Olayları ve kişileri, kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmeliyiz. Örneğin, Lenin ne kadar Ekim Devrimi’ni yarattıysa, Ekim Devrimi’ni oluşturan şartlar da o kadar Lenin’i yaratmıştır. Ayrıca, “Herkes anasının karnından Pavel doğmaz”. Fakat “önder olunmaz doğulur” diyecek kadar idealistleşmediysek işçi sınıfının ölümsüz önderlerinin evrensel özelliklerini de bilince çıkarmalıyız. Onları ayırt edici kılan özellikleri çoğumuz bir çırpıda sayabiliriz: Yaratıcılık, çok yönlülük, disiplin, kararlılık, sabır, çelikten bir irade vs… En önemlisi çıkış noktalarını hiç unutmamalıyız: Sorgulayıcılıkları ve kendilerine sunulanla yetinmemeleri.
Sınıf hareketinin bugünkü sorunlarından biri de sistemin yarattığı acizleşmiş, iradesiz, düşünmeyen, cahilleştirilmiş insan tipidir. Bu insan tipinin tam karşısında ise işçi sınıfının ölümsüz öğretmenleri durur. Onları bir kez daha saygıyla anıyor, yol gösterici yaşamlarını işçilere mücadele çağrısı olarak yansıtan, Alınteri Gazetesi’nin 5 Mayıs 2004 tarihli 15. sayısındaki “Komutanlarımızı içimizden çıkaracağız” başlıklı yazıyı yayınlıyoruz:
Yıllarını torna tezgahında geçirmiş işçiye bir demir parçası verseniz, neler yapmaz ki? Ona şekil verir, yaratıcılığını, enerjisini, sabrını aktarır. Başlangıçta sıradan bir demir, onun elinde herkesin işine yarayan bir araca dönüşür. Nicelerimiz vardır böyle sanatının, işinin erbabı olan, ona büyük bir tutkuyla bağlanan… Fakat iş haklarımız için kavgaya geldiğinde çoğumuz susar, bir demir karşısında gösterdiğimiz iradeyi gösteremeyiz. Dışımızda ararız kurtarıcıları. “Birileri gelse de bize önderlik etse” diye.
Örneğin, Kalinin başlangıçta sadece bir torna işçisidir. 14 defa hapse girer, sürgüne yollanır. Bugün çoğu işçi yöneticilikte kendine güvenmez. Yöneticiliği okumuş adamaların işi olarak görür. Oysa kendisini sınıfın içinde yetiştirmiş olan Kalinin, ilk işçi devleti Sovyetler Birliği’nde devlet başkanı olmuştur.
Burjuva politikacılar, sendika ağaları, ağzı laf yapan gevezeler karşısında tutulur, konuşamayız. Derdini anlatabilen, politik birikimi ve sezgileriyle en güç dırumların içinden çıkabilene saygı ve hayranlık duyarız. 1861 yılında, ilk sosyal demokrat olarak Alman Parlamentosu’na giren August Bebel de işçidir. Agust Bebel Alman Parlamentosu’nda işçi sınıfının çıkarlarını öyle ustaca ve kararlılıkla savunmuş öyle etkileyici bir konuşmacı ve taktisyen olarak sivrilmiştir ki burjuvazinin en azılı işçi düşmanı temsilcileri bile nefretle karışık hayranlığı, “Sizin Bebel’iniz var diyerek” dile getirmişlerdir.
13 yaşında basımevi işçisi, 18 yaşında Sofya Basımevi İşçileri Sendikası Başkanı’ydı Georgi Dimitrof. Bulgar gericiliği çok sevdiği kardeşlerini bir bir kurşuna dizdiğinde dahi o Bulgaristan’ı karış karış dolaşarak işçileri sendika çatısı altında örgütlemeye çalışıyordu. Önce sendikacı, arkasından Bulgaristan Parlamentosu’nda milletvekili, Hitler faşizmini Leipzig Duruşmaları’nda yargılayan bir komünist ve sonra da bir devlet adamı.
