Perşembe, 5 Kasım 2026

Mesele Fon Değil Hala Anlamadınız mı?



Herkesi fonculukla suçlayan iktidarın bu konuya bakışı, tıpkı fon sahibi emperyalistlerinki gibi riyakar


Poyraz Soysal

Faşist rejim toplumun her kesimine yönelik saldırı ve operasyonlarla vites büyütmeye devam ediyor. Neoliberal barbarlığın dünyayı yeni bir emperyalist savaşın eşiğine getirdiği bugünlerde Führer tipi faşizm de buna uygun olarak rejimi biçimlendirme çabalarına hız verdi. Yer yer 1930’ların Almanya’sına benzer özellikleri de göze çarpan bu yönelimin temel amacı en küçük bir itiraza izin vermeden dizginsiz bir kölelik ve talan ağı kurmak. Olası bir savaş durumunda da toplumun itiraz dinamiğini tamamen budamış olmak. Toplumu en geri yönden domine etmek, sosyal medyanın kontrolünü tekellerin desteğiyle ele alıp nefret politikalarını yaymak, “milli ve manevi” değerler dedikleri istismar aracıyla emekçiler arasındaki çelişkileri bir silaha dönüştürmek… Sistemin yıllarca oynadığı çelişkileri ve geri yönleri daha sistematik olarak kullanıp emekçilerin bu sömürü ve talan koşullarına karşı gelişen itirazını etkisizleştirmek.

AKP-MHP faşist iktidar bloğu, hitap ettiği kitle dışındaki kesimleri de etkileyebilmek için geleceksizleştirilen, öfkesini doğru yönlendirecek devrimci bir özneye ulaşamayan, ırkçı eğitim sisteminin gazabına uğramış seküler gençleri özellikle ırkçı nefretin taşıyıcısı haline getirmeyi hesapladı. Faşizmin klasik yöntemi olan düşmanlaştırma ve konuşmama mecburiyetini neredeyse her başlıkta topluma dayattılar. Önce göçmenler, Kürtler, sonrasında sokak hayvanları ve birçok kesim bu nefret politikalarının hedefi oldu. Rejim gerici politikalarını çocuklara kadar yayarken kadın ve LGBTİ+ karşıtı politikaları adeta bir silah gibi kullanmaya başladı. Gerici politikalar “aile” kavramı üzerinden topluma her gün pompalanırken, kadın ve LGBTİ+’lar sistematik bir şiddetin ve nefretin hedefi haline getirildi. Sokak ortasında, evlerin balkonlarında kadınlara yönelik şiddet şeriat ülkelerini aratmayacak şekilde pervasızca uygulanmaya başladı iktidar desteğiyle. LGBTİ+’lara yönelik köpürtülen nefret de 12 Eylül sabahı cadı avına dönüştü. 12 Eylül’ün çeşitli biçimlerde sürdüğünün kanıtı olan bu operasyonlar, topluma yönelik faşist terörün yeni bir aşamasıydı. Kapkara bir sansür ile geldiler. Paylaşımlarında LGBTİ+ sözcüğü nefret içerikli kullanılmayan her mecra ve hesap engellendi.

Aynı günün gecesi LGBTİ+ dernekleri ve evler basıldı. Bazı kulüpler basıldı. Onlarca kişi gözaltına alındı. Müstehcenlik, fuhuş, yasadışı fonlanma gibi başlıklarla cadı avını meşrulaştırmaya çalıştılar. “Ailem Güvende” gibi gerici bir başlıkla da barbarlığı perçinlediler.

Fon alma suçunu kim işlemedi ki?..

