Çiğdem Devran
Neoliberal birikim modeli ve ona dayalı sistemlerin tarihsel iflası artık inkâr edilemeyecek ölçüde açığa çıktı. Dünya burjuvazisinin yeni bir birikim modeli arayışı 2008 Mortgage krizinin ardından hız kazandı. Bu bağlamda bugüne dek bir ‘geçiş dönemi‘ içindeydik. Bugün geldiğimiz noktada bu evrenin de artık geride kaldığını söyleyebiliriz. Emperyalist burjuvazinin nasıl bir dünya düzeni kurmak istediği, hangi temel yönelimleri benimsediği ve bu yönelimlerini hayata geçirebilmek için hangi araçlara başvurduğu büyük ölçüde netleşmiştir.
Ancak bu elbette bütün yönleriyle tamamlanmış, bitmiş bir süreç olarak düşünülmemelidir. İçinde bulunduğumuz tarihsel kesit yeni bir dünya düzeninin ana hatlarının şekillendiği fakat onu inşa sürecinin henüz tamamlanmadığı bir dönem olarak düşünülmelidir. Gelinen aşamada kurulmak istenen yeni sömürü ve hegemonya modeli daha yoğun emek sömürüsü, daha otoriter siyasal rejimler ve keskinleşen emperyalistler arası rekabet üzerine kuruludur. Bu doğrultuda şekillenen yeni uluslararası işbölümü, emek süreçlerinin yeniden örgütlenmesi, siyasal iktidar biçimlerinin otoriterleşmesi ve hegemonya araçlarının dönüşümü genel hatlarıyla açığa çıkmış durumdadır.
Tarihin değil kendisinin sonu
Bir dönem “Tarihin Sonu“ teziyle reklam edilen neoliberalizm kapitalizmin nihai ve alternatifsiz olduğu iddiasındaydı. Ancak bu iddia daha ilk büyük sarsıntısında (2008‘deki Küresel Finans Krizi) tökezledi, neoliberalizmin yapısal çelişkileri tüm açıklığıyla ortaya çıktı. Krizin bedeli dünya proletaryasına ve emekçi halklara yeni yükler olarak yıkıldı fakat bu müdahalelere rağmen sistem yeniden göreli bir istikrar dahi sağlayamadı. 2020’de patlak veren COVID-19 pandemisi ise neoliberalizm için “yolun sonunun belirginleştiği” bir işlev gördü. 2022’de patlak veren Ukrayna Savaşı ise neoliberal kapitalizmin yalnızca ekonomik olarak değil jeopolitik ve ideolojik düzeyde de sınırlarına dayandığını çarpıcı biçimde açığa çıkardı. “Küreselleşme” ve karşılıklı bağımlılık söylemi üzerine kurulu neoliberalizmin büyük güç rekabetini ve bloklaşmayı geride bıraktığı iddiası bu savaşla birlikte fiilen bir kez daha çöktü. Enerji, gıda ve tedarik zincirleri üzerinden derinleşen krizler piyasa mekanizmalarının “kendiliğinden denge” sağlayacağı yönündeki neoliberal söylemi geçersiz kıldı ve devlet müdahalesinin ve korumacı politikaların yeniden yükselişini hızlandırdı. Yeni sermaye birikim süreçlerinin önünün açılmasında pervasız bir saldırganlık ve askerî gücün kullanılacağını gösterdi.
Kısacası, kapitalist üretim tarzının işleyişi bir kez daha hükmünü yürütmüş, daha önceki birikim modellerinde olduğu gibi kendi iç çelişkilerini olgunlaştırarak yeni bir krizin, dolayısıyla yeni bir yeniden yapılanma ihtiyacının zeminini hazırlamıştır.
2008 krizi bu birikmiş çelişkilerin açığa çıktığı tarihsel bir eşik oldu; ancak öncesinde de sistemin kırılganlıkları farklı biçimlerde kendini gösterdi. Finansallaşmanın ulaştığı boyutlar, üretim ile finans arasındaki kopuş, artan eşitsizlikler ve talep yetersizliği gibi olgular neoliberalizmin sürdürülebilirliğini zaten tartışmalı hale getirmişti. Aynı dönemde devletlerin yeniden yapılandırılması yönünde atılan adımlar, bu krize hazırlık niteliği taşımaktaydı. Sermayenin ihtiyaçlarına uygun daha otoriter ve daha müdahaleci devlet biçimlerinin inşası yine krize hazırlıktı.