Kendini aşma, varolan potansiyellerini açığa çıkarma iradesinin güzel bir örneğini de Dietzgen’de görürüz. Dietzgen bir terzidir. Kendini öyle bir yetiştirmiştir ki, bir çok aydının bugün bile cesaret edemediği felsefe alanında isim yapmıştır.
Komutan Giap yoksul bir köylüdür. Hiçbir eğitim görmemiştir. Ama 40 yıllık akademisyenlere taş çıkaracak bir askeri ustalığa erişmiştir. Vietnam halkının kurtuluş savaşının ölümsüz önderlerinden olmuştur.
Amerikan sendikacılığı ve grev tarihinin en büyük ajitatörlerindendi Mary Jones. Kadındı. Ama kadınları ikinci sınıf gören, aşağılayan geleneklere, her türlü gerici önyargıya karşı amansızca savaşan sınıf bilinçli bir işçiydi. Bugün çoğu kadın işçi eylem anlarında ileri fırlar, dövüşür fakat yönetici, önder olmayı aklından bile geçirmez. Kendinde yatanı görmez, hep geri durur. Oysa Mary Jones 1900’ler de madencilerin, demiryolu işçilerinin örgütlenmesinde aktif çalışan bir işçiydi. Yaşı 62’yi bulduğunda dahi “Mary Jones ana” hala işçiler içinde grev örgütlüyor, grev kırıcılarının, burjuvajinin korkulu rüyası olmaya devam ediyordu.
“Ailemi düşünmek zorundayım…”, bu söz ne çok duyulur eylemden uzak duran işçilerin ağzından. “Aile” kavgadan geri durmanın, sınıf kardeşleri boğazlanırken suskun kalmanın gerekçesi haline getirilir. Oysa yukarıda saydığımız isimlerin de ailesi vardı. Ama onlara daha iyi bir yaşam sağlamanın yolunun sınıf kavgasından geçtiğini biliyorlardı. Fransız devriminin önderlerinden yoksul bir emekçiydi Babeuf. İdam olmaya giderken ailesine gönderdiği mektupta, “kendisi için zor olanın onlardan ayrılmak olmadığını” söyler. Ona zor gelen, “onlara özgür bir Fransa bırakamamış, özgürlük davasına daha fazla hizmet edemeyecek” olmasıdır.
Yukarıda verdiğimiz örnekler çoğu işçi için imkansız, hatta olağanüstü örneklermiş gibi gelebilir. Gerçekten onlar olağanüstü, inanılmaz kahramanlar mıydı? Hayır. Peki, Kalinin, Dimitrof, Bebel… olmayı nasıl başardılar. Kişisel yeteneklerini konuşturarak mı? Bu da vardı elbette. Fakat onlar her şeyden önce proleterdi. Sınıflarının en iyi özelliklerini üzerlerinde toplamışlardı. Neydi, bunlar? İnat, kararlılık, disiplin, yaratıcılık, dönüştürme iradesi… Ama bunlarla yetinmediler. Bu özelliklerini işçi sınıfının bilimi olan sosyalizmle birleştirdiler. İşçi sınıfının desteğini almaları ise bir çırpıda olmadı. Uzun yılları alan sistemli bir çaba yürüttüler, emek sarfettiler. Sabırla, inatla çalıştılar. Çoğu okuma-yazma bilmeyen işçilere, cahil köylü yığınlara gerçekleri kavratmaya çalıştılar. Onlar sınıflarının militanlarıydı.
Sahip olduğumuz potansiyelleri görmeli, kendimize duyduğumuz güvensizliği kırmalıyız. İşte o zaman ihtiyaç duyduğumuz sınıf biliçli önderlerin düzeyine çıkmak hiç de zor olmayacaktır.
Alınteri, 5 Mayıs 2004
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!