Enerji ve madenler sanayi üretiminin, “kentleşme”nin, “kalkınma”nın hammaddesidirler. Üretilen enerjinin tüketiminin sektörel dağılımı da bunu gösterir: en yüksek tüketimin yüzde 25,3 ile sanayi sektöründe ve yüzde 24 ile enerji ve çevrim, yüzde 19,8 ile ulaştırma sektöründe gerçekleştiği görülmektedir. Kısacası enerji esas olarak sanayi üretimi, üretim-dağıtım-satış vd. süreçleri için gereklidir. Enerji ve maden projelerinde yaşanan artış ve bu artışın “çevresel etkileri”nin gerisinde, sanayinin, “kentsel dönüşüm”ün, daha genel olarak ifade edersek küresel sermayeye bağlı Türk burjuvazisinin küresel işbölümündeki yeri/rolüne bağlı sermaye birikim modeli vardır. “Enerji sorunu” etrafındaki bütün tartışma, üretim tarzı (kapitalist üretim tarzı) ve yaşam tartışmasıdır. Yani “enerji sorunu”, fosil mi yenilenebilir kaynaklar mı, dışa bağımlı mı milli mi, kamusal mı özel mi, sorularından ne sadece biri ne de hepsi birden şeklinde ele alınamaz. Bu sorulardan birine odaklanan tartışmanın liberalizme saplanması işten bile değildir.
Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin 1990’lı yıllardan itibaren ama yoğunlukla 2000’li yıllardan itibaren enerji, maden ve inşaat şirketlerinin (bu üç sektörü bünyesinde birleştiren belli başlı holdingin) her anlamda ülke gündemi olmaları kapitalizmin 1970’li yılların yapısal krizine çözüm olarak üretilen Washington Konsensüsü adıyla anılan “yapısal uyum politikaları” ile hayata geçirilen neoliberalizmden Türkiye’nin payına düşen görevlerden dolayıdır. Dünya Bankası ve IMF koordinasyonunda ve hemen her yerde askeri faşist darbelerle toplumsal örgütlülüğün kırımdan geçirilmesi sonrası hayata geçirilen “yapısal uyum politikaları” sermayeye yeni birikim alanları ortaya çıkarmak (eğitimden sağlığa kadar bütün toplumsal hizmetlerin özelleştirilmesi) ve kârlılık oranlarının düşmesine neden olan emek-gücünün değerini ucuzlatmaktı. Bunlara “yeni ve ucuz enerji ve hammadde kaynak ve çeşitliliği yaratma ve üretim sürecine dahil etme faaliyetleri” de dahildi.
Bu “yeni ve ucuz sabit sermaye -hammadde ve enerji arayışı”, “yüksek enerji tüketimi gerektiren, hammadde sağlanması ve üretim aşamaları insan ve doğaya yüksek zarar verdiği için alınacak önlemlerin maliyeti yüksek olan üretim alanları (çimento, demir çelik vb.) sistemli bir biçimde merkez kapitalist ülkelerden çevre-bağımlı kapitalist ülkelere kaydırılmıştır”(s.29). Bu sayede Avrupa’nın merkez kapitalist ülkelerinde 1970lerden 2013’e kadar (örneğin Danimarka ve Hollanda) demir çelik üretimi yaklaşık yüzde 92lik oranında düşmüştür. Aynı yıllarda ise Türkiye’de demir çelik üretimi 1 milyon 312 bin tondan 26.4 kat artışla, 34 milyon 654 bin tona yükselmiştir. Türkiye’deki demir çelik üretiminin yarısını (17.3 milyon ton) ihraç ederek dünya yedincisi olmuştur (s.29). Hem hammadde sağlanması hem üretim aşamasında doğaya en fazla zarar veren hem de üretim sürecinde yüksek elektrik enerjisine gereksinim duyulan çimento sanayi için de benzer durum söz konusudur. 1975-2013 arasında İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’da çimento üretimleri önemli ölçüde azaltılırken Türkiye’de 1990’da 24 milyon ton olan çimento üretimi, 2013’te 71 milyon tona çıkarılmıştır. Bu üretim miktarı ile Türkiye, çimento üretiminde Avrupa birincisi ve dünya genelinde yedinci olmuştur. Çimento ihracatında dünya çimento üretiminin yüzde 59’unu gerçekleştiren Çin’i bile geçerek ikinci olmuştur.
Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan kitabı bu çerçevede belli başlı sanayii dallarında üretim sürecinde ve sonucunda havaya, suya, toprağa karışan kirleticilerin doğaya ve insan sağlığına etkilerini inceliyor. Böylece şimdiye kadar ekoloji mücadelesinde tarafların ilk çatışma anı olan Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) süreci ile Sağlık Etki Değerlendirme (SED) sürecinin aynı anda ele alınması gerektiğini gösteriyor. SED süreci, aslında sadece insan merkezli bir değerlendirme de değildir. “Ormana zararlı olan insana da zararlıdır,” sözünde olduğu gibi, bütün canlılar için yürütülecek bir mücadele genişletilebilir. Böylece, ekoloji mücadelesi sadece çevresel etkileriyle değil, başta o sektörde çalışan işçiler olmak üzere, herbiri “patronların özerklik bölgesi” olan organize sanayi bölgelerindeki, havzalardaki sınıf örgütlenmesinin, “işçi kentlerin” temel gündemi haline getirilebilir.
