Eylül Gökçin
Ankara’da hiç de sıradan olmayan güneşli bir pazar günü. Ziya Gökalp Caddesi’ni adımlayarak Mithatpaşa Köprüsü’ne ulaşıyoruz. Her tarafta polis otoları ve otobüsleri. Bu polis yığınağının nedeni Özel Sektör Öğretmenleri ve Mülakat Mağduru Öğretmenlerin sendika binası önünde başlattıkları süresiz açlık grevi direnişi.
Adımlarımızı hızlandırıyor ve öğretmenlerin direnişini selamlıyoruz. “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” Öğretmenler açlık grevinin fiziksel etkilerine aldırış etmeden aynı coşkuyla karşılıyorlar bizi. Bir yer bulup oturuyor ve sınıf mücadelesinin tıpkı “su akar yatağını bulur” sözünde olduğu gibi birbirinden çok farklı kesimleri nasıl birleştirip aynı mecraya akıttığına tanıklık ediyoruz.
Bu ülkede yasaların, yönetmeliklerin, komisyonların nasıl sermayeden yana işlediğine kolluğuyla, valisiyle, bakanıyla tüm mekanizmaların öğretmenlere hakkı olanı verirsek tüm işçiler, emekçiler için “yol açılır” korkusuna tanıklık ediyoruz. Hangi kesimden olursa olsun yoksul emekçi çocuklarının mülakatlarla, sınavlarla nasıl sömürüldüğüne, kazandıkları hakların binbir ayak oyunuyla nasıl gasp edildiğine, sınıfın öfkesinin nasıl mayalandığına, bu öfkenin gazla, copla, polis yığınağıyla, gözaltı tehdidiyle durdurulamayacağına tanıklık ediyoruz.
Öğretmenler anlatıyor biz dinliyoruz.
Öğretmenler çalışma koşullarının patronların insafına bırakıldığını dile getiriyorlar. Senelik sözleşmelerle çalıştıklarını mayıs ve haziran ayları geldiğinde sözleşmelerinin sonlandırılarak kapının önüne konulduklarını belirtiyorlar. Yaz ayları boyunca işsiz kalmamak için kafelerde çalıştıklarını, çocuk bakıcılığı yaptıklarını söylüyorlar.
Özel okullarda sözleşmelerin ağustos ayına kadar yenilenmediğini, bu süreçlerin öğretmenleri düşük ücretlere mecbur bıraktığını işsiz kalma korkusuyla düşük ücretlere razı gelmek zorunda kaldıklarını dile getiriyorlar. Ders anlatırken dahi kirayı nasıl ödeyeceklerini düşündüklerini belirtiyorlar.
Bu esnada yanımda oturan mülakat mağduru bir öğretmenin sözleri ne kadar farklı üzümler olsak da ezildiğimizde aynı şişeye doldurulduğumuzun bir kanıtı adeta. Mülakat mağduru öğretmen yoksul bir aileden geldiğini dile getiriyor ve ekliyor:
Ailem beni binbir zorluk ve emekle okuttu. Atanabilmek için gece gündüz çalıştım. Kuran kursu öğreticisi olarak atanmak istiyordum mülakatta elendim. Konya’da öyle büyük torpillere şahit oldum ki. İki çocuğum var, eşim çalışıyor fakat yetmiyor. Evden çalışarak mantı yapıp sattım.
Öğretmenler vaat değil haklarını güvence altına alacak yasa istiyorlar. Tüm baskılara rağmen mücadelelerini kararlılıkla sürdüreceklerini haklarını almadan Ankara’dan ayrılmayacaklarını net bir şekilde ifade ediyorlar ve ekliyorlar “Kazanırsak hepimiz kazanacağız.”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!