Eylül Gökçin
Eğitim, bireyde kalıcı izli davranış değişikliği meydana getirme faaliyetidir. Eğitimin, bireyin kendisi ve toplumla ilişkilerini ifade eden değerleri oluşturma, etkileme ve yerine yenilerini koyma fonksiyonu bulunmaktadır.
Yukarıdaki ifade iktidarın son dönemde eğitim sistemine yaptığı yoğun saldırıların amacını en iyi açıklayan cümle aslında. Deyim yerindeyse iktidar kendi ideolojik bakış açısına göre bizim güzel ormanımızdaki ağaçları yaşken eğmeyi kafasına koymuş durumda. Nasıl mı? Önceleri örtük yakın dönemde ise açıktan açığa attığı eğitimi dinselleştirme adımlarıyla.
Eğitimin dinselleştirilmesi faaliyetlerinin ilk aşaması dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2012 yılında AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda kurduğu şu cümlede gizliydi. “Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz” Bu cümlenin sarf edilmesinden günler sonra iktidar sekiz yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitimin mesleki eğitimi zayıflattığını öne sürerek 4+4+4 eğitim sistemini gündeme getirdi.
Oysa iktidarın öne sürdüğü sekiz yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitimin, mesleki eğitimi zayıflattığı ifadesi gerçeklikten oldukça uzaktı. Zira Eğitim-Sen’in 2012 yılının Şubat ayında hazırladığı rapora göre sekiz yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitimin başladığı 1997-1998 eğitim yılında mesleki ve teknik orta öğretimde öğrenim görenlerin sayısı 950 bin iken 2010-2011 eğitim yılında bu sayı yüzde 100’ün üzerinde bir artışla iki milyonu aşmıştı.
Bununla birlikte sekiz yılık zorunlu ve kesintisiz eğitimin eleştirel bağlamda tartışılacak pek çok yönü vardı. Ancak uygulamaya konulmasından 2012 yılına kadar geçen süreçte eğitim alanında elle tutulur kazanımların elde edildiği yadsınamaz bir gerçekti.
Örneğin MEB’in 2011 yılı raporuna göre sekiz yılık zorunlu ve kesintisiz eğitimin başladığı 1997-1998 eğitim yılında ilköğretime devam eden kız çocuklarının oranı yüzde 78.97 iken bu oran 2010-2011 eğitim yılında yüzde 98.22’ye sıçramış, erkeklerin oranı ise yüzde 90.25’ten yüzde 98.59’a yükselmişti. Benzer bir sıçrama orta öğrenimde de gözlenmiş, 1997-1998 eğitim yılında orta öğretime devam eden kız çocuklarının oranı yüzde 34.16’dan 2010-2011 eğitim yılında yüzde 64’e yükselmiş erkeklerin oranı ise yüzde 41.39’dan yüzde 64’e ulaşmıştı.
Bu sıçramanın kökeninde okullaşma oranlarındaki cinsiyet eşitsizliğinin kız çocukları lehine azaltılmasının etkisi vardı. Görece olarak kız çocuklarının eğitime erişimi kolaylaşarak artış göstermişti.
Sekiz yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitimin birçok açıdan çok da kötü bir tablo çizmediği apaçık ortada olduğu halde iktidar neden 4+4+4 sistemine geçmek için ısrar etmekteydi. Cevap Erdoğan’ın cümlesinde gizliydi. Dindar bir gençlik yetiştirme ideali. Bu ideal için sekiz yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitim sistemiyle işlevsiz hale gelen imam hatip okullarının orta kademesi yeniden etkinleştirilmek isteniyordu. Tabii tek neden bu da değildi; AKP iktidarı deyim yerindeyse bir taşla birkaç kuş vurmak peşindeydi.
4+4+4 projesi, eğitim sistemini kademeli hale getirdi. Sonuç olarak zorunlu eğitim dört yıla indirildi böylece okullaşma oranlarında sadece kız çocukları aleyhine değil erkek çocuklar için de çok büyük düşüşler yaşandı. Bu durum kız çocuklarının küçük yaşta evliliklerle istismar edilmesinin, erkek çocuklarının ise ucuz işgücü olarak sömürülmesinin önünü açtı.