Kitapta demir-çelik, çimento, boya, lastik, otomotiv, petrol rafinerileri ve deterjan sanayiinde kullanılan maddelerin doğanın ve insanın sağlığına etkilerini araştıran tek tek makaleler, ÇED ve SED süreçlerini analiz eden yazılarla tamamlanıyor. Çevre ve enerji tüketimi yönüyle en fazla eko-kırıma neden olan endüstrilerin başında gelen demir-çelik sektörü, hammaddelerin depolama alanlarından başlayarak üretimin her aşamasında havaya, toprağa ve suya karışan atıklar üretmektedir. Bu sektör aynı zamanda küresel sera gazı emisyonlarının da yüzde 3-4’ünü üretmektedir. Bu endüstrinin temel hammaddesi olan hurda metalin eritilmesi esnasında poliklorlu dibenzo-p-dioksin/furan gibi son derece tehlikeli bileşikler ortaya çıkar. İzmir Körfezi’nde deniz kirliliğinin değerlendirilmesi amacıyla yapılan bir çalışmada alınan 14 örnekte ağır metallerin yanı sıra poliklorlu dibenzeo-p-dioksinler ve poliklorlu dibenzorfuranlarca yoğun olduğu gösterilmiştir. “Endüstri yoğun bir bölge olan ve iki EAO’lu (elektrik ark ocaklı demir çelik)’ tesisin faaliyet gösterdiği Dilovası’nda 10 yıl ve daha uzun süre yaşayanlarda kanser nedeniyle ölme riski, 10 yıldan az yaşayanlara göre 4.4 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir” (s.182). Demir-çelik üretiminin her aşamasında açığa çıkan katı-sıvı ve gaz atıkların canlı sağlığı üzerindeki kanserojen olan-olmayan birçok etkisi vardır.
Türkiye’nin ihracatta ikinci olduğu çimento sektöründe de durum benzerdir. Kalker taşları ve kil karışımından elde edilen çimento da yüksek enerji harcayan bir sektör olmanın yanında yüksek hava kirleticidir de. Çimento fabrikalarından çevreye yayılan tozlar, ağır metaller havada ve toprakta kirlenmeye neden olmakta, biyo çeşitlliği yok etmektedir. Ayrıca bu fabrikalarda lastikler, atık yağlar, boya çamurları, solventler gibi atıkların yakıt olarak kullanılması da ayrıca bir kirlenmeye neden olur. Yakılan atıklardan karbondioksitin yanında başka “kalıcı organik kirleticiler” arasında olan kirleticiler havaya, suya ve toprağa karışmaktadır. Çimento sanayiinde oluşan atıklar da başta solunum, dolaşım, sindirim ve sinir sistemini etkileyerek insan sağlığını bozmaktadır. Bu örnekler diğer sektörlerdeki durumlara dair somut araştırmalarla devam ettirilebilir.
Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan çalışması, ekolojik yıkımın çevresel boyutlarının yanı sıra halk sağlık boyutunu bilimsel olarak ortaya koyuyor. Sanayiide kullanılan hammaddelerin ve üretim işlemleri sürecinde oluşan katı, sıvı ve gaz atıkların havaya, suya, toprağa karışmadan önce bizzat o maddeleri işleyen emekçilerin bedenini (doğasını) yok etmektedir. Bu yıkım “meslek hastalıkları” olarak tıbbileştirilmekte ve “doğallaştırılmaktadır”. İşçilerin kitlesel olarak kanser başta olmak üzere birçok hastalıkla yıkıma uğratılması mesleğin doğal sonucu olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Kuşkusuz burada, sanayileşme, kalkınma, zenginleşme gibi birçok ideolojik mit devreye girmektedir.
Türkiye’nin dünya kapitalist işbölümündeki yerini ve üstlendiği rolü de ortaya koyarak, doğanın ve halk sağlığının yıkıma uğratılmasının sermaye birikiminin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Böylece de bir bütün olarak küresel sermayenin sanayi üretimini sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu ucuz hammadde ihtiyacının karşılanması sürecinin bir parçası olarak ancak enerji ve maden sektörünün doğanın yıkımındaki rolü de ortaya çıkarılmış oluyor. Türkiye’de son 20-25 yılda üretim ve sayılarının dikkat çeken düzeyde artan sanayi alanlarının hem kirleticiliklerinin ve tahrip ediciliklerinin hem de elektrik tüketiminin yüksek sektörler olması tam olarak Türkiye kapitalizminin küresel emperyalist işbölümündeki yeri ile ilgilidir.
Kitap bize, enerji ve maden şirketlerinin çevresel yıkımlarına odaklanan ekoloji hareketinin tekil/sorun odaklı olma halinden çıkması, “alternatif” arayışları, stratejik düzeyde bütün küresel ilişkilerle birlikte ele almanın zorunluluk olduğunu göstermesi yanında ayrıca ÇED mücadelesinin SED mücadelesi ile birleştirilmesinin önemini de ortaya koymaktadır. SED mücadelesi aynı zamanda sınıfın meslek hastalıkları adı verilen ekolojik yaralanmasına karşı mücadelesi olarak ele alınmalıdır.
Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan
Hazırlayan. Onur Hamzaoğlu
Kocaeli Tabip Odası
Mayıs 2016
Polen Dergi 4 | Şubat 2022
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!