Kriz koşullarında hareket alanı ve olanakları daralan dünya burjuvazisinin ideolojik örtüleri inceltip rıza üretim mekanizmalarını bir kenara bırakarak daha doğrudan bir sınıf dili kullanmaya başlaması bunlara paralel gelişti. Kriz derinleştikçe siyasal söylem sadeleşti, sertleşti ve sınıfsal içeriği daha görünür hale geldi. Bu gelişme, sermaye birikim sürecinin karşı karşıya kaldığı krizi aşmak ve sistemi yeniden yapılandırma arayışlarının ideolojik-politik ifadesiydi.
Tıkanmadan yeni birikim rejimine geçiş dinamikleri
Pandemi süreci ve Rusya-Ukrayna Savaşı‘yla Avrupa’nın enerji ve teknoloji alanındaki dışa bağımlılığının daha görünür hale gelmesi sürecinde Emmanuel Macron, neoliberal modelin çevresel krizleri çözemediğini ve eşitsizlikleri derinleştirdiğini söylerken “Kendi kurallarını dayatan bir finans kapital döneminin sonuna gelindiğini” ifade etmişti. Devamında “Avrupa daha egemen olmalı, kendi kaderini tayin edebilmeli ve stratejik özerkliğini güçlendirmelidir” diyordu. Joe Biden ise piyasa her şeyi çözer anlayışının bittiğini, devletin stratejik sektörlere müdahale etmesi gerektiğini söyleyerek “40 yılı aşkındır neoliberalizm altında ezildik. Piyasaları serbest bırakmanın, zenginliğin yukarıdan aşağı akacağını varsaymanın yanlış olduğu ortaya çıktı” havasındaydı. Her ikisi de kapitalist sömürü ilişkilerinin özü aynı kalmakla birlikte onları yeniden üretme zorunluluğunun paniğiyle konuşuyorlardı.
Burjuvazinin temsilcilerinin eskinin çöktüğü ve yeni sistemler kurulması arayışlarını içeren söylemleri neoliberalizmin çözülüşünü dile getiren itiraflardı. Yerleşik dengelerin sarsıldığı, siyasal ve ekonomik normların aşındığı bu süreçte emperyalist sistemin krizinin sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve ideolojik boyutları da şeffaflaştı. Burjuvazinin yaşadığı korku ve panik, onu giderek daha otoriter, daha saldırgan politikalara ve dile yöneltti. Bu durum aslında çürüyen bir sınıfın tarihsel tükeniş belirtilerinden biridir.
COVID-19 pandemisi ve Rusya-Ukrayna Savaşı gibi gelişmeler aslında kapitalist emperyalist sistemin zaten var olan kırılganlıklarını daha görünür hale getirmişti sadece. Küresel tedarik zincirlerinin kırılması, enerji ve gıda krizleri, lojistik hatların güvenliği gibi meseleler kapitalist dünya ekonomisinin ne denli hassas dengeler üzerine kurulu olduğunu açığa çıkardı. Buna ek olarak Hürmüz ve Bab-ül Mendep boğazları etrafında yükselen gerilimler sermayenin dolaşım süreçlerinin jeopolitik dengelere bağımlılığını çıplak biçimde gösterdi.
Neoliberal kapitalizmin çözülme sürecinde yüksek teknolojiye dayalı üretim gelişirken güvencesiz emek ve enformel sektör genişlemiştir. Bu durum, kapitalizmin yeni birikim rejimine yöneldiği evrede, neoliberalizmin zaten derinleştirdiği sınıfsal eşitsizlikleri katmerlendirdi. Bilimsel ve teknik gelişmelerin üretim süreçlerine entegre edilmesiyle artı-değer sömürüsü yeni biçimler ve yoğunluk kazandı. Bu arada o güne dek yürürlükte olan eski yapılar yeni ihtiyaçlara yanıt veremez hale gelmeye başladı. Bu arada emperyalizmin eşitsiz gelişimi sonucu ABD’nin eski hegemonik konumu zayıflarken Çin başta olmak üzere yeni rakiplerin ortaya çıkıp o hegemonyayı değişik biçimlerde sorgulamaya ve zorlamaya başlamaları bu yapısal dönüşüm ihtiyacını daha karmaşık ve gerilimli hale getirdi.