Kısacası, egemenler kendi çocuklarının en iyi koşullarda eğitim almasını sağlarken yoksul-emekçi ailelerin yani bizim çocuklarımızın payına ise ya okuldan alınıp evlendirilme ya da sermayeye ucuz işgücü olarak iş cinayetlerinde hayatını kaybetme düşüyor.
Üstelik sorun sadece bununla da sınırlı değil. AKP iktidarı, eğitim alanında uygulamaya koyduğu dinci-gerici, anti bilimsel uygulamalar yoluyla itiraz etmeden itaat eden, sorgulamadan kabul eden “makbul” bir toplum yaratmayı, oluşturmaya çalıştığı rejimin garantisi olarak görüyor. Bu durumu da Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretim Genel Müdürlüğü’nün 2010 yılında yayınladığı “Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretim Programı” kitabında yer alan “Milli eğitimimizin temel amaçlarına bakıldığı zaman, yetiştirilmek istenen insan tipine ulaşmada Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’nin oldukça büyük bir katkı sağlayacağını görebiliriz” sözleriyle açıkça ifade ediyordu. 2014’te gerçekleştirilen 19. Milli Eğitim Şurası’nda aldığı kararlarla da eğitimde dinselleşme hedefini daha da derinleştiriyordu.
Şura sonrasında “yetiştirilmek istenen insan tipine ulaşmak” için 5. sınıftan itibaren kız çocuklarının okula türbanla gelmesi sağlandı. 1. sınıftan itibaren zorunlu din eğitimi getirildi. Okullarda evrim karşıtı kitaplar ücretsiz dağıtılarak anti bilimsel uygulamalar derinleştirildi. Vakıflar ve belediyeler ile Milli Eğitim Müdürlükleri’nin ortak projeleriyle okullarda dini tiyatro, film, gezi ve yarışmaların düzenlenmesi gibi etkinlikler hayata geçirildi. Bu uygulamalar ise okullarda cinsiyet ve mezhep ayrımcılığının artması ve din dersi seçmeyen çocukların ayrımcılığa uğraması gibi toplumsal birçok sorunu beraberinde getirdi. Böylelikle “dindar ve kindar nesiller yetiştirme” söylemiyle bilinçli bir şekilde hayata geçirilen eğitim politikaları tam da iktidarın istediği gibi toplumda derin kutuplaşmalara neden oldu.
Eğitimin dini kurallara göre biçimlendirilmesine yönelik uygulamalar/saldırılar hızla devam ettirildi. Velilerin, veli derneklerinin, eğitimcilerin, sendikaların, STK’ların tercihleri görmezden gelinerek oluşturulan eğitim politikalarına bu yıl ÇEDES (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerimi Seviyorum) Projesi ve seçmeli zorunlu din dersi adı altında yenileri eklendi. ÇEDES Projesi kapsamında okullarda çocuklara değerler eğitimi vermesi için “manevi danışman” atandı/ atanmaya da devam ediyor. Bu danışmanlar ise imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğretmenleri arasından seçiliyor. Böylelikle çocuklarımız pedagojik formasyon eğitimi almamış, eğitim verme yeterliliğine sahip olmayan diyanet görevlilerinin eline teslim ediliyor. Üstelik alanında uzman yeterli eğitimi almış on binlerce atan(a)mayan öğretmen varken…
Tehlike sadece çocukların pedagojik gelişimi ile de sınırlı değil! ÇEDES Projesi kapsamında tarikat görevlileri de “din eğitimi verme, etkinlik düzenleme” adı altında ilköğretim çağındaki çocuklara kendi ideolojilerini benimsetme yolunda eğitim verebilecek! Dahası tarikat yurtlarında çocuklara yönelik bu kadar taciz ve istismar yaşanmış ve yaşanıyorken bu “görevliler” okullara rahatlıkla girip çıkabilecek. Üstelik alnında yeterli eğitimi almış, yeterli donanıma sahip bunca öğretmen adayı güvenlik soruşturmalarına tabi tutuluyorken ve yeterli puanı aldığı halde bu soruşturmalar nedeniyle atan(a)mıyorken.
