Bayram Sokak’ta yakalanan tehlikeli sentez!



Kadın düşmanlığı ve homofobinin tüm biçimlerini kendi gerici toplumsal kutuplaşma siyasetine katık eden faşist iktidar ve onun ideolojik aygıtları, tam da meşreplerine uygun şekilde bu iki düşmanlıkla mülteci düşmanlığını çarparak tarihsel-toplumsal gericilik birikimi köpürtecek kullanışlı bir araca dönüştürdü. Trans kadınlara yönelik sistematik polis tacizleri, cinayetler, şiddet olayları gündemleşmez ve onlara adeta “her şeyi hakkediyorsunuz” muamelesi …


Kadın düşmanlığı ve homofobinin tüm biçimlerini kendi gerici toplumsal kutuplaşma siyasetine katık eden faşist iktidar ve onun ideolojik aygıtları, tam da meşreplerine uygun şekilde bu iki düşmanlıkla mülteci düşmanlığını çarparak tarihsel-toplumsal gericilik birikimi köpürtecek kullanışlı bir araca dönüştürdü. Trans kadınlara yönelik sistematik polis tacizleri, cinayetler, şiddet olayları gündemleşmez ve onlara adeta “her şeyi hakkediyorsunuz” muamelesi yapılırken; Taksim’de bulunan Bayram Sokak’ta kaydedildiği belirtilen bir görüntü üzerine dünden beri ırkçılığın, homofobinin en düşkün biçimlerinin dile geldiği devasa bir sosyal medya kampanyası örgütleniyor. Trans kadınlar da mülteciler de bir kez daha kullanışlı bir toplumsal mühendislik aparatı olarak tepe tepe kullanılıyor.

Trans kadınların yaşadığı sokak olarak bilinen bu sokakta toplanan bir grup mülteci erkeğin tezahüratlar eşliğinde “bizi içeri alın” dedikleri görüntüler faşistinden solcu görünen mürekkep yalamışına kadar hemen her kesim tarafından farklı noktalardan gelinerek aynı yerde buluşan devasa bir ırkçı koroya dönüştürüldü. Mültecilere yönelik bu histeriyi kışkırtacak her türlü görüntü, eylem, aykırılık bir anda zihinlere boca edilerek hayatın gerçek sorunları bu yaratılmış “tehlike” karşısında adeta unutturuluyor. Hep bir ağıdan “tehlikenin farkında mısınız?” diye sorularak, “asıl tehlike ve tehlikeli olan ne?” sorusu karanlık bir perdenin arkasına itiliyor.

Diğer taraftan trans kadınlara yönelik gerici saldırganlık medya eliyle esnaf röportajları, “halk rahatsız” söylemleriyle beslenerek kaşındıkça kaşınıyor.

Hiçbir sosyal güvencesi, örgütlenme hakkı, iş güvencesi ve can güvenlikleri olmaksızın posaları çıkarılıncaya kadar sömürülen mülteciler; krizden, açlık ve işsizlikten bunalan işçi ve emekçilerin önüne düşman hedef olarak adeta atılıyor. İktidarın çarpık göç politikaları ve göçü kışkırtan hatta teşvik eden işgalci-yayılmacı hırsları, onları uluslararası siyaset masasına sürülecek şantaj kartı olarak görmesini sorgulamak yerine; işsizliğin, açlığın sebebi olarak hedef gösteriliyorlar. Ahlaki-kültürel ve yaşam tarzları aşağılayıcı-ırkçı ifadelerle bu koronun şiddetini arttıracak argümanlara dönüştürülüyor.

Savaştan, açlık ve siyasi baskılardan kaçıp bu cehenneme sığınmış mülteciler hedef haline getirilirken; iktidarın kanatları altına aldığı, paramiliter ya da değil kendi siyasi gücünün parçası olarak gördüğü katmanlar ve bu siyasetin kendisiyse görmezden geliniyor.

Irkçılık, şovenizm emekçileri iliklerine kadar çürütecek bir hastalık olarak kışkırtıldıkça kışkırtılırken, bunun homofobi-transfobiyle sentezlenmesiyse bu güruhlar açısından şahane bir araç olarak tepe tepe kullanılıyor.

Burjuva muhalefetin temel seçim argümanlarından olan mülteci düşmanlığının kullanışlı bir aparat olduğunu ve giderek kendi aleyhine dönecek bir nitelik kazandığını gören faşist iktidar blokunun da aynı koruya katılmasıyla bu sefer “kim daha ırkçı” yarışına dönüşen bu düşkünleşme hali, son derece tehlikeli bir toplumsal iklimi adeta tutuşturuyor.

Bu dalganın çürütücü etkisini kıracak yegâne tutum; sınıfa karşı sınıf tutumuyla mültecilerin de işçi sınıfının organik bir parçası olduğu yaklaşımını öne çıkarıp buna uygun örgütlenme modellerinin yaratılmasıdır. Irkçı histeriyi boşa çıkaracak örneklerin öne çıkarılması kadar; siyasallaşmış, sömürü odaklı göç politikaları başta olmak üzere burjuva siyasetinin mültecilere yönelik iki yüzlü siyasetini teşhir etmek kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde duruyor. Mültecilere ve LGBTİ+’lara dönük bu histeriye neden benzin taşındığını sorgulatacak bir yaklaşımın yaşamın içinden işlenebilmesiyse tarihsel bir zorunluluk niteliği kazanmış durumda.