Emperyalist kapitalizm açısından sermayenin dolaşım süreçlerini güvence altına alma ihtiyacıyla hammadde kaynaklarına -özellikle nadir elementler gibi stratejik öneme sahip olanlara- erişim zorunluluğu hayati bir öneme sahiptir. Emperyalist güçler arasındaki rekabetin nedenini de bu oluşturur. Bu ihtiyacın yakıcılaşması, emperyalist müdahalelerin ve bağımlılık ilişkilerinin daha doğrudan ve kaba biçimlerde yeniden kurulmasını gündeme getirmektedir. Açgözlülük, ahlaksızlık ve megalomani yanında sınır tanımayan bir saldırganlık ve dengesizlik numunesi Donald Trump’ta cisimleşen politikalar bu yönelimin somut ifadesidir.
Bu çerçevede yeni birikim rejiminin inşasının önü büyük ölçüde savaşlar ve çatışmalar yoluyla açılmak istenmektedir. Günümüzde yaşanan bölgesel savaşlar daha geniş ölçekli çatışmaların, dahası yeni bir dünya savaşının habercisi niteliğindedir. ABD emperyalizmi bu süreci bugüne dek mümkün olduğunca düşük maliyetli dolaylı müdahalelerle yürütmeye çalıştı. Fakat özellikle Çin’in ekonominin diğer alanları yanında özellikle teknoloji alanında da kendisini yakalamakla kalmayıp yer yer önüne geçen atakları karşısında paniğe kapıldı. Hâlâ açık ara önde olduğu askeri gücü yanında tümüyle yitirmediği teknolojik üstünlük ve avantajlarını da kullanarak Çin’i bir an önce boğucu bir çembere alma yönelimine girdi. Özellikle de onun yumuşak karnını oluşturan enerji bağımlılığını kontrolü altına almak için dolaysız saldırılara yöneldi. Venezuella’nin ardından Ortadoğu’daki tetikçisi İsrail’die yanına alarak İran’a saldırmasının arkasında bu hesap var. Fakat son İran saldırısı üstünlüklerine güvenerek herşeyi yapabileceğini zanneden bu kibirli saldırganlığın burnunu sürttü. Askeri ve teknolojik üstünlüğün de sınırlarının olduğunu bütün dünyaya net bir şekilde gösterdi.
Yeniden yapılanmanın dayandığı kolonlar
Tarihsel ve fiziki sınırlarına dayanmış olan emperyalist kapitalizmi yeniden yapılandırma yönelimi dört temel dinamik üzerinden ilerlemektedir:
İlk olarak emperyalist sistemin yapısından kaynaklanan çatışmacı çok kutupluluk olgusu öne çıkmaktadır. ABD merkezli tek kutuplu hegemonya çözülürken onun yerini istikrarlı ve dengeli bir çok kutupluluk almamış; aksine eşitsiz gelişme yasasının güncel bir yansıması olarak rekabetin süreklileştiği, çelişkilerin keskinleştiği ve uzlaşma alanlarının daraldığı bir güçler dengesi ortaya çıkmıştır. NATO, Avrupa Birliği ve ABD’nin strateji belgelerinde ifade edilen “rekabet”, “öngörülemezlik” ve “stratejik özerklik” kavramları emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin artık sabit bloklar üzerinden değil, esnek ve geçici ittifaklar temelinde şekillendiğini göstermektedir. Ancak bu esneklik, paylaşım mücadelesinin daha da sertleştiği, geleneksel ittifak ilişkilerinin dahi sarsılıp çatladığı bir çatışma zeminini ifade etmektedir. Öte yandan emperyalist ittifkların üstyapısal kurumları tel tel dökülmüştür, işlememektedir.
