Daha önce sayısız örneğine tanık olduğumuz Ege’deki mülteci katliamı, 2015’te yaşanandan sonra en tüyler ürpertici olanı. Eski püskü bir tekneye balık istifi doldurulan yüzlerce insan, farkedilmesinler diye alt güvertelere kapatılan kadınlar ve çocuklar -ki bunlardan kurtulabilen kimse yok- teknenin her an batabileceği açık olduğu halde hem Yunan ve İtalyan sahil güvenlik birimlerinin hem de AB’nin sınır polisi Frontex trajediye 48 saat boyunca seyirci kaldı. Herkes sığınmacılardan kurtulma derdinde. Herkes geri iterek ya da batırarak sığınmacıları kendi kara sularından uzak tutmaya çalışıyor.
Alınteri: AB’ye üye 27 ülke İçişleri Bakanları 8 Haziran’da Luxemburg’da toplanarak mevcut sığınmacı ve göç yasasını yeniden dizayn etti. Uzlaşma metninde, mülteciler Avrupa kapılarından girmeden önce kaynak ülkede durdurulmaları yanında bu yeni metinle şimdi de AB ülke sınırlarının dışında iltica merkezleri kurulacak, iltica başvuruları 12 hafta içinde burada değerlendirilecek, “kabul şansı olmayanlar” hızla geri gönderilecek. ‘Sığınma hakkı’nı çöpe atmak anlamına gelen ve üzerinde uzlaşma sağlanan bu taslak hakkında neler söylersiniz?
Neşe Özgen: Başlangıçta belirttiğiniz durum hakkında konuşarak başlamak istiyorum. Zira, şu anda neyin nasıl değiştiğini, bunun geçmişteki uygulamaları ve sonuçlarından farkını tartışmadan hem yeni durumu anlayamayız hem de gelecekte olacaklar üzerine siyaset geliştiremeyiz.
Göç hareketliliğinde son iki yılda uluslararası göç önleme kararlarıyla senkronize gelişen önemli değişmeler var. Göçün varış yerleri, çıkıştaki politikalar ve göçmen kabulündeki değişmelerden söz ediyorum. Türkiye eksenli göçler de buna dahil:
Türkiye çıkışlı göçlerde son iki-üç yıl öncesine kadar sadece Meriç ve Kuzey Ege’de iki koridorda izin verilen göç çıkışının artık Ege’nin neredeyse tüm sahillerinden yapılmakta olduğunu görüyoruz. Bunun nedenlerinden birisi 2017’de Almanya-Yunanistan-Türkiye arasında imzalanan anlaşmayla birlikte özellikle altı ülkeden gelen göçmenlerin Avrupa dış sınırlarında tutulması kararıdır. Böylece, Türkiye ve Yunanistan “Güvenli Üçüncü Ülke” statüsüyle Avrupa’nın göç deposu haline geldiler ve bunun için de bütçeler onaylandı. Diyelim ki siz kaynak ülkenizden ayrılarak ilk komşu ülkeye geçtiğinizde ve orada biraz oyalandıktan sonra asıl hedefinize hareket ettiğinizde ya da ilk çıktığınız ülkede mültecilik/oturum için başvuru yaptığınızda, sizi Türkiye ve Yunanistan’da tutmaları meşruiyet kazandı.
Sonrasında, Temmuz 2017’de Avrupa Adalet Divanı, 2015’teki yüksek akına rağmen hâlâ geçerli olduğunu ilan ederek Dublin Yönetmeliği’ni onayladı ve AB üye devletlerine göçmenleri AB’ye ilk giriş yaptıkları ülkeye gönderme hakkı verdi. Böylece Dublin Sözleşmesi’ne göre başka bir AB ülkesinde dahi bir süre geçirdiyseniz ya da başvuru yaptıysanız, AB ülkeleri sizi o ülkeye geri gönderebilecek.
Bu haller yetmiyormuş gibi, Macaristan, Slovakya ve Polonya gibi devletlerin daha fazla göçmen kabul etmeyeceklerini ilan etmeleriyle Dublin Sözleşmesi’nin yetersizliğinden söz ediliyor. Nisan 2018’de Alman Federal Meclisi’ndeki halka açık bir toplantıda, uzman Kay Hailbronner, “Sorumlulukların eşit dağılımı” önerisini dile getirdi.