Eğitimi dinselleştirme adımlarını gittikçe hızlandıran iktidar yeni bir uygulamayı hayata geçirdi. Zorunlu din dersine bir de seçmeli zorunlu din dersi eklendi. Yani bir ilköğretim veya lise öğrencisi eğitim hayatı boyunca zaten zorunlu olarak 8 saat din eğitimi alıyorken, seçmeli zorunlu din dersi uygulamasıyla buna 8 saat daha eklendi. Böylece ilköğretimde 16 saate çıkarılan din eğitimi liselerde 12-16 saate çıkarıldı. Bu yılın Ağustos ayında Tebliğler Dergisi’nde yayınlanan değişiklikle ortaöğretim okullarında 8 grupta toplanan dersler 4 gruba, ilköğretim okullarında 6 grupta toplanan dersler 3 gruba indirilerek her gruptan bir ders seçme zorunluluğu getirildi. Böylece öz olarak öğrencinin yeteneği ve ilgisine uygun olarak konulan dersler seçmeli zorunlu derse dönüştürüldü. İlköğretim öğrencileri “Din Ahlak Değerler” grubu alt kategorisindeki Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı, Temel Dini Bilgiler, Kültür ve Medeniyetimize Yön Verenler, Ahlak ve Yurttaşlık Eğitimi derslerinden her yıl birini seçmeye zorlandı.
Böylelikle öğrencinin zeka, ilgi ve yeteneğini geliştirmek için konulmuş olan Halk Kültürü, Zeka Oyunları ve Drama gibi dersler eğitim programından çıkarıldı. Orta öğretim kurumlarında ise Müze, Sanat Tarihi, Drama ve Müzik gibi dersler programdan çıkarıldı. Böylece ikinci yabancı dil dersi ve seçmeli matematik dersi de kaldırılmış oldu. Bu da dezavantajlı bölgelerde üniversite sınavına girecek öğrencilerin zaten düşük olan matematik net sayısının ve başarılarının daha da düşeceği anlamına geliyor. Bu durum eğitimin amaçlarından biri olan pozitif bilimler öğretilmesi yararlılığının ortadan kaldırıldığının net bir göstergesi. Kısacası yeni uygulamaya konulan eğitim programına göre bir lise öğrencisi tüm eğitim hayatı boyunca toplamda 8 saat biyoloji dersi alırken zorunlu ve zorunlu seçmelilerle birlikte toplamda 16 saat din dersi almış oluyor.
Üstelik her öğrencinin zorunlu din dersinin yan alanlarından birini almayı zorunlu kılan yeni eğitim programı ders saatlerinin ikiyle çarpılması anlamına geliyor. Bu durum ise öğretmen atamalarının neredeyse hiç yapılmadığı ve okullardaki öğretmen kadrosunun yetersiz olduğu bir süreçte bu derslerin imam, müezzin ve müftülük görevlilerince okutulacağını kanıtlar nitelikte. Aynı zamanda iktidarın ÇEDES Projesi’ni hızlı bir şekilde tüm ülkeye yaymak istediğinin bir göstergesi.
AKP iktidarı yetiştirmek istediği “insan tipi”ne, yani “Dindar ve Kindar Nesiller Yetiştirme” idealine ulaşmak için eğitim sistemini ırkçı-dinsel uygulama ve söylemlerle istediği gibi dizayn ediyor. Açtığı İmam Hatip Okulları’na yeterli sayıda öğrenci alamayınca tüm okulları imam hatipleştirme yoluna gidiyor. Bu adımlar örgütlü bir hak mücadelesiyle durdurulmadığı taktirde de bu ülkeyi çok büyük bir karanlık bekliyor. Bu topraklarda yaşayan her çocuğun yaşam hakkı olan parasız, eşit, erişilebilir, bilimsel, anadilde eğitime ulaşması için safları sıklaştırmak gerekiyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!