Pazar, 28 Haziran 2026

6.9: “Her Şey Sınıfsaldır”



İzmir yaralarını sarmaya başladı. Ama bu yaraların Türkiye’deki mevcut ekonomik-siyasi krizin geldiği noktada daha sınıfsal biçimde iz bırakması düne göre bugün daha olasıdır. Bu odağı asla gözden kaçırmamak gerekir


Eralp İzmirli

1. gün: 30 Ekim

Depremin en fazla yıkım yarattığı Bornova’da, tedavim sırasında bulunduğum (-1) eksi birinci katta yakalandım sarsıntıya. İzmir’de 5.5-6 şiddetindeki depremlere alışık olduğumuz için deprem başladığında yüzüstü uzandığım sedyede içimden “telaşa kapılma biraz sonra geçer” diyerek istifimi bozmadım. Birkaç saniye sonra deprem azalır gibi oldu ama birden büyük ve çok şiddetli bir dalga herkes gibi benim de aklımı başımdan aldı.

Üzerimdeki tıbbi cihazı çıkarıp fırlattım, sedyeden ayağımı yere koyduğum anda da deprem bitti. -1’de o an tahminim 30’a yakın insan vardı. Herkes kendisini dışarı atma telaşına girdi.

İnsanın felaket anlarından aklının başından gitmesinin çeşitli biçimleri var. Benimki komikti. O nedenle yüzünüzü gülümseterek devam edeyim.

Deprem bittikten hemen sonra benimle ilgilenen sağlık çalışanıyla göz göze geldik. Tedavimi kast ederek:

Eee dedim. N’olacak şimdi?

1 dakika kalmıştı zaten.

O zaman Pazartesi görüşürüz.

Tabii, tabii görüşürüz.

Bu diyalogtan birkaç saniye sonra aklım başıma geldi. Sağlık çalışanına dönüp “yapılacak bir şey var mı” diye sordum o da “yok, yok” diyebildi.

Ayakkabılarımı giyip dışarı çıkınca depremin şiddetini ve etkisini o an anladım aslında. Daha önceki İzmir depremlerine benzemiyordu. Çıkabilen herkes sokaktaydı. Ortada da bir toz bulutu vardı. İnsanlar birbirlerine “geçmiş olsun” dilekleri iletti ayaküstü, ama tozun kaynağını bilen yok. Meğer birkaç yüz metre ötemizdeki bir bina yıkılmış.

Telefonumdaki bir deprem için yapılmış, kişinin güvende olduğunu haber veren bir uygulama geldi aklıma. Birkaç defa bastım. “Mesaj iletilmedi” uyarısı gelince peş peşe bastım. Eve ulaştığımda anda ağabeyim bana ulaştı ve bastı fırçayı. Meğer benim kullandığım uygulama sadece konum bilgisi gönderdiğinden ve ben uygulama “çalışmıyor” sanarak birkaç kez gönder tuşuna bastığım için, ağabeyim de bana ulaşamayınca benim enkaz altında kaldığımı düşünmüşler. Sonrasında o uygulamaya az küfür etmedim içimden.

Tabii hatlar kesik. Aileye ulaşma derdi başladı o an. Evim yakın olduğu için hemen ulaştım. Bizim tarafta sorun yok. İzmir’i tepeden gören bir yer. Bornova-Bayraklı bölgesi toz duman içinde. Telefonlar çalışmaya başladı. Akraba, yakın çevre, arkadaşlar, dostlardan haber alındı.

Depremden yaklaşık yarım saat sonra “yıkım” söylentileri gelmeye başlamış ki, o sıralarda birinci ağızdan 3 binanın yıkıldığına dair teyitli bilgiyi aldım. Haber verenlerin hepsi yıkımın olduğu yerlerin hemen yakınında olup deprem biraz daha sürse kendi binaları yıkılacak olan eş-dosttu.

İlk birkaç saat herkesin önceliği kendi can güvenliği olduğu için evlerin civarında dolandık. Elektrikler kesik, telefonda kalan şarjlarla da durumu anlamaya çalışıyoruz.

Olayın ilk şoku geçince WhatsApp’ta hemen gruplar kuruldu ve yardım-ilk bilgiler akmaya başladı. O an kendimce karar aldım, “yıkıma yakın yerde insanlar telaş içindedir, müdahalede bulunuyorlardır. Çok acil olmadıkça evde kal. İhtiyaç olursa çıkarsın”.

