin çalışmalarını etkileyecek biçimde yazılar yasaktır. Sıkıyönetim çalışmalarıyla ilgili haberler yasaktır. NATO devletleriyle ilgili haberler yasaktır. Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri yazılmayacaktır (örneğin ekmek almak için fırınların önünde sıra bekleyenlerin resmini koyamazsınız). 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili haber ve resimler yasaktır…” kısacası yasaktır, yasaktır, yasaktır! Böylelikle neredeyse gün aşırı gazetelere sıkıyönetim komutanlığından yeni yasaklar bildirilecek, gazeteler süreli ya da süresiz olarak kapatılacaktır.

Yasaklara dışardan da tepki yağacaktır. Uluslararası basın Enstitüsü 1956 yılının temmuz ayında bu yasaklara dair “Türk Gazetecileri Vesayet Altında” başlıklı bir yazı yayınlayacaktır. Demokrat Parti muhalif gazetelere her türlü sansürü ve baskıyı uygularken iktidar yanlısı “besleme basın”ı  -bugün “yandaş basın” olarak andığımız iktidar yanlısı basın o dönemde “besleme basın” olarak anılmaktadır- nakdi para ve ilan verilerek ihya edecektir. Hıfzı Topuz’un belirttiğine göre o dönem Havadis gazetesine kuruluşu sırasında örtülü ödenekten 55 bin lira, Necip Fazıl Kısakürek’e ise 27 Mayıs’a kadar 147 bin, Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç’a 100 bin lira verilmiştir. Peyami Safa farklı tarihlerde başbakanlığa dilekçeler göndererek “yardım” istemiştir. Kısacası Demokrat Parti döneminde “besleme basın” a halkın cebinden 723.809 lira dağıtılmıştır.

Tüm bu gelişmelerle birlikte Menderes sertleştikçe sertleşecek ülke adeta Demokrat Parti’nin arpalığı haline gelecektir. Toplumsal kutuplaşma büyüdükçe büyüyecek camiler ve kahvehaneler dahi keskin çizgilerle birbirinden ayrılacaktır. Tıpkı bugünün iktidarının muhalif akademisyenlerin cüppelerini ayaklar altında çiğnemesi gibi Demokrat Parti de o dönem kendine muhalif olan akademisyenleri “Kara Cüppeliler” olarak niteleyecektir. Ok yaydan çıkmıştır artık kendine Milli Birlik Komitesi adını veren Cemal Gürsel başkanlığındaki cunta 27 Mayıs’ta yönetime el koyacaktır.

Tarihler 10 Ocak 1961’i gösterdiğinde ülkeyi sarsacak yeni bir olay yaşanacaktır. Cuntanın çıkardığı 212 sayılı Fikir İşçileri Kanunu’na ve 195 sayılı kanunla kurduğu Basın İlan Kurumu’na karşı çıkan gazete patronları ortak bir bildiri yayınlayarak üç gün gazete çıkarmayacaklarını ilan edeceklerdir. Bu gelişme tarihsel süreçte “Dokuz Patron Olayı” olarak anılacaktır. Bildirinin altında Cumhuriyet, Milliyet Hürriyet, Akşam, Tercüman, Vatan, Dünya, Yeni Sabah ve Yeni İstanbul gazetesi patronlarının imzası vardır. Peki nedir bu Fikir İşçileri Kanunu ve gazeteciler açısından nasıl bir öneme sahiptir? Yasa gazetecinin kıdemini gazeteye giriş tarihinden değil, mesleğe ilk girişinden başlatacak ve kıdem tazminatını bu tarihe göre düzenleyecektir. İstifa eden gazeteciye de kıdem tazminatı hakkı tanıyacaktır. Aylıkların peşin olarak ödenmesini esas alacaktır. Gece çalışanlara haftada iki gün izin hakkı tanıyacaktır. Kâr eden gazetelerin gazetecilerine her yıl bir maaş ikramiye vermelerine olanak sağlayacak ve gazetecilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesine olanak sağlayacaktır. Tabii ki bu haklar gazete patronlarının hiç hoşuna gitmeyecek ve gazete patronları bu hakları protesto ederek üç gün gazete çıkarmayacaklarını ilan edeceklerdir.

Basın emekçileri ise “Dokuz Patron Olayı”na karşı tepkilerini İstanbul Gazeteciler Sendikası’nda bir araya gelerek ve bir karşı bildiri yayınlayarak göstereceklerdir. Bildiri şöyledir: “Bu kapanma kararı, gazetelerin tesis ve maddi imkanlarını ellerinde bulunduran gazete sahipleri tarafından verilmiştir. Basını meydana getiren asıl ve büyük kütle olan biz yazı işleri müdürleri, sekreterler, istihbarat şefleri, muharrirler, muhabirler, foto muhabirleri, karikatüristler, ressamlar, musahihler ve diğer fikir işçilerinin böyle bir kararda oyumuz olmadığı gibi bu hareketi asla tasvip etmemekteyiz.”

10 Ocak 1961’de bu karşı bildiriyi yayınlayan basın emekçileri sendika binasından çıkarak ellerinde “Çalışan gazeteci bugüne dek hep simitle ve ümitle yaşadı”, “Simidimiz ve hürriyetimiz için”, “Babıali ağalığına paydos”, “Çalışan gazeteciye cop, patrona hep hazı lop”, “Patronlar paralarını biz hayatımızı koyduk” yazılı dövizlerle sesiz bir yürüyüş gerçekleştirecekler ve yine aynı gün ortak bir basın gazetesi çıkarmaya karar vereceklerdir. Neredeyse tüm gazeteciler bu gazetenin çıkarılmasına katkı sunacak ve çıkarılan “Basın Gazetesi” 100 bin gibi yüksek bir tiraja ulaşacaktır. Gazetenin ilk günkü başyazısının bir cümlesi şöyledir: “Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez. Basın bir kamu hizmetidir.” Tüm çalışan gazetecilerin katıldığı bu yürüyüş mücadele tarihine 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı olarak eklenecek 1971 muhtırası sonrası ise bu tarih “Çalışan Gazeteciler Günü” adıyla anılacaktır.