Bu iki gelişme ile göçün çıkış ve varıştaki halleri Yunanistan’ın kitlesel geri itme (push-back)lerinin neredeyse yasallaşmasıyla sonuçlandı. Ek olarak, Türkiye “mülteci deposu” olmayı kabullenerek Doğu sınırındaki push-back’leri meşrulaştırdı, Türkiye’den gitmeye çalışmayı illegal bir faaliyet olarak kabul ettirdi ve bu da Ege çıkışlı göçü de daha kitlesel ve tabii pahalı hale getirdi. Şimdi Pylos gemi katliamı olarak adlandırılan ve 700’e yakın insanın ölümüyle sonuçlanan büyük felaketin ilk alarmı, aslında iki yıl önce Van Denizi’nde batan kaçakçı teknesinde kaybettiğimiz 100 den fazla göçmenle verilmişti bile.
28 Nisan 2023’te GEAS (Gemeinsame Europäische Asylsystem)/CEAS (Common European Asylum System), yeni bir toplantıyla mülteci ve sığınmacıların “güvenli 12 ülkede depolanmasını ve başvuruları burada en geç 12 hafta içinde değerlendirilerek, sınırdışı etmelerin de bu ülkelerden yapılmasını” karara bağlamak üzere görüşmeye aldı. Bu korkunç köle pazarlığının üzerini örtmek için de depo ülkelere göçmen başına 20 bin Euro hibe kararı alındı. Geçtiğimiz hafta, kan donduran ancak AB ülkelerinin hiç utanmadan uygulamaya koyacakları bu pazarlıkta, Tunus gibi diktatörlükle yönetilen bir rejimle AB Komisyon Başkanı Von der Leyen anlaşması da patlak verdi. Tunus’a bu “hizmet”lerinin karşılığında 1 milyar Euro hibe edileceğini de öğrendik.
Hemen ardında Amnesty International ve 50 insan hakları savunma kurumu ittifakla ortak bir açıklama yayınlayarak, Avrupa mülteci hukuku ve insan haklarının altını oymakla, hukukun üstünlüğünü yakmakla suçladığı Alman Hükümeti’ne Ortak Avrupa İltica Sistemi’nde (CEAS) “reform” yapma plânlarından vazgeçmesi, bunun Avrupa Birliği’nde mülteci korumasından, otuz yıl önceki Alman iltica uzlaşısına benzer bir geri çekilme anlamına geleceğini vurguladı.
Çeşitli insan hakları kurumları Almanya’yı uyararak, ilticanın başvurudan- sonuçlanmaya kadar tüm sürecinin tamamen “Güvenli üçüncü ülkelere bırakılması”nın, sığınmacıların çeşitli kategorilerde insan haklarını kaçınılmaz olarak cehenneme çevireceğine, hak kayıplarını soruşturmanın da artık imkansızlaşacağına ve böylece insan kaçakçılığını da bu yolla meşrulaşacağına dair ciddi uyarılar yapıyorlar. GEAS’ın bu yeni hali, illegal geçişleri engellemek şöyle dursun, kitleselleşmiş ölümleriyle, “tam Avrupa garantili” yolculuklarıyla (!) kaçakçılık sistemini besleyen bir Avrupa Birliği anlamına gelir.
Dahası göçü “can güvenliği ve politik iltica” kapsamına indirgemiş olmakla suçladığımız AB göç kabûl kurumlarının, bu yeni “reform”la artık 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni de tamamen ilga ettiğini görüyoruz. Uluslararası evrensel insan haklarında onulmaz bir yaradır bu. İnsanlığın 2. Dünya Savaşı’ndan öğrendiği dersleri inkar etmesi, galibin ezebildiği her varlığın üzerinde tepinmesinin onaylanmasıdır.