Evden çıkma kriterime dair ilk çağrı da akşam 21:00 sıralarında geldi. Bir hekim arkadaş yıkım ekiplerinde maske olmadığını söyleyerek “acil cerrahi maskeye ihtiyaç var, şuradayım” deyince birkaç gün önce aldığım cerrahi maske kutularından birisini kaptığım gibi fırladım evden.

Yıkım olan bölgeye yaklaşınca felaketin boyutu kendisini gösterdi. Yıkımın olduğu yerin civarında trafik kilitlenmiş durumdaydı. Evlerinde hasar olan veya kalmak istemeyenler buldukları boş yerlerde oturuyorlardı. Arabamı bir yere park edip hekim arkadaşımın olduğu yere doğru yürümeye başladım. Yaklaşık 1,5 km…

Yürüme güzergâhımda yan yatmış bir apartman, çatlakları olan başka apartmanlar gördüm. Bana verilen konuma ulaştığımda ise kağıt gibi yıkılmış bir apartmanla karşılaştım. Meğer İzmir Tabip Odası Sekreteri’nin eşi ve iki çocuğunun da enkaz altında olduğu binaymış orası.

Maskeleri bir şekilde emanet edip bu defa geldiğim yolun paralelinde geri döndüm. Bu kez Bornova Kızılay Kan Merkezi’nin yakınındaki yana kayan binayı gördüm.

O sırada gözüme takılan bir manzara gece sosyal medyada tartışma konusu oldu. Yan yatan binanın caddesi güvenlik nedeniyle kapalı, ancak binaya çok yakın yerlerde üzerinde “polis” yazan barikatlar vardı. Az önce gördüğüm ve yıkılan binanın etrafında ise polislerin kordon oluşturması dışında barikat falan yoktu. Meğer Binali Yıldırım hazretleri teşrif etmişler yan yatan binaya. Barikatların nedeni de anlaşılmış oldu böylece.

Eve dönerken fark ettim ki yıkılan, yan yatan binaların lokasyonu metrekare olarak çok küçük. Yani sadece bir binalık alanda yıkım var. Diğerlerinde muhakkak hasar vardır ama yıkım çok sınırlı. Bunu fark ettiğimde iki olasılıktan birisi olduğunu düşündüm: Ya binalar çürük ya da zemin. Gençken mandalina ve erik bahçelerinin olduğu yerlere diktiler bu apartmanları. Zaten depremden sonra bu tahminlerimin kanıtları haber olarak çıktı basında.

Kaldığım bina ve çevresi daha güvenli ve sorun olmadığı için geceyi evde geçirmekte bir sorun görmedik. Tabii uyu uyabilirsen…

2. gün: 31 Ekim

Enkaz altında tanıdıkları olan dostlarımızın yakınlarında olduğu yıkılan binaya gittim. Gündüz gözüyle görmek başka oldu tabii.

Enkaz alanında devletin hemen görünen mide bulandırıcılığı ile karşılaştım. Enkazın yanında Sağlık Bakanlığı’nın çadırı var. Ama bu çadırın da hemen dibinde Sağlık Bakanlığı’nda örgütlenmiş tarikatlardan biri olduğu kesin, dinci bir kurumun yemek çadırı da var. Her şey bir yana, insan biraz ar-edep edip 50 metre öteye kurdurabilirdi. Yok burunlarının dibine kurdurmuşlar. İçimden “vicdan günüdür” diyerek ve sadece aklıma not edip yoluma devam ettim. “Vicdan günü” konusuna geri döneceğim.

Bu arada o bölgedeki temel sorunlardan başat olanı yine trafikti. Bölgede yaşayanlar, gezmeye-görmeye gelenler (ki çok fazlaydı ellerinde telefonla instagram hikayesi yapanlar), yardım getirenler derken trafik felç.

Zorunlu bir notu da ekleyeyim: İzmir’de yapımı biten Şehir Hastanesi İzmir-Çanakkale otobanının dibinde ve hastaneye giden yollar otobandan çıkıyor. Depremden yarım saat sonra otoban kilitlendi. Eğer İzmir Şehir Hastanesi açılmış olsa ve İzmir’e dağılmış hastaneler kapanmış olsaydı depremden hemen sonra çıkarılan yaralıların şehir hastanesine ulaşması mucize olurdu.

Dostların yanına uğrayınca İzmir’de devrimci-demokrat kesimden pek çok tanıdık yüz gördüm. Geceyi orada geçirmişler. Bedenler yorgun, gözler hüzünlü.

Genel bir sohbetten sonra “eve gitmek isteyeni bırakırım” deyince bir dost “buna hayır demem” dedi ve onu yıkım alanından epeyce uzak olan evine bırakıp kendi evime döndüm.

