Eylül Gökçin
Ankara’yı bilen bilir. Özellikle sabah saatlerinde Ostim – Batıkent metrosuna bindiğinizde erkeklerden ve kadınlardan oluşan bir işçi ordusu karşılar sizi. Bu orduya yorgun ayakları ve uykulu gözleriyle çocuk işçiler de eşlik eder. O saatte okula hazırlanması, okul servisi beklemesi ya da anne ve babalarına “5 dakika daha uyusam” diye nazlanması gereken çocuklar güvencesiz, düşük ücretli işlerde uzun saatler boyu çalışmaya doğru yol alırlar.
Kapitalizmin kirlerini aklamaya yeminli Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda ise şöyle konumlandırılmaktadır çocuklar: “…çocukların asker olarak kullanılması dahil olmak üzere, çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin yasaklanması ve ortadan kaldırılmasını sağlamak ve 2025 yılına kadar, her türlü çocuk işçiliğine son vermek için etkili acil önlemler almak.” Fakat ne hikmetse bu “yüce amaçlar” yoksul işçi semtlerine, atölyelere ve fabrikalara pek uğramaz. Hatta 2025 yılını da teğet geçtiği söylenebilir bu yüce amaçların.
Zira bakan Yusuf Tekin’in yandaş bir gazetede yer alan yazısı söylediklerimizi doğrular nitelikte. Yazısında merdiven altı atölyelerde, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) henüz 15-16 yaşında iş kazası geçiren ve iş cinayetlerinde yaşamını yitiren çocuklara hiç değinmezken mesleki eğitim adı altında çocuk işçiliği nasıl yaygınlaştırdıklarından, eğitimin patronların ihtiyaçları doğrultusunda nasıl şekillendirildiğinden ve bu doğrultuda patronlara verdikleri teşviklerden övgüyle bahsetti.
Çocuk emeği sömürüsünü yasal kılıfa büründüren MESEM sürecini “eğitim ile üretimin entegresi” şeklinde açıklayan Tekin yazısında, “2016 yılında çıraklık eğitiminin örgün eğitime dahil edilmesiyle birlikte mesleki eğitim merkezleri, lise diploması veren kurumsal yapılara dönüştü. Bu adım, öğrencilerin bir yandan üretim sürecine katılırken diğer yandan akademik haklardan mahrum kalmamasını sağladı” diyerek MESEM’lerde 4 gün çalışıp sadece 1 gün okula gidebilen çocukların akademik haklardan mahrum kalmadıklarını söylese de 1 günlük eğitimin akademik hak ve yeterlilik olmadığını hepimiz biliyoruz. Üstelik bu çocukların 4 günlük bir çalışma sonucunda asgari ücretin yüzde 30’u kadar kölelik ücreti aldığı düşünülürse yaratılan sömürü düzeninin boyutlarının da ne kadar derin olduğu bir kez daha ortaya çıkar.
Bakan Tekin Yazısında, “Bugün artık bölge okulları, sektöre entegre ihtisas okulları, erken yaşta beceri yönlendirmesi, zanaat atölyeleri ve meslek ortaokulları gibi modellerle çocuklarımızın potansiyeli henüz ortaokuldayken keşfediliyor” diyerek çocukların çalıştırılmasının henüz ortaokuldan başladığını “erken yaşta yönlendirme” olarak öven Tekin’e kendi çocuklarını neden özel okullarda okuttuğunu sormak gerekiyor.
Tekin yazısındaki, “Üreten okullar modeliyle devlet katkısı, öğrenci bursu, işletmeye destek gibi pek çok teşvik mekanizması devreye alındı. Aynı zamanda mesleki eğitim, özel sektör, sivil toplum ve kamu kurumlarıyla eş güdüm içinde yürütülen çok paydaşlı bir yönetim biçimine dönüştü. Örneğin, sanayi odaları ve organize sanayi bölgeleriyle imzalanan protokoller kapsamında öğrenciler gerçek üretim ortamlarında beceri kazanırken, firmalarda ihtiyaç duydukları nitelikli işgücünü doğrudan eğitime katkı sağlayarak yetiştirme imkanı buldu” ifadeleriyle ise eğitim sistemini sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda nasıl şekillendirdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
Dolayısıyla Bakan Tekin’in övmekle bitiremediği MESEM’ler emekçi çocuklarına geleceksizliği, düşük ücretli güvencesiz çalışmayı, iş cinayetlerinde katledilmeyi reva görüyor. Ama bakın Arkadaş Zekai Özger ne diyor:
“Yusufçuk Yusufçuğum
Kanadından mı vurdular, vursunlar
Gün tanlayınca gövertisini
Halk ormanı ışıyacak
Bin Yusufçuk uçacak
Bin Yusufçuk konuşacak”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!