Uğur asla pes etmezdi



Uğur Hülagü Gürdoğan yoldaşı 19 Nisan 1999’da ölümsüzlüğe uğurladık


Uğur, duygu yoksunu otoriter bir annenin ve genç yaşta kanserden ölen insancıl babanın en küçük çocuğuydu. Babasına benzediğini söylerdi onu tanıyanlar. Bir ağabeyi, iki de ablası vardı. Bütün aile bireyleri Uğur’a çok düşkündü. Ağabeyi ciddi anlamda pisişik sorunları (Don Kişot Kafe’de gecenin bir yarısında intihar etmişti) olan biriydi. Onun ve annesinin sorumluluğunu üstlenmişti bir anlamda küçük yaşta. Her ikisini de teskin edebilen Uğur’du sanırım. Erken yaşta dışa dönük ve sorumluluk üstlenebilen kişiliğinin köklerini omuzlarına binen bu yükte aramak abartı olmaz sanırım.

Uğur’u tanıyanlar çocuk saflığında, su duruluğunda, yalın, rahat, sıcacık özelliklerini yan yana getirerek anlatırlardı. Bu, abartısız bir gerçeklikti.

İlk eylem

1984-85 aralığında Uğur (o yıllarda çay partileri modaydı) üniversitede düzenlenmiş bir çay partisi bileti satmaya çalışmıştı bana. İlk tartışmamızdı; “bu saçma sapan şeylere neden vakit harcıyorsun” diye çıkıştım. “Yaşamda daha önemli şeyler var” dedim ve bileti reddettim. Agresif davranmama rağmen Uğur en ufak bir kızgınlık belirtisi göstermedi ve ‘başka ne yapabiliriz,’ diye sordu. ‘Ayrıca senin de sosyalleşmeye ihtiyacın var, çok sertsin’ dedi gülümseyerek. Uğur insanların içinde olmayı seviyordu, insanları sevmesini bilirdi. Bundandır ki kolay ilişki kurardı ve insanlara asla kalıp yargılarla yaklaşmazdı.

O günden sonra hiç peşimi bırakmadı. Zamanla kaynaşmış ve iyi dost olmuştuk. Israrla, “devrimci olmak istiyorum” diyordu. Bense içimden “çok saf ve temiz bir çocuk, işin ciddiyetini kavrayamıyor sanırım, bu iş çay partileri düzenlemeye benzemez” gibi düşünceler geçiriyordum. İnsanları örgütlemeye çalışırken ona kötülük yapacakmışım duygusuyla politik ilişkiye girmekten kaçınıyordum. Günlerden bir gün “bana Orak-Çekiç ver” dedi. Ben kızgınlıkla “O da ne,” dedim. “Bana yalan söyleme, öğrendim ben. İstiyorum o kadar” dedi. “Doğru insanlar sizsiniz” derdi. “Nereden çıkardın bunu” diye sorduğumda “Ben biliyorum. Gözlemlerimi yaptım” derdi. Anlayacağınız kapıdan kovsanız bacadan girerdi, Uğur asla pes etmezdi, etmedi de (zaman içerisinde Yargılayan Savunma’yı okumuştu.)

Bir gün eve geldiğimde annem “Oğlum bir çocuk geldi. Sen yollamışsın, kütüphaneden git kitap al kendine demişsin. Ben de içeri aldım. Birkaç kitap alıp gitti sonra,” dedi. Anneme kızmıştım, “Tanımadığın insanları neden içeri alıyorsun” diye. Annem de, “kötü birine benzemiyordu, hatta çok iyi bir çocuktu bence” dedi. Annemin tanımadığı birinin evden kitap almasına izin verdiği tek insan Uğur’du. Uğur’u çok sevmişti annem. Uğur böyle biriydi. Girdi mi çıkmazdı içinizden.

Ertesi gün ilk işim fakültede Uğur’u yakalamak oldu. “Sen nasıl böyle bir şey yaparsın” dediğimde gayet rahat, “Bana başka seçenek bırakmadın” diye gülümsedi. “Kitapları her yerde bulabilirsin, böyle bir yönteme nasıl başvurursun” dedim. Gerçek niyetinin kütüphanede Orak-Çekiç bulmak olduğunu söyledi. Devamında “sen iyi bir insansın. Ben de kötü bir insan sayılmam. Bu benim hakkım. Ayrıca benim devrimci olup olamayacağıma sen karar veremezsin” dedi kararlı ve dostça bir kızgınlıkla. Uğur asla pes etmezdi.

Ölümünden sonra bir koğuş temizliği sırasında dolapların arasına düşmüştü bana yazdığı son mektup. Yoldaşlar mektubu bana ulaştırmışlardı. Mektupta “Hani sözümüz vardı. Don Kişot ve Sancho Pancho’yduk biz. İçindekilerini göremiyorsun sen. Ben görüyorum yapabilirsin,” diye yazmıştı yine.

Uğur, kimseden kolay kolay vazgeçmezdi.

Bir yoldaşı

***

Uğur yoldaşı anlatan bir başka yazı için:

tikb.org