Afganistan’dan Türkiye’ye…



Kadının ikinci sınıf insandan sayılması dine dayalı toplumlarda daha kaba ve vahşi çizgilerle adeta gözümüze sokuluyor. Varlığı erkeğin ihtiyaçları odağından değerlendirilip buna göre konumlandırılmaya çalışılıyorlar.


Çiçek Özgen

Afganistan’da kadınların yaşadıkları, dine dayalı ataerkil toplumlarda kadının yerini ve kadın üzerinde baskının nasıl boyutlanabileceğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Kadının ikinci sınıf insandan sayılması dine dayalı toplumlarda daha kaba ve vahşi çizgilerle adeta gözümüze sokuluyor. Varlığı erkeğin ihtiyaçları odağından değerlendirilip buna göre konumlandırılmaya çalışılıyorlar. Din, gerici rejimlerin ihtiyaç duyduğu güç ve hakîmiyet isteği, öncelikle kendi toplumlarında kadın üzerinde hayata geçirilerek pekiştiriliyor. Onu toplumsal hayattan soyutlayarak, sadece gerek duyulduğunda görünür hale gelebilecekleri bir düzen içerisinde köle konumunda tutuyor. Dolayısıyla, rejimin en tepesinden, toplumun en alt tabakasına kadar her erkeğe güç olma, hükmetme hakkı verilmiş, böylelikle bir anlamda iktidara dahil edilmiş oluyor. Toplumdaki her erkek için bu bir özgüven, kendini köle sahibi olarak değerli hissetme, sistemle daha organik bir bütünleşme işlevi görüyor.

Sadece dine dayalı rejimlerde değil, kökenini dinden alan tüm siyasal rejimlerde bu nedenle ilk güç denemesi kadınlar üzerinde oluyor. Bir kere “efendi” olma hazzını yaşayan, üstelik “kutsallaştırılmış” bu sonsuz hak için, tüm ilkel benlik ögeleri devreye sokuluyor.

Kadın açısından ise, içine itildikleri bu çukurun dibi bulunmuyor. Gücünü süreklileştirmek zorunda kalan erkil rejimlerde ve toplumlarda, bu baskılar süreklileşerek, her defasında bir öncekini aratır biçimlere bürünüyor. İşte Afganistan bu açıdan bize en somut verileri sunup meseleyi adeta gözümüze sokuyor.

Taliban gericiliği gölgesinde kadınlar

Taliban rejiminin 20 yıl önce iktidara geldiğinde ilk icraatlarından biri, kadınların yanlarında bir erkek olmadan dışarı çıkmalarının yasaklayan bir kararname çıkarmak olmuştu. Müzik, video, film izlemeleri durumunda, arabada, otelde veya farklı mekanlarda bulunmaları halinde bir günden on güne kadar hapis cezası getirilmişti. Kadınların dans etmesi, hamama gitmesi bile yasaklanmıştı. ‘Çukurun dibi yok’ demiştik, Taliban bununla da kalmamış, 10 yaş üzerindeki kız çocuklarının okula gitmesini ve kadınların çalışmasını da yasaklamıştı.

Sonrasındaki dönem özellikle kadınlar açısından korkunç bir yoksullaşma ve yoksunlaşmayı beraberinde getirmiştir. ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesi, Taliban’a toplum içinde yayılma ve kabul görme fırsatı da vermiş, Taliban bunun meyvelerini 20 yıl aradan sonra tekrar iktidara gelerek toplamıştır. 20 yıl önce başlattığı ancak işgal sürecince sekteye uğrayan kimi uygulamalar tekrar devreye sokuldu. İktidara gelirken “kadın haklarına saygılı olacağını” açıklayan Taliban’ın kadın haklarından neyi kastettiği ise çok kısa bir sürede ortaya çıktı. İlk işi kadınları eğitim hayatından uzaklaştırmak oldu. Kadınların ortaokullara ve üniversitelere girişleri yasaklandı; ardından, yardım kuruluşlarında çalışmaları, parka gitmeleri ve yanlarında erkek olmadan seyahat etmelerine yasaklama geldi. Taliban gölgesinde kadınlara çizilen yaşam, yaşayan ölüler olmalarını dayatan bir yol izledi.

“Batı”nın ikiyüzlülüğü

Her fırsatta insan haklarından dem vuran, kendilerini insan hakları savunucuları olarak göstermeye çalışan Batılı kapitalist devletlerin ikiyüzlülüğüne işaret etmek açısından da Afganistan ibretlik bir yerde duruyor. Bu ülkeler henüz Taliban rejimini tanımamış olsalar da, ona doğrudan bir tavır almadıkları, herhangi bir yaptırım kararları da bulunmuyor. Onları ortaklaştıran tek şeyin sömürü ve azami kâr hırsı olduğu dikkate alındığında, insan hakları ya da özelinde kadın hakları denilen söylemlerin sadece vitrin süsü görevi gördüğünü unutmayalım. Besleyip büyüttükleri, ‘kendi evlatları’ olan Taliban’ın da farkında olduğu bu gerçek, onun daha iktidara gelir gelmez, kırbacı eline almasına ve kadınlara doğrultmasına neden oldu. Gerisi onlar için teferruattır. Dolayısıyla bu devletlerden bir müdahale ya da iyileştirme beklemek hayâldir!

Ya Türkiye…

Afganistan’da bugün yaşananlar, Türkiye’deki gerici odakların da hayâlini kurduğu ve oluşturmaya çalıştığı bir yaşam tarzının örneği olarak karımızda duruyor. Çukurun dibi yok, atılan her geri adım, kaybedilen her mevzi, her hak gaspı bizi bir adım daha Taliban rejimine ve yüzlerini bile göremediğimiz oradaki kadınların durumuna yaklaştırmakta. Tehlike, üstelik hiç hissetmediğimiz kadar yakınımıza gelmiş durumda. Sadece son 20 yılda ülkede kadınlar üzerinde uygulanan baskılara, kadın düşmanı politikalara rejimin en yetkili ağızlarının kadınlara yönelik söylemlerine ve hedef göstermelerine, toplumun kadın hakları konusunda yaşadığı gericileşmeye baktığımızda nasıl bir gericileşme dalgasının içinde hayatta kalmaya çalıştığımızı görebiliyoruz. Ülkeyi tarikatlar yurduna çeviren siyasal rejim, kadınları zapturapt altına almak için sınır tanımıyor. Ama kadınlar da pes etmiyor, boyun eğmiyor.

Kurtuluş, ama nasıl?

Gericiliğin başını kaldırmış olduğu hangi ülke olursa olsun, kadınları bekleyen tehlike hepsinde ortak. Afganistan örneği bizden uzak değil. Aksine buradaki kadınlar için de benzer bir mezar hazırlanıyor.  Kaderimizi bu anlamıyla aynılaştıran bu düzene karşı, mücadelenin de ortaklaştırılması, yerelden evrensele evrenselden yerele doğru genişletilmesi önemli.

Buysa, koparılıp ellerinden alınmaya çalışılan gelecekleri için kendi sözlerini artık daha gür bir sesle söylemeleriyle mümkün. Kimlikleri, emekleri, bedenleri ve gelecekleri üzerinde hoyratça tepinen rejimin her türlü baskısına, sürekli genişletilen güçlü örgütlülük halkalarıyla dikilinebilmelidir. Sömürünün tüm biçimlerine karşı ayağa kalkmaktan başka bir yol yoktur. Bu yol aynı zamanda dünyadaki tüm sömürülen ve baskı altında tutulan kadınları kucaklayacak biçimlerle de zenginleştirilecektir.