Fonlanma meselesi hem sol içi tartışmalarda hem de iktidarın baskı ve çökme politikalarında sürekli karşımıza çıkıyor. Bugün AB fon ve hibeleri sivil toplum derneklerinden kamu kuruluşlarına kadar herkesin ilgi alanında. Özellikle 2000’ler sonrası bu fon ve hibeler birileri için yeni rant kapısına dönüşürken dayanışma ve kolektif çözüm olanağının daraldığı neoliberalizm koşullarında bazı sivil toplum örgütlerinin ofis sorununu çözmek, örgütlenme materyallerini temin etmek, asistan desteği almak gibi amaçlarla bu fonlara başvurması… yani kaynak ihtiyacının bir kısmını bu şekilde gidermesi yaygınlaştı. Elbet bu durum kitle mücadelesinde ve hak arama yöntemlerinde bir daralmaya da yol açtı. Kolektif gelir edinme yöntemleri ve dayanışma kültürünün yerini çeşitli fon ve hibelerle kaynak sorununu çözme alışkanlığı aldı. Kuşkusuz bu durumun nedenlerini sadece fon almayla daraltmak ve bu projelere başvuran ilerici kurumların tamamını “fonculukla” suçlamak indirgemecilik olur ve bu indirgemecilik çok fazla düşülen bir hata. Bu kültürü yaratan ortamda militan solun rüzgarının yavaşlaması ve liberal kültürün bir dönem hızla alan kazanması. Toplumsal mücadeledeki biçim değişiklikleri “fonculuğa” indirgenemez. Tıpkı özgürlüğün, kapsayıcılığın ikiyüzlü AB’nin fonlarıyla gelmeyeceği gibi.

Herkesi fonculukla suçlayan iktidarın bu konuya bakışı, tıpkı fon sahibi emperyalistlerinki gibi riyakar. O, fon alınmasına değil fonun kendi istediği biçimde kendi kasasına girmemesine karşı. Peki fonculuk “suçunu” iktidar nasıl işliyor? 2018 ve 2024 seçimlerinin ardından belediyelerdeki musluklarının bir kısmı akmamaya başlayan iktidarın vakıfları, Türkiye Ulusal Ajansı yoluyla AB fonlarına dadandı. Yüz binlerce avroluk hibe aldılar. Birgün Gazetesi’nden Mustafa Bıldırcın’ın haberine göre yandaş vakıfların aldığı fonlar ise şöyle.

İktidar yakınlığıyla bilinen TÜGVA’nın 2025 yılında Ajans’tan aldığı AB fonlarının toplam tutarı 194 bin 454 avro, TÜRGEV’in ise 251 bin avro olarak hesaplandı. Vakıflar, 2 Eylül 2026 tarihinde açıklanan hibe destekleri listesine de ismini yazdırdı.

TÜGVA’nın, “Kırsal Topluluklarda Gençlerin Entegrasyonu İçin Bir Araç Olarak Açık Hava Öğrenimi” projesine 60 bin avro destek sağlandı. TÜRGEV ise “İfadeye Dayalı Katılım Yoluyla Gençlerin Ruh Sağlığını Güçlendirmek” projesiyle 60 bin avro hibeye hak kazandı.

Çok tanıdık vakıflar

TÜRGEV ve TÜGVA’nın yanı sıra İlim Yayma Cemiyeti ve ÖNDER Ankara İmam Hatipliler Derneği’ne de 60 biner avro fon verileceği öğrenildi. İktidara yakınlığıyla bilinen Cemiyet’in, “Gençlik Çalışmalarında Kurumsal Kapasitenin ve Kalite Standartlarının Güçlendirilmesi” projesi ile ÖNDER’in ise “Önder 4.0: Liderlerin Öncüsü: Genç Karar Vericilerin Gelişimi” projesi ile AB fonu alacağı belirtildi.”

Vakıfların kaynak edinme aracı değil sadece. Bizzat devlet kurumları bu fonları kullanıyor. Hatta en büyük payı devlet alıyor. Bianet’in haberine göre devletin aldığı fonlar şu şekilde:

► İçişleri: 345,2 milyon avro, Yargı: 64,1 milyon avro

► İçişleri + Yargı: 409,3 milyon avro
► Sivil Toplum: 124,2 milyon avro

Böylece, yalnızca hükümete IPA kapsamında ayrılan AB kaynağı, Sivil Toplum sektörüne ayrılan miktarın yaklaşık 2,8 katı. İçişleri ve Yargı birlikte ele alındığında oran 3,3 katına çıkıyor.

