M. Ender Öndeş
Yoldaşlık -yaşlandıkça bu konuya çok takılıyorum galiba- hem çok derin hem de, basit demeyeyim ama çok yalın bir duygu. Yalın ve hayatın akışında bir şey; bir ilişki. 150 yılı geçmiş kocaman bir tarih içerisinde dünyanın dört bir köşesinde milyonlarca insanın birbirlerine duydukları bağlılığın ifadesi; tıpkı o kırmızı renkli bayraklar gibi. Zaman ve mekânın ötesinde. “Çin’den İspanya’ya, Ümit Burnu’ndan Alaska’ya kadar / her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var” diyor ya şair, öyle tuhaf bir şey işte. Birbiriyle hiç karşılaşmamış, tek kelime konuşmamış insanlar, hatta yalnızca fotoğrafları hatta yalnızca isimleri… O kadarı bile yeter bazen, yetiyor.
Ama işte, zaman içerisinde, “bütün renkler hızla kirlenirken birinciliğin beyaza verilmesi” gibi, bu en temiz en safiyane duygumuzun bile lekelendiğine tanık olduk. Bir şeylerin gözümüzün önünde kırılıp yıprandığını da gördük. Son otuz yılda onca yıllık emeğimizin ürünü olan ‘sosyalist’ pratiğin çöküşünün nedenleri üzerine o kadar kafa patlattık ya, aslında çok dümdüz olarak ‘devrimciliğin ve devrimci ilişkinin kaybı’nı belki listenin en başına yazabilirdik. Çünkü öyledir, akan su kir tutmaz hani, siz bir kez akmayı bırakıp, ancak kesintisiz biçimde sürdürüldüğünde anlam ifade edebilen o devrimcilik halini terk edip statükonun kuytularına ve karanlık koridorlarına kapandığınızda, artık kavramlar da aynı kadere maruz kalır ve bu arada ‘yoldaş’ gibi ‘akış’a ait insani ilişkiler, rütbeleri ve sıfatları ifade eder hale gelir. Ve sonra, açık bırakılan kapıdan sevgi duygusu çıkıp gider. Oysa işin temeli, romantik bulunabilirim, evet, öyle olsun, tam tamına sevgidir. Seçici bir sevgidir ama sevgidir. Babası öldüğünde gözyaşı dökmemiş insanları, daha üç beş yıl hatta üç-beş ay önce tanıdığı bir insanın cenazesinde diz çöktüren, tuhaf bir duygu. Çünkü o yol arkadaşlığıdır; canın cana emanet edildiği yangın yerlerinin kardeşliğidir.
Şüphesiz, daha dar anlamıyla, daha özel bir yolda, daha özel bir ilişkiler ağı içerisinde yaşanan duygular çok önemlidir ama hep öyle olmuyor. Bazen, o kardeşlik ve saygı durumu, o ağın sınırlarını da aşıyor ve yıllarca görmediğiniz insanların -politik durum ne olursa olsun- size hep kısacık bir mesafede olduğu hissini taşıyorsunuz. Sezai öyleydi işte. Bazı insanlar benim için hep çok ayrı bir yerde dururlar, onlardan biriydi. Altı üstü üç-beş aylık bir hapishane koğuşu macerasıdır aslında ama bu bir şeyi değiştirmez. Uzun uzun voltalar mı var? Derin derin sohbetler mi var? Politik tartışmalar yapmışız da bir yerde anlaşmış mıyız? Hayır. Ama başka bir şey var. Annem terziydi benim ve terzilerin kumaşla ilgili bir deyimini sık kullanırdı, yıllar sonra hatırlıyorum: Yeri sağlam! Terzi dilinde ‘yer’den kasıt, kumaşın dokusu, ipliğinin kalitesidir. Odur işte. Yıllar içinde tecrübeler kazanıyorsun ve karşındaki insan hakkında bir gelecek tahmini yapabiliyorsun. Sezai’ye bakınca çok netti benim için durum: Bu adamın işi devrimcilik ve bu geçici bir heves değil, ona içkin bir şey. Yarın çıkar ve ilk sözü “nerde kalmıştık” olur. Öyle de olmuş zaten. Acı olan ise bu maceranın talihsiz bir biçimde sona ermesi.
Maviş’in acısı ise daha bir başka. O korkunç günün sabahında, televizyondaki manzarayı gördükten sonra Ankara’da, katliam alanında olan eşime yirmi dakika boyunca ulaşamamıştım. Telefonu açmamasının, yerdeki insan parçalarına basmadan yaralılara yardım etmeye çalışmak gibi çok haklı bir gerekçesi vardı, evet ama o yirmi dakika ömrümün yarısıdır. Serdar’ı ise bir gün sonra öğrenebildik. Serdar’ı ve diğerlerini… Nasıl içim yanmıştı! Onunla da derin sohbetler, uzun uzun hasbıhaller yoktu yine. Ama şimdilerde ‘liyakat’ diye deforme edilen, ‘işinin insanı’ olma halinden söz ediyorum. Kaplumbağa gibi evi sırtında yaşayan, devrimcilikten başka ‘işi’ olmayan birinden söz ediyoruz. Ve yine ‘kumaşın yeri’nden… Şu mahkemelerde “mesleğin ne” sorusuna verilen “devrimciyim” yanıtı hiç öyle artistik gösteri filan değildir. Kürsünün öte yanındakileri cebinden çıkaracak yetenekleri olan insanlar, böylece hayatlarının bir özetini yaparlar aslında. Serdar da o meslek erbabındandı işte ve ne yazık ki o da şimdi aramızda yok artık.
Zor anlatılır şeyler bunlar. Ciğeri beş para etmez yaşam formlarının oksijenimizi tükettiği zamanlarda en çok ihtiyaç duyduğumuz insanlardı onlar.
Sezai ve Serdar… Aynı kumaşın parçaları, aynı zincirin halkaları…
Özlüyorum…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!