1 Mayıs sizin için ne anlama geliyor?
1 Mayıs’ın anlamını benim için en güzel ifade eden şey, işçi sınıfının artık klasikleşmiş sloganında ifadesini buluyor; 1 Mayıs dünya işçi sınıfının “birlik, mücadele ve dayanışma” günü. İnsanlığın yaşamını sürdürebilmesi için erişmek zorunda olduğu ihtiyaçları üretenler, bunun karşılığında iş güvencesinden yoksun, oldukça kötü çalışma şartları altında ve sefalet ücretiyle yaşamak zorunda bırakılıyor. Hayatı yaratanlar, ne yaratılan zenginlikten payına düşeni alabiliyor ne de bu zenginliğin hangi biçimde dağıtılacağı konusunda söz sahibi olabiliyor. 1 Mayıs işte tam da bu gerçeği dile getirme ve değiştirme yolunda bir araya gelmenin, mücadele etmenin, ekonomik ve siyasi zorluklar karşısında hayatta kalabilmek için dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hatırladığımız, daha çok dile getirdiğimiz gün. Bugünü diğer 364 günden ayıran bir diğer özellik de bizlere dünya işçi sınıfının çok uzun yıllara dayanan ve büyük fedakarlıklar sonucu bugünlere getirilen mücadelesinin ürünü olmuş olması.
Bu yıl 1 Mayıs’ı koronavirüs salgını koşullarında karşılıyoruz. Bu koşullarda işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gününde nelerin yokluğunu ve eksikliğini yaşıyorsunuz?
Ekonomik, siyasi ve sosyal anlamda bir sürü şeyin eksikliğini hissediyoruz ama bunların içinde en önemlisi güçlü bir örgütlenmenin eksikliğini hissediyoruz. Çünkü ona sahip olursak diğer eksiklerimizi çözmek için bir aracımız var demektir. Bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisiyim. Salgın koşullarında uzaktan eğitim uygulaması kapsamında çalışmalarımızı evden sürdürüyoruz. Bu durum mesai ve çalışma saati kavramını ciddi biçimde yıpratıyor. Zaman zaman iş dışı saatlerde de bazı işlerle ilgilenmemiz gerekebiliