Emperyalist kapitalizmin her açıdan ciddi bir krizle boğuştuğu, bu krizini; savaş, işgal, toplumsal kazanımların gaspı, sömürüyü daha da derinleştirecek birikim politikalarıyla aşmaya çalıştığı ve tam da bu nedenle doğasındaki siyasal gericiliği pervasızca kustuğu bu koşullarda, kadınların tarihsel kazanımları da topun ucundaki ilk hedef olmaya devam ediyor.
Dünya genelinde burjuva devletlerin faşistleşme temelinde yeniden örgütlendikleri bu koşullarda kadınlara Hitler döneminde dayatılan “Çocuk, Kilise, Mutfak” üçgeni bir kez daha dayatılmaya, elde ettikleri toplumsal kazanımlar gasbedilmeye çalışılıyor. Burjuvazinin bu genel yönelimi kadın emekçilerin mücadelelerini de evrenselleştiriyor. Kadınların eşitlik ve özgürlük çığlıklarının içeriği giderek aynılaştığı gibi, ileride olan geriden geleni de yanına katıp ufkunu evrenselleştirecek bir düzlemde buluşturuyor.
Emperyalist kapitalist ya da gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadınlar bugün kadın hareketinin onlarca yıldır dile getirdiği “eşit işe eşit ücret”, “kreş, ev işlerinin toplumsallaşması” mücadelesini temel eksenlerden biri haline getirirken; aynı zamanda onlarca yıl önce kazanılan kürtaj hakkı için de mücadele etmek zorunda kalabiliyorlar. Kadını bir kuluçka makinesi olmaktan çıkarıp, erkekle eşitlik düzlemini güçlendiren bu hak için ya da gasbedilme tehlikesine karşı sokaklara çıkarak, kapitalist devletleri bir kez daha zorlayabiliyorlar.
Onlar bu düzlemde ilerlerken mesela Bangladeş’teki kadın da hem onların yıllar önce çiğnediği yollardan geçiyor hem de kapitalist sömürü çarkının dayattığı kölelik koşullarına karşı mücadele etmeyi öğreniyor. Din-gelenekler ve kadına biçilen tüm toplumsal hücrelere karşı verilen o zorlu mücadelede Avrupalı kadının katettiği yolların henüz başında belki. Ya da kitlesel ölçeklerde çekildiği kapitalist üretim içinde, “eşit işe eşit ücret” talebine gelene kadar çok daha vahşi sömürü biçimlerine karşı tutum almayı öğrenmekle başlıyor işe. Fakat bu eşitsiz koşullara rağmen dünya çapında gelişen “eşit işe eşit ücret” talebi şu ya da bu şekilde onun da görüş alanına giriyor. Kadınların sistemi ürküten, onun en temel dayanağı olan aile kurumunu başta olmak üzere, tüm değerler sistemini sarsan mücadelesi onun da ufkunu genişletip, dünyasını dönüştürüyor.
IŞİD barbarlığına karşı mücadele eden Kürt kadını dünya emekçi kadınlarının önüne bambaşka bir çıta koyarken, aynı zamanda ezilip-horlanan cins olarak tüm dünya kadınlarını gururlandırıyor, kolektif bir duygudaşlık yaratabiliyor. Keza IŞİD’de somutlaşan her şey kadının binlerce yıl önce yürüdüğü yolların hepsinin üstüne kırmızı çizgi çekmeyi simgeliyor. Bu gerçek, kadın duygudaşlığını, fiilen aynı saflarda savaşılmasa bile ruhsal yoldaşlığını pekiştiriyor.
Bu böyleyken Avrupa’daki kadın da Afrika’daki ya da Asya’daki de düzeyleri farklı da olsa kadın cinayetlerine, tacize, şiddete, tecavüze karşı sokakta, evde, iş yerinde mücadele etmek durumunda kalabiliyor.
Kadın cinayetleri, şiddet ve cinsel saldırıların ortak tema olmaya devam etmesi, kadın sorununun hem sınıfsal hem de toplumsal köklerinin derinliğini bir kez daha gösteriyor, hissettiriyor. Tarihin ilk ve en zorlu mücadelesi olan kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kesintisizce sürmesinin zorunluluğunu ve aynı zamanda sorunun ciddi bir toplumsal dönüşüm ve farklılaşmayla, insanlığın “insanlaşma” süreciyle aşılabileceğinin de göstergesi oluyor. Kadınların gerçek anlamda özgürlük ve eşitliğe sınıfsız, sömürüsüz bir dünyada kavuşabileceklerinin… Bu açıdan da 21. yüzyılda kadınların halen dünyanın her yerinde aynı talepler etrafında buluşmaları aynı zamanda devrim ve komünizm mücadelesine çağrının da ifadesidir. Kapitalist sistem sınırları içinde en ileri kazanımların bile bir garantisinin olmadığı, bu sistemin hakları konusundaki mücadelede kadınlara adeta Sisyphos emeği dayattığının göstergesi oluyor.
Bu gerçekle birlikte ezilen cinsin sınıfsal ve toplumsal mücadelesi geriye kırılmalar ve ileri sıçramalarla iç içe geçerek ama soluğu kesilmeden yolunu açmayı sürdürüyor. Kapitalist üretimin parçası olmaları oranında kadın kitlelerinin sorunlarının da taleplerinin de dünyaya bakan bilinç pencereleri ve hayattan beklentilerinin de ortaklaşması, insanlığın kurutuluş mücadelesinin en önemli dayanaklarından biri olmaya devam ediyor.
Bu ortaklık dünya çapında örgütlenen ve talepleri de büyük oranda eşitlenen devasa eylemlerle de dile geliyor. Son 2 yıldır gerçekleşen kadın grevi bunun tipik ifadesidir.
Bu grev, kadının eşitlik ve özgürlük arayışının evrenselleşmesinin boyutlarını gösteren bir simgeye dönüşüyor.
İlk olarak 2017 yılında ABD’deki kadınların çağrısıyla gündeme gelen ve dünyanın dört bir yanında karşılık bulan grev, bu yılki 8 Mart’ta da kadınların dünya ölçeğinde güçlerini görüp, kolektif özgüven hissini pekiştirmelerine vesile olacak. Kadınlar dünyanın birçok ülkesinde eşit işe eşit ücret ve kreş hakkı gibi sınıfsal taleplerin yanısıra; cinsiyetçilik, taciz, kadın cinayetleri gibi kadının ezilmişliğinin dile geldiği yakıcı toplumsal sorunlara da dikkat çekecekler. Kadının toplumsal ilişkiler içindeki yerini hatırlatıp, hissettirecekler.
Kadınlar sınıfsal ve toplumsal talepleriyle 8 Mart’ta yaşamda, üretimde kapladıkları yeri bir kez daha hatırlatmanın yanısıra, dünya düzeyinde mayalanan ortak mücadele zemininin gücünü de hissedecekler.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!