Bu arada önceki gece bir başka (siyaset kökenli) dosta “Şu alanda afetle ilgili bir eğitimim var, ihtiyaç olursa haberdar et” demiştim. Eve dönünce o dostla denk gelip ayaküstü sohbet etmeye başladık “ne yapılabilir” diyerek. Sohbet sırasında dost yer aldığı mesleki kurumların yardım konusunda hâlâ “toplantı” halinde olduklarını, alana henüz gitmediklerini söyledi.

Julius Fuçik’in Gestapo işkencehanesini anlatan “Darağacından Notlar” kitabında çok kısa ama çarpıcı bir yer vardır: “Ne var ki, iki tutukluyu bir araya getirdiniz mi, hele bu iki tutuklu komünistse, beş dakika bir örgüt kurulur ve derhal bütün planlarını altüst etmek üzere işe koyulur.”

Sanırım bu pasajın bilinçaltımdaki varlığı beni harekete geçirdi. Dosta dönüp dedim ki, “Biz Marksist, materyalist değil miyiz?”. O da “evet”, dedikten sonra ben “o halde ne duruyoruz, alana gidelim, bakalım, görelim ne var ne yok” deyince yarım saate kalmadan çadırların kurulduğu “Aşık Veysel Rekreasyon Alanı”nda bulduk kendimizi.

Alana varmadan önce “kimler var” diye soruşturunca Liseli Genç Umut ve üniversiteli Öğrenci Kolektifleri’nden gençlerin geceden beri orada olduklarını öğrendik ve iletişim kurduk onlarla. Dostum bir yandan kendisi gözlem yaparken bir yandan da mesleki kurumlarla iletişim halindeydi. Bana düşen iş de gençlerden bilgi almak oldu: Neler oldu, organizasyon nasıl, eksik gedik var mı, insanların nelere ihtiyaçları var, sizler nasıl müdahale edebiliyorsunuz vs…

Cevval, dinamik, dipdiri gençler tüm gece ulaşabildikleri her yere ulaşmışlar, ellerinden geleni yapmışlar.

Devlet kurumları dışında kimler var deyince bir genç öfkeyle “ya Ülkücü Gençlik gelmiş. İnsan biraz utanır, imar barışını bunlar yapmadı mı” diye homurdandı. O zaman aklıma Gezi zamanında başımdan geçen bir olay geldi.

Gezi dönemi üniversite öğrencileri ile Gündoğdu’ya doğru kortej halinde yürürken yolumuzun üstünde önünde 40-50 kişi bekleyen faşist HEPAR partisine denk geldik. Ben “Hır çıkar mı, çıkarsak olur mu” diye öfkeyle homurdanırken, en basit bir konuda parlaması ile bilinen o zaman öğrencim şimdi arkadaşım olan genç bana döndü “Yok”, dedi, “bugün vicdan günüdür, olmaz öyle şey” dedi ve ben öfkemden utandım.

Gençlere bunu anlattıktan sonra ekledim: “Bu yer şimdi dövüş yeri değil. Vicdan günü ve vicdan yeri burası. Haa, buranın sınırları dışına çıkalım ya da başka zaman yine dövüşürüz faşistlerle, sorun yok bunda. Ama şimdi ve burada değil”

Günün akşama döndüğü vakitlerde gençlerin yanından ayrılıp yapmayı planladığımız çalışma ile ilgili yer ve çadır arayışına girdik. O hengamede bir alan ve çadır elde ettik. Çadır kurmak için gelmiş jandarmanın da yardımı ile çadırımızı kurduk.

Ancak mesleki koordinasyon ve de çadır alanında eksikler olduğu için çalışmaya dair bilgi aktarsak da duyurulmamasını istedik gruplarda. Ama kim kalacak çadırda sorunu çıktı bu seferde. Gençler yine imdadımıza yetişti. O gece orada kalacak gençlerden birkaçına çadırı emanet edip evlerimize döndük.

3. gün: 1 Kasım

Geceden çadırla ilgili temel işlere dair organizasyonu yapıp Aşık Veysel Rekreasyon Alanı’na, çadırımızın olduğu yere bir vardık ki, etrafı çadır dolmuş. Bir gün önce bize “yeni çadır kurulmayacağı” söylenmişti. Yapılacak iş için de biraz geniş alana ihtiyaç olduğundan akşam çadırı kurduğumuz yer çok uygundu. Ama şimdi çadır alanı iş için tamamen işlevsiz kalmıştı.

