Dörtlerin özgürlük gecesi



ATEŞİN ve GÜNEŞİN ÇOCUKLARI “… Bir koğuş vardı koğuşlar içinde Üç kibriti dörtleyenler yatardı içinde Dört yıldız gibiydiler yıldızlar içinde   Teslimiyete gönül verilirken önlerinde Ateşi çoğaltarak yakmak gerek dediler Ölüme yaşamak diye bakmak gerek dediler Sönüyorsa yakılan ateşler birer birer Ateşi bedenlerde çoğaltmak gerek dediler Oturdular her gece diz dize Önce ölümü sevmeyi öğrendiler …


ATEŞİN ve GÜNEŞİN ÇOCUKLARI

“…

Bir koğuş vardı koğuşlar içinde

Üç kibriti dörtleyenler yatardı içinde

Dört yıldız gibiydiler yıldızlar içinde

 

Teslimiyete gönül verilirken önlerinde

Ateşi çoğaltarak yakmak gerek dediler

Ölüme yaşamak diye bakmak gerek dediler

Sönüyorsa yakılan ateşler birer birer

Ateşi bedenlerde çoğaltmak gerek dediler

Oturdular her gece diz dize

Önce ölümü sevmeyi öğrendiler

Ve ölümde ölümsüzlüğün rengini gördüler

Karardan önce yurtlarında kalanlarını

Çiçeklerinde açanlarını sordular

Düş değildi yaşayıp gördükleri

Sözlerini gelecek adına bir düş diye

Dördü bir ağızdan hayra yordular

Binlerce tutsak içinde

Ve en kanlı kudurmuşluğunda vahşetin

Ölüm cehenneminde bir cennet kurdular

 

Havasızlık içinde veremler yaratılırken

gardiyan hakimler ve savcı çavuşlarla

Her gece mahkemeler kurulurken

İnsanlar soyundurulup makatlar aranırken

Hangi kuş konardı zindan penceresine

Ve makatlara sigara takılıp yakılırken

İnsanlar dört ayak ile yürütülürken

Hangi bayrak çekilirdi onur kalesine

 

Üç kibriti yüreklerinde dörtleyenler

Açlığın ve yoksulluğun kötülüğünü gördüler

Ama hiçbir şeyin

Boyun eğmekten daha kötü olmadığını

Ve boyun eğenlerin

Yarınlara kalmadığını bildiler

Her kötülüğün daha kötüsünü tartışıp

Gözlerinde bütün korkuları sildiler

Binlerce baskıdan ve küfürden sonra

Newroz ateşi yakıp şiirler söylediler

O günün adını milat koyup

Üç kibrit öncesi

Ve üç kibrit sonrası dediler

 

Ötsün diye kendi yuvasında kuş

Açsın diye kendi dalında çiçek

gördüler ki yepyeni kibritler gerek

Ateş olup yanmaktaysa bütün gerçek

Yanarken türkü söyleyen canlar gerek

Ateşi kanıyla tutuşturanlar gerek

 

Patladı zindanlarda yepyeni bir isyan sesi

Ölümdür sınayan insan yiğitliğini

Ölümü bedenimizde boğmak gerek

Ölümsüzlüğe varıp ölümlerde

Dağlarda kır çiçeklerince çoğalmak gerek

Ölümü gamzelerde çiçeklemek ve gülmek

Gülmek ki yaşama bilenmek demek

İlle de insan sıcağı kokarken koğuşlar

Gülmek ki

Kurumuş derelerde sellenmek demek

Çöl kuraklığında güllenmek demek

Var git dostum var git

Kendin al bu gece nöbeti

Bu gece ölmek

Sonsuz bir ölümsüzlüğe yürümek demek

 

Aylardan mayıs ki dallarda çiçektir

Toprakta bereket ve doğada renktir

İnançta güzellik ve zamanda gelecektir

 

Dört yoldaş o gün baharın koynuna girdiler

Ölümün alçaldığını gözleriyle gördüler

Gömleklerini -kalemlerini ve saatlerini

Anılsınlar diye sevdiklerine verdiler

Ve dört ağızdan üç kibritin ışıklı sesini

gök gürültüsünü çıldırtarak gürlediler

 

Bu ihanet girdabında boğulmadan

Şahsımızda davamız son bulmadan

Ve geriye dönüşler virüs gibi çoğalmadan

Canımızla bu ihanet çarkına dur demeliyiz

Onur bayraklarını göğsümüze dikmeliyiz

Kawa’nın örsüne koyup davamızı

Yüreklerimizi körüklenen ateşlere sürmeliyiz

Bu zindanda yolumuz aydınlıktır artık

Üç kibriti dörtle çarpıp bu gece

Bütün şehitlere konuk gitmeliyiz

Saat dörtte dört canın etrafı dört duvar

Duvarların ötesi mayıs gülleri ve bahar

Analar ve bacılar ağlayacakmış ne çıkar

Bu gece ‘dörtlerin gecesi Dört göğüste yar diye yalnızca ateş yanar

Biri nöbet tutar -biri bildiri yazar

 

Diğerleri dört kişilik bir ateş kurar

Zindan sessiz – zindan canlı bir mezar

gökyüzünde bir anda dört yıldız kayar

Bütün dostlar uykuda

Dörtlerin gözlerinde yalnız ateş var

Dimdik başlarla

Emin ve kararlı bakışlarla

İhaneti durdurmak için ateşe yürüyorlar

Dördü de yaşamaya sevdalı

Özgürlüğe nişanlıydılar

Tutsaklık kesmişti mutluluk yollarını

Bu zindanda ölüme nikahlıydılar

Bu ölüm ki özgürlüğün ilk adımı

Tutsaklığın ve ihanetin kırılma anı

 

Takvimde on yedi mayıs kalkar

On sekiz mayıs dörtlere bakar

Dışarda güne hazırlanırken tomurcuklar

Dört candan başka uykudadır bütün tutsaklar

Dağ – taş ve zindan uykudadır

Yalnızca dört özgürlük yolcusu

O gece ölüme hesap sormaktadır

 

Yıllar boyu işkenceler içinde

İhanetler ve direnmeler içinde

Beklediler – beklediler de gelmedi ölüm

Tuttular yakasından koydular önlerine

Konuş be ölüm – konuş dediler

Biz büyürüz sen böyle küçüldükçe

Seninle kavgamız insanlık tarihiyledir

Prometheus’tan Spartaküs’e

Bruno’dan Che guewera’ya

Ve Kawa’dan bizlere dek ateş iledir

Gel de bağdaş kur soframıza ey ölüm

Senin alçaldığını görmek

Özgürlük adına sunulan canlar iledir

 

Zindan sessiz – zindan canlı bir mezar

Dört can el ele bir demire sarıldılar

Tinerler – neftler ve boyalar

Zindanda dört can

Kazan altında betona çakılmış birer çiviydiler

Demirin beline sarılmış dört perçindiler

Ve bir potada erimeye hazır cevherdiler

 

Haykırdı üç kibrit yolunda önde giden

Ateşi zindanlardan kentlere götüren

Tamam mıyız

Üç yerine dört kibrit çıkarıp cebinden

Yaktı yüreğindeki korlanan ateşten

Tutuşan ateş

Patlayan tinerlerin ve neftlerin sesi

Dokunmasın hiç kimse

Bu gece dörtlerin özgürlük gecesi

Dört bin yılda yazılmış bir destanın

Güneş diliyle söylenmiş ilk hecesi

Böyle tutuşur – böyle yanar ancak

Uzay çağında bir zindan gecesi”

[Adnan Yücel]