Son günlerde Türkiye’nin gündemine Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Ramazan Genelgesi” tartışmaları oturdu. Bakanlığın genelgesi eğitimi dinselleştirme ve gericileştirme yönünde bugüne kadar tanık olduğumuz adımların uçlaşmış bir örneğiydi. 4-6 yaş kuşağındaki çocukların beyinlerini yıkamak amacıyla hazırlanmış stratejik bir adımdı. Genelgenin şu bölümü amacı bütün çıplaklığıyla yansıtıyordu:
…Temel Eğitim Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı rehbere göre henüz zorunlu din eğitimi çağında olmayan 4–6 yaş grubu çocuklar öğretmenleri eşliğinde camiye götürülecek. Ziyaret öncesinde Sultan Ahmet Camii örneği üzerinden tanıtım yapılacak. Okul öncesi öğrencilerden aileleriyle ‘Ramazan hazırlığı yaparken ya da dua ederken’ fotoğraf çektirmeleri ve okula getirmeleri istenecek. Fotoğraf getiremeyen çocuklar sınıfta resim çizecek. Çocuklara ‘Ramazan topu’, ‘iftar’, ‘sahur’ gibi kavramlar bilmece yöntemiyle sorulacak; iftar sofrasının nasıl kurulacağı öğretilecek. (abç)
İktidardaki tek adam diktatörlüğünün başlangıç döneminde 28 Şubat rejiminin zorbaca dayatmalarını bahane ederek “mazlum” rolünü oynayan İslamcılar şimdi aynı zorbalığı katmerlenmiş olarak el kadar çocuklara dayatıyorlar. O yıllarda kendilerinin bayraklaştırdığı “inanç özgürlüğü” talebini bu kez dile getirenlere hiddet kusuyorlar.
Faşist diktatör Erdoğan, aralarında yazar, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve meslek odası temsilcilerinin olduğu 168 ismin imzası bulunan “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisini hedefe çaktı. Neymiş efendim, “yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, işçinin, öğrencinin cumaya rahatça gitmesine, çocukların ramazanı doya doya yaşamasına laf ediliyor”muş!..
Konuşmanın aralarına serpiştirilmiş fasaryaları saymazsak “hayatımızın hiçbir döneminde emekçiyi suistimal eden durumda olmadık” da dedi. Artık kimi kastediyorsa, “Kendi işçisi maaşını alamazken tropik adalarda tatil yapar halde olmadık” diye adalet tellalı pozlarına da büründü.
25 yılı aşkındır bütün eylem ve direnişleri polis marifetiyle bastıran, işçi grevlerini “milli güvenliğe aykırı” diyerek yasaklayan, dahası pandemi öncesi TÜSİAD genel kurulunda “grev yapılmasını zorlaştırarak önünüzü açan biz olmadık mı” diyen başka birileri sanki…
Dağı taşı sermayeye peşkeş çeken, SİT alanlarını, Milli Parkları dahi yağmaya açmak için yasa çıkaran, sermayeye kar ve kaynak sağlamak için memleketin altını üstünü delik deşik eden, maden çıkarma ruhsatlarını peynir ekmek gibi dağıtan başka birileri sanki…
Eğitim sistemini özgür bireyler yetiştirmekten uzak hale getiren, el kadar çocukların emeğini MESEM projeleriyle sermayeye peşkeş çeken başka birileri sanki…
Bütün bunlar lafı bir yerlere getirmek için dolgu malzemesi olarak söyleniyor elbette.
“Cumaya rahatça gitmek”, “Çocukların ramazanı doya doya yaşaması…” kilit kavramlar bunlar. Ve yine hepsi işsizlik ve yoksullukla boğuşan öfkesi burnunda kitlelerin sesini kesmek, onları hizaya sokmak için devreye sokuluyor.
Önce kadınlar ve çocuklar
AKP iktidarının toplumsal yaşamı Talibanlaştırma amacı hepimizin malumuydu. Liberal budalaları da arkalarına taktıkları emekleme ve hazırlık dönemini kazasız belasız geçtikten sonra gerçek yüzlerini kusmaya başladılar. Toplumsal yaşamı dinsel kuralların cenderesine sıkıştırma girişimleri 2010’lardan itibaren hız kazandı. Hedeflerinde öncelikli olarak kadınlar, gençler ve LGBTİ+ bireyler vardı. İçki yasakları, sigara yasakları, kürtajı yasaklama girişimleri, kadınları türban takmaya zorlama baskıları… birbirini izledi. Kimi zaman zorbalıkla sinsiliği birleştirerek yol aldılar kimi zaman özellikle kadınların öfkeli tepkileri üzerine geri adım atar gibi yaptılar. Ama bu niyet ve amaçlarından hiç vazgeçmediler, bunu biliyorduk. Ancak şimdi ‘zincirlerinden boşanma’ olarak tanımlanmayı hak eden bir vites büyütmeyle karşı karşıyayız.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Ramazan Genelgesi” bunun son adımı oldu. Bu saldırganlığın burada durmayacağı çok açık olmalı.
Niyet ve zorunluluklar
Toplumu dinci-gerici bir cendere içine alma ihtiyacı onlar için tarihsel bir ideolojik hedef. Yalnız sorun sadece ‘istem ve niyet’ ile sınırlı değil. Bunun ötesinde zorunlulukların da basıncı girdi devreye. En başta da emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesi, işçinin emekçinin emeklinin yaşamının katlanılmaz hale gelmesi, yoksulluğun, işsizliğin, geleceksizliğin derinleşmesi ve tabii bütün bu birikimlerin yarattığı öfkenin patlamasından duydukları korku. Bu toplumsal patlama riskini sadece faşist polis ve yargı terörünü şiddetlendirmekle önleyemeyeceklerini biliyorlar.
Onları buna zorlayan ikinci etken ise Ortadoğu’da yeni bir ‘Sünni Kuşak’ inşasının hız kazanması. Afganistan’da Taliban’ın iktidara getirilmesinin ardından Suriye’de de benzer İslamcı bir terör rejimi kuruldu. Emperyalizmin İran’ı çevreleyip çökertme stratejisinin ana ayaklarından birini de bu ‘Sünni Kuşak’ inşası oluşturuyor. İktidardaki ırkçı faşist AKP-MHP koalisyonunun İslamcı dayatmalarını yoğunlaştırma yönelimini bu ‘geleceğe’ hazırlık olarak okumak yanlış olmaz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!