Hemen harekete geçip yeni bir başka yer bulup oraya da çadırı kurdurduk ve oraya yerleştik. Ancak bu defa yapılacak işle ilgili hem mesleki kurumlar hem de devlet nezdinde sorunlar baş gösterdi. Bir yandan yapılacak destek işi için çok uygun bir alanı kaybetmeme derdi bir yandan işleri rayına oturtma derdi derken gün resmen boşa gitti.

Aşağıda bahsedeceklerimin dışında o an fark ettim ki depreme sadece devlet değil devlet dışında konumlanan ve adına STK denilen kurumlar da hazır değillermiş. Tabir-i caizse okullarda hepimizin bildiği “Yangında Görevli Listesi” bile hazır değilmiş bu mesleki kurumlarda.

Sorunları aşmaya çalışırken bu defa odağımızı kısmen bulunduğumuz alandaki genel durumun tespitine yönelttik. İzmir Tabip Odası, ESP’den dostlar bize uğrayıp hem yapmak istediğimiz çalışma hem de alanla ilgili bilgileri aldılar. Yapılacak çalışmayla ilgili gelen gönüllüler, özellikle üniversite gençliği ile ilgilendik, onlarla neler yapılacağını konuştuk. 3. günü de böyle bitirdik.

4. gün sağlığıma dikkat etmek için gitmedim. Fakat bu yazıyı yazarken bilgi geldi. Yapmak istediğimiz çalışmaya en kısa sürede başlayabiliyoruz.

Her şey sınıfsaldır

6.9’luk deprem yıktı geçti. Bir arkadaşın deyimiyle çok deprem yaşayan ama “depremle yıkılmaz” denilen İzmir algısı 6.9’un altında kaldı.

Depremi yaşayan hemen herkesin ortak düşüncesine göre deprem bu haliyle bile ucuz atlatıldı. Eğer deprem daha şiddetli bir kuvvette olsaydı veya biraz daha sürseydi yıkımın boyutları katlanarak büyüyecekti. Ve şu an için eksik gediğine rağmen yürütülen kurtarma-yardım çalışmaları tam bir kaosa dönüşürdü.

Yıkımın en çok olduğu Bornova-Manavkuyu-Bayraklı bölgesi memurların (özellikle sağlık çalışanlarının), emeklilerin yoğun olduğu; İzmir Adliyesi’ne yakınlığından dolayı da İzmir’deki avukatların belki de yüzde 75’inin ofislerinin olduğu, aynı zamanda en az 50 yıllık geçmişi olan bir gecekondu bölgesi. Bu nedenle sosyal medyada başlayan “her şey sınıfsal değildir” argümanı bu bölgede tuzla buz oluyor. Hatta trilyonluk paralar karşılığında “depreme karşı çok güvenli” olarak satılan evler, siteler de kapitalist rantın kurbanı olarak artık içine sahiplerinin dahi giremeyeceği “ağır hasarlı binalar”a dönüştü.

İzmir semalarından çekilmiş gibi gözüken ve depremin hemen ardından alınan görüntülere denk gelmişsinizdir muhakkak. Yıkımın hemen dibindeki onlarca katlı gökdelenlerden çekilmiş o görüntüler. Bu görüntüleri çekenler de elbette depremden korkmuşlardır. O gökdelenlerde yaşayanlar veya o binaları kullananlar, ancak ve ancak sınıf farkının keskin bir sonucu olarak deprem anında kendileri güvendeyken depremde emekçilerin yıkılan binalarını kameraya alabildiler.

Depremin hemen ardından İzmir’deki kitle örgütleri, sendikalar, odalar derhal harekete geçerek önce yıkım yerlerine koştular. Oradaki durum az çok kendisini gösterince dışarda geceleyecek olan insanlara yöneldiler.

Devlet ve de yerel yönetimler yıkımın görece daha az olmasının verdiği avantajla çok hayati eksiklikler olmadan sürece müdahale etti. Çadır-toplanma alanlarında eksiklikler olsa dahi bunlar şimdilik hızla müdahale edilebilecek durumda.

Devlet kendisinin kurduğu veya denetim altına aldığı gerici kurumları hızla sahaya sürmüş. Öyle ki “Yeryüzü Doktorlar”ı adlı bir başka kurumu alanlara sokmadılar.

Devrimci kurumlar, sendikalar hızla organize olup 2. günden itibaren gerek yıkım alanında, gerek çadır-toplanma alanlarında boy gösterdiler. Devletin güdümündeki STK’lar görünürde olsa da devrimcilerin dayanışmaya etkisi hissedilebilir durumda. Bunun önemli bir nedeni de özellikle yerel yönetimlerde örgütlü sendikaların varlığı. Bir yerde aşılamaz bir sorunla karşılaşıldığında yerel yönetimde bulunan sendikalar üzerinden sorunlar aşılabiliyor. Elbette her ne kadar İzmir seçmen tabanı liberal sağ olsa da CHP’li belediyelerden oluşmasının getirdiği avantajları da buna eklemekte fayda var. Tabii devletin kendisi elinin değmediği yardımları bile şova dönüştürdüğünü söylemeye gerek yok sanırım.