Böylece mesela size başlangıçta söylediğim “Göç yolları değişti ve göç kitleselleşti” deme nedenime tekrar döneceğim: Çok az sayıda araştırmacı olarak bizler (çünkü netameli bir araştırma bu) bu göç yollarındaki bu değişmeleri izleyerek, göç akışındaki kaçakçı şebekelerini, kaçağın hangi devletlerin hangi organlarının izniyle yapılmakta olduğunu ve şebekelerin uluslararası legal-illegal yapılarla ilişkilerini izlemekteyiz. Bu durumdan gördüğümüz şu: Yasalardaki bu değişmeler, uluslararası pazardan kendilerince pay kapmaya çalışan irili ufaklı onlarca illegal şebekenin de devreye girmesiyle sonuçlandı. Diğer bir deyişle göç kitleselleşti, göç yolları alternatif arayışlara girdi, taşıyıcı araçlar tıpkı kaçakçı şebekeleri gibi büyüdü, göçten alınan legal ve illegal rüşvet arttı ve aynı zamanda göçün kriminalize edilmesiyle birlikte göç cinayetleri de kitleselleşti ve cezasızlaştı.
Alınteri: Ucuz göçmen emeğine ihtiyaç duyan AB ülkeleri mevcut sığınmacı ve göç yasasını hangi nedenler yüzünden daha da katılaştırma ihtiyacı duydu?
Neşe Özgen: AB, ucuz göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor elbete ama bu ucuz emeğin aynı zamanda nitelikli emek olmasını, hem de bu süreçte niteliğine hiç yatırım yapmadığı bir emek birikimine el koymayı da istiyor. Hem de bu süreçte, değerlendirme aşamasında da artık o emeğe yatırım yapmak istemiyor. Uzakta tuttuğu emek deposundan, arzu ettiğinde çekebileceği ve rehine statüsünde korkutarak en ucuza çalıştıracağı en nitelikli emeği istiyor. Elbet ister, zira neden olmasın! Yukarıda belirttiğimiz gibi, evrensel insan haklarını pervasızca askıya alabildiği yerde, savaşa da çalışmaya da yollayacağı insanı minimun emek ve sorumlulukla maksimum sömürme ve istismar hakkı da ister.
Bence asıl mesele, nasıl olup da işlerin bu kadar pervasızlaştığını sorgulayabilmekte. Avrupa ülkeleri fiili bir savaşı içindeler. Kendi halklarının pek umursamadığı, en fazla insani yardım görüntüsünde tuttuğu bir savaş hali bu. Ancak gerçek bir savaş, Rusya-Ukrayna savaşı görünümünde gerçek bir savaşta olma hali yaşıyorlar. Bütçeleri savaş bütçesi, kanunları da buna uygun düzenliyorlar işte. Rusya karşısında NATO’nun anormal güçlenmesi ve meşrulaştırılmış şiddetiyle gelen bu savaşın gelecekte hem Avrupa haklarına hem de tüm dünyaya pek hayırlı olmayacağı da belli.
Alınteri: Göç yollarında birçok kadının tecavüze uğradığı belirtiliyor. Araştırmalarınız sırasında bu konuda ulaştığınız veriler nelerdir?
Neşe Özgen: Kadın ve göç konusunu daha ayrıntılı başka bir konuşmada ele alalım mümkünse. Bu sorunuzu yanıtlamayacağım.
Alınteri: Türkiye’de resmi rakamlarla bile 4 milyon göçmen olduğu ifade ediliyor. Bu insanlar toplumda da bir nefret objesi haline getirilmiş durumda. Devlet ve ırkçı faşist çevreler tarafından sürekli aşağılanıyorlar. Son seçim sürecinde hem iktidardakiler hem de burjuva muhalefet partileri “göçmenleri geri gönderme” yarışına çıktılar. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Neşe Özgen: Göçmeni, sığınmacıyı bir untermensch, bir homo saccer, bir yok-varlık kategorisine indirgemenin; yani insan- sayılmayacak, kurban edilmeye dahi uygun görülmeyecek kategorisine indirgemenin yasalaşmış olduğundan söz ediyoruz. Daha kötüleri de uygulanıyor: İlaçların deneme sürümlerinde kobay yapmak, çocukları savaşa sürmek, kadın ve çocuk kaçakçılığı, göçmeni veya gerideki aileyi rehin alarak santajla para koparmak, vb. Bir ekleme, bu kadar organize suçlarınn devletlerin güvenlik ağlarının desteği haydi iyimser tabirle göz yumması olmadan yapılması mümkün mü?!