İkinci olarak, küresel üretim ve dolaşım ağlarında yeniden yapılanmadır. Neoliberal dönemin “sürtünmesiz küreselleşme” miti çözülmüş, üretim ve tedarik süreçleri açık biçimde jeopolitik ve siyasal ölçütler temelinde yeniden örgütlenmeye başlanmıştır. Sermaye, dolaşım süreçlerini güvence altına almak amacıyla tedarik zincirlerini “güvenli” coğrafyalara kaydırmakta; bu da hem coğrafi hem de siyasal yeniden yapılanmayı beraberinde getirmektedir. Bu süreç yalnızca teknik bir yeniden düzenleme değil aynı zamanda dünya işçi sınıfının yeniden bölünmesini, derin sömürü mekanizmalarının yeniden kurulmasını ve bağımlılık ilişkilerinin derinleşmesini içeren kapsamlı bir stratejidir. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı neoliberal dönemin tek dünya pazarı iddiasının yerini alan parçalı ve gerilimli bir kapitalist dünya sistemidir.
Üçüncü olarak, devletin rolünde yaşanan dönüşümdür. Neoliberal ideolojinin alamet-i farikalarından biri haline getirdiği “minimalize devlet” demagojisi çöpe atılmış, onun yerini doğrudan müdahaleci ve yönlendirici bir devlet biçimi almaktadır. Ancak bu yönelim, burjuva ideologların iddia ettiği gibi piyasanın sınırlandırılması değil tam tersine sermaye birikiminin devlet tarafından güvence altına alınıp tahkim edilmesidir. ABD’nin 2022’de CHIPS ve Enflasyon Azaltma Yasaları ile toplam yarım trilyon dolarlık devlet sübvansiyonunu hayata geçirmesi, Çin’in 2026-2030 yıllarını kapsayan 15. Beş Yıllık Planı bu eğilimin en kapsamlı örnekleridir.
Çin, 2026-2030 dönemini kapsayan 15. Beş Yıllık Planı ile sadece ekonomik bir büyüme hedefi koymamakta, aynı zamanda dünyanın teknolojik ağırlık merkezini yeniden tanımlamaya hazırlanmaktadır. “Yeni Nitelikli Üretici Güçler” kavramı etrafında şekillenen bu yol haritası, Pekin’in dışa bağımlılığı minimize ederek stratejik alanlarda mutlak hâkimiyet kurma arzusunu yansıtmaktadır. Planın merkezinde entegre devreler (“çip savaşlarında” savunmadan saldırıya geçiş), “somutlaştırılmış yapay zekâ” (yapay zekâyı fabrikalara, hastanelere ve savunma hatlarına fiziksel birer aktör olarak yerleştirme), ticari uzay taşımacılığında yeniden kullanılabilir roket hedefi ve yeşil teknolojiler yer almaktadır. Önceki beş yıllık planları tanımlayan “hızlı yakalama” aşaması geride kalmış, yerini “sistematik inovasyon” dönemi almıştır. Bu örnek, devletin sermayeden “göreli özerkliği” mitinin nasıl fiilen tasfiye edildiğini ortaya koymaktadır. Devlet yalnızca düzenleyen değil kolektif kapitalist olarak hareket eden, sermayenin yeniden üretim koşullarını garanti altına alan bir konumdadır.
Dördüncüsü, burjuva demokrasisinin çözülüşüdür. Kapitalizm ile “demokrasi” arasındaki “doğal uyum” anlatısı çökmüş, ideolojik bir örtü olmaktan çıkarak fiilen terk edilmiştir. Bu aslında neoliberal dönemde başlayan bir tasfiye sürecidir. Burjuvazi aslında tekelci kapitalizm aşamasına geçişle birlikte kendisine ayak bağı olarak görmeye başladığı “demokrasi“yi neoliberal dönemde hepten bordadan attı. Şimdi bu gerçekliğin yeni kanıt ve sonuçlarına tanıklık ediyoruz. 2024-26 arasındaki seçim krizleri, enerji şokları ve savaş dalgaları bir kez daha açıkça göstermiştir ki, sermaye birikiminin sürekliliği ile “demokratik kurumlar” çatıştığında tercih sistematik biçimde birinciden yana yapılmaktadır. Bu tercih, olağanüstü hal rejimlerinin genelleşmesi, yürütmenin tahkimi, yargının bütünüyle işlevsizleştirilmesi ve siyasal alanın daraltılmasıyla kurumsallaşmaktadır. Gramsci’nin “hastalıklı semptomlar” olarak tanımladığı azgınlaşma eğilimleri bugün yeni birikim rejiminin içsel ve süreklileşen siyasal formudur.