İlk 3 gün itibariyle yıkılan yerlerin sayısı az olmasına rağmen buralarda yaşayanların sayısının fazla olması nedeniyle hayatını kaybedenlerin beklenenden daha fazla olacağını söyleyebiliriz maalesef. Gelişmelerde bunu gösterir nitelikte.

Çadır-toplanma alanlarında da eksiklikler hızla giderilebilir noktada. Ancak hasarlı binalar tespit edilmeye başlanmış olsa da bu tespit bitmedi. Hasarlı bina sayısı yüksek olursa çadır alanlarında yaşamak beklenen de uzun sürebilir. Süre uzadıkça ortaya çok daha farklı sorunlar çıkacaktır.

En önemli eksiklik ise yıkım alanları da dahil çadır-toplanma alanlarında pandemi koşullarının neredeyse tamamen bir kenara atılmış olması. Maske kullanımı olsa bile çoğu kişi örneğin yemek dağıtımı neredeyse tekil noktalardan yapıldığı için yemek verilmeye başlandığı anda herkes dip dibe yemek sırasına girmek zorunda kalıyor. Şu an için Covid’in İzmir için 2. deprem olma potansiyeli her gün daha artmaktadır.

İzmir’in emekçi halkı depremin ilk şokunu atlatmasıyla çok güçlü bir dayanışma içine girdi. Devletin bile bir nedenle eksik bıraktığı alanları (örneğin battaniye, çocuk bezi, kadın pedleri, mamalar vs.’yi) çok hızla organize edip eksiklikleri giderdiler. Kitle örgütleri, sendikalar, meslek odaları, devrimci siyasetler hem bağımsız hem de yerel yönetim ilişkilerini devreye sokarak yardıma koştular.

Devlet afet zamanı zorunlu olarak yapacaklarında bile kendi organizasyon kapasitesinde zorlandı. Örneğin İzmir gibi Türkiye’nin 3. büyük kentinin AFAD ekiplerine Antalya’dan, Balıkesir’den destek ekipler geldi; Jandarma’nın İzmir’deki ekipleri yetersiz kaldığı anlaşılınca başka illerden askerler sevk edildi, İzmir İtfaiyesi’ne İstanbul İtfaiyesi destek çıktı. Yerel yönetimlerden gelen desteğin “dayanışma” boyutu elbette vardır. Ama merkezi devletin başka illerden destek alması afet konusundaki hazırlıksızlığının ve yetersizliğinin önemli bir göstergesidir.

Bu yetersizliğe dair bir bilgi verelim: Kara Kuvvetleri’nin Ege Ordu Komutanlığı ve Deniz Kuvvetleri’nin Güney Deniz Saha Komutanlığı gibi iki büyük askeri kuvvetin ana karargâhı İzmir’dedir. En basit mantıkla 100 bine yakın asker vardır İzmir’de. Ancak afet ile ilgili olarak askeriyede -İçişleri Bakanlığı’na bağlı Jandarma Komando özelleştiği için- 38 saattir uykusuz askerler, kurulumu çok basit olan çadır kurmaya dair nöbetlerini teslim edebilmek için başka illerden gelecek jandarmaları bekliyorlardı.

Son bir not: İzmir seçmeni hatalı biçimde “sol” olarak bilinir. Ancak İzmir seçmen tabanının esas ideolojik hattı “liberal sağ”dır. AKP ile uyuşmamasının nedeni AKP’nin Kemalizm’le ısrarcı biçimde didişmesidir ve bu yüzden İzmir seçimlerde hemen her defasında AKP’ye feci kuyruk acıları yaşatmıştır. Bu kuyruk acısından olsa gerek, eski vezirlerini ilk günden sahaya süren padişah, Türkiye’nin üçüncü büyük kentinde yaşanan depreme partisinin kongrelerine katılmayı aksatmamak adına ancak 48 saat sonra teşrif edebilmiştir.

İzmir yaralarını sarmaya başladı. Ama bu yaraların Türkiye’deki mevcut ekonomik-siyasi krizin geldiği noktada daha sınıfsal biçimde iz bırakması düne göre bugün daha olasıdır. Bu odağı asla gözden kaçırmamak gerekir.