Bir şey daha söyleyeyim: Aynı kategoriler tam da bu indirgemenin mümkün olmasıyla ve o sayede, vatandaş olanlara da uygulanıyor şu anda. Bunların hepsi savaş koşullarıyla yaşayan ülkelerde kendi vatandaşlarına da uygulanıyor.
Alınteri: Son yıllarda İskandinav ülkeleri ve Almanya’da başlamış olan geri göndermeler ve tutuklamalar sadece gelecek olan sığınmacıları değil şu an bu hakkı kazanmış olanları da kapsama alanına alacağı açık. Dolayısıyla bu tehlikeyi önceden görerek bu dalgaya karşı durmak gerekiyor. Çok kapsamlı bir konu fakat bu doğrultuda yıllardır canını dişine takıp mücadele eden insan hakları, göçmen hakları kuruluşlarıyla da daha organik bir ilişki haline girerek neler yapılmalı? Başlık başlık değinmenizi isteriz.
Neşe Özgen: Bu konuda, sizlerin neler yaptığını da daha çok öğrenmek isterim ben de. Gerek organik gerek destekleyici olarak çeşitli kurumların hangi hak taleplerinde ortaklaşmakta olduklarını biz yani halkın da daha çok ve açık öğrenmesi gerekiyor. Zira göçmen hakları savunusu neredeyse tüm sol-demokrat örgütlerin side effect’i! Hani politikalarının merkezine almayıp “ama kimlik politikaları vd. arasında da savunulması gerekenler” kategorisinde değerlendirdikleri var ya… Göçmen politikaları sol ve demokrat örgütler tarafından da en az göçmenlere yapıldığı kadar nesneleştirilmiştir. Geçerken, göçmenlere de şöyle bir değiniyorlar.
Göçmen hak savunusuna gelince: Savunulanamayan hak, hak olmaktan çıkar biliyorsunuz. Hak savunucularının (sağ veya sol) bu neseleyi üç kategoriye indirgediklerini görüyorum: 1) Dayanışma-yardım etkinlikleri (emek gücüne ve sisteme/topluma entegrasyon), 2) Siyasi nesneler olarak Türkiye politikası içindeki yerlerine dair savunular (ensar veya humanitarian görüşler) ve 3) Göçmenleri genel ekonomi dolayımıyla kategorize ederek, savunma geliştirenler (ekonomideki katkıları, ucuz işgücü, vb.).
Tahmin edeceğiniz üzere her üç politika da aslında göçü sadece göç dinamikleri üzerinden ele alan, toplumsal bütünün dinamiklerini gözden kaçıran (ve bununla da yetinen), göçmene zaten eşitsiz olan toplumun içinde onun eşitsiz bir parçası olarak bakmayan, göçmeni kitlesel bir kategori olarak ele alan siyasi zeminlerdir.
Ne tuhaf değil mi bunu yapanlar üstelik “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” mottosunu da reddedenler, göçmeni toplam bir kütle olarak görüyorlar.
Dolayısıyla bu üç zemin de, savunu değil en fazla yan yana durma, destek olma mekanizmaları; en fazla bir mazeret geliştirme mekanizmaları olarak iş görebilir. Başlangıçta söylediğiniz “canını dişine takma” durumu da pek sahici değil bu yüzden. Canını dişine takmış olanlar savunucular değil, göçmenler ve sığınmacılar. Onlarla nasıl birlikte hareket edeceğimize (bakın savunu, destek, yardım demiyorum), sınıf temelinde bir politikayı nasıl geliştireceğimize ancak onlarla birlikte karar verebiliriz. O arzu ettiğiniz “başlık başlık politika uygulamalarını yaz” kısmı ancak göçmen ve sığınnmacılarla ortak bir hayatla mümkün olacaktır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!