Bu dört dinamik birlikte ele alındığında karşımızda emperyalist kapitalizmin yeni bir tarihsel evresi durmaktadır. Bu evre, krizlerin geçici sarsıntılar olmaktan çıkıp birikim sürecinin asli bileşenlerine dönüştüğü; savaşın, yıkımın ve yoksullaşmanın sistemin yeniden üretimi için işlevselleştirildiği bir düzene işaret etmektedir. Bu düzende işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar için daha yoğun sömürü, daha derin güvencesizlik ve daha yaygın şiddet anlamına gelmektedir.
Sermayenin yöneldiği yeni stratejik alanlar
Lenin, emperyalizm analizinde, her emperyalist güç dünyanın sadece var olan bölgelerine değil gelecekte kârlı olabilecek hatta kendisine çekici gelmese bile rakiplerine avantaj sağlayabileceğinden korktuğu bölgelerine uzanmak ister der. “Azami kâr, azami egemenlik“ peşinde koşan emperyalizmin doğasından kaynaklanan bu yönelimi, emperyalist güçler arasındaki rekabet yarışıyla ilişkisi içinde ele alır. Lenin’in işaret ettiği “geleceğin kârlı alanlarını önceden kapatma” eğilimi günümüzde enerji kaynaklarının yanı sıra dijital kapitalizm, veri ekonomisi, yapay zekâ, enerji ve ticaret koridorları, kritik hammaddeler etrafında toplaşmaktadır.
Bu bağlamda günümüzde emperyalist rekabet, paylaşılmış pazarların yeniden paylaşımının yanı sıra yeni bir uluslararası siyasi ve ekonomik düzenin, yeni bir uluslararası işbölümünün, yeni ittifak tarzı ve ona uygun yapılanmaların hangi güçler tarafından, hangi koşullar altında nasıl şekilleneceği üzerine yoğunlaşmaktadır.
Bu yalnızca ekonomik politikalarda bir yön değişikliği değil sermaye birikiminin maddi temellerinin, sınıf ilişkilerinin ve emperyalist rekabet biçimlerinin yeniden yapılandırılması anlamına gelmektedir.
Bu anlamda günümüzde emperyalist rekabet yalnızca belirli coğrafyalar ya da kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesiyle sınırlı olmayıp üretimin teknik, örgütsel ve mekânsal biçimlerini belirleme mücadelesidir. Dijitalleşme, otomasyon, yapay zekâ ve “yeşil dönüşüm” sermaye birikiminin yeni temelini oluştururken, üretim ve dolaşım zincirlerinin yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda emperyalist güçler sadece nadir elementler, veri ya da enerji ve meta nakil hatları gibi stratejik unsurları denetim altına almaya çalışmamakta; aynı zamanda bunların hangi biçimde hangi emek rejimleriyle işleneceğini de belirlemeye yönelmektedirler. Dolayısıyla savaşlar bir yandan kaynak ve pazar paylaşımı mücadelesi için sürerken diğer yandan savaşların yerle bir ettiği coğrafyalar üzerinden yeni üretim paradigmasının kurucu unsurlarını şekillendirme yönünde derinleşmektedir.
ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı yürüttüğü ticaret savaşları, yaptırımlar ve teknoloji kısıtlamaları, klasik anlamda pazar rekabetinin ötesinde yeni birikim rejiminin altyapılarını oluşturan sektörlerin ve hammaddelerin kontrolünü hedeflemektedir.
Tedarik zincirlerinin “stratejik cephe”, teknolojinin ise “savunma hattı” gibi askeri terimlerle ifadelendirilmesi aynı yönelimin yansımalarıdır.
Gelinen aşama yalnızca kapitalizmin yeniden yapılanma çabasını değil aynı zamanda onun tarihsel sınırlarının daha da görünür hale geldiğini ifade eder.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz evre, bir yandan emperyalist sistemin daha saldırgan ve daha yıkıcı biçimler alacağı bir dönemi işaret ederken diğer yandan dünya proletaryası açısından devrimci mücadele olanaklarının nesnel olarak genişlediği bir tarihsel moment olarak görülmelidir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!