İçişleri programlarının yararlanıcıları arasında Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Göç İdaresi Başkanlığı da yer alıyor. Kara Kuvvetleri Komutanlığı da AB destekli entegre sınır yönetimi projelerinde yararlanıcı kurumlar arasında yer aldı.

Türkiye için IPA II’nin başlangıçtaki 7 yıllık toplam tahsisatı 4 milyar 453,9 milyon avroydu.

Orduya tahsis edilen uluslararası yardım ve hibeler

Türkiye’ye dışarıdan veya uluslararası mekanizmalar üzerinden giren fonlar yalnızca STK’lere verilen hibelerden oluşmadığı gibi, devlet kurumlarının yararlandığı uluslararası kaynaklar AB’nin kalkınma ve uyum fonlarıyla da sınırlı değil. Toplam uluslararası ya da -güvenlik jargonuyla- “yabancı” kaynakların en büyük kalemleri arasında doğrudan devletin güvenlik ve askerî kapasitesine tahsis edilen kaynaklar da var.

Türkiye’nin 1952’den beri üyesi olduğu NATO’nun ortak finansman sistemi, sivil toplumun erişiminin bulunmadığı çok daha büyük askerî bütçeleri ve yatırımları da kapsıyor. NATO’nun resmi verilerine göre yalnız 2026’da ortak finansman bütçesi 5,3 milyar avroya, bunun içindeki NATO Güvenlik Yatırım Programı’nın (NATO Security Investment Programme – NSIP) yıllık tavanı ise 2,2 milyar avroya ulaşıyor.

NSIP; hava üsleri, askerî karargâhlar, yakıt depolama ve dağıtım sistemleri, deniz altyapısı, hava savunması ile askerî haberleşme ve komuta-kontrol sistemlerini ortak kaynaklardan finanse ediyor. Türkiye, hem bu ortak bütçeye yüzde 6,301 oranında katkıda bulunan hem de kendi topraklarında yürütülen uygun NATO projelerinde ortak finansmandan yararlanan ülkeler arasında yer alıyor.

Fon bahane

Yukarıdaki verileri incelediğimizde fon alınmasının değil fonu kimin aldığı suçlama konusu olduğunu görüyoruz. AB emperyalizminin ikiyüzlü politikasını bu fon meselesinden de okumak mümkün. Bir yandan “iklimi koruma” fonları açıyor, bir yandan doğaya en büyük zararı veriyor. Bir taraftan “demokrasi, kalkınma, özgürlük, erişilebilirlik, LGBTİ+ hakları, savunuculuk” desteği başlıklarında fonlar açıyor. Öte yandan Kadın düşmanı, LGBTİ+ düşmanı, çevre düşmanı politikaları fonluyor hatta bizzat üretiyor. KAOS GL ve diğer örgütlerin fonları nasıl kullandıklarına dair veriler şeffaf. Zaten fonları ilgili başlık dışında kullanmak mümkün değil. Dernek kasalarına giren her kuruş ayrıca devletin dernekler masasına bildiriliyor. Yani iktidar açıkça yalan söylüyor. LGBTİ+ nefretine kılıf üretiyor. Her şey o kadar yalın ki, gençlerin deyimiyle “inanana elimde satılık köprü var” diyesi geliyor insanın ama köprü satmayı da iktidar bizden öğrenecek değil! Yaşananlar neden sonuç ilişkisi kurmanın önemini bir kez daha hatırlatıyor. Parça halinde yaşadıklarımız bütünsel bir dönüşümün aşamaları. Kendi kaderimizi elimize almakta geciktiğimiz her an bataklık biraz daha yükseliyor. Boğulmamak için doğru kulaçları atmaktan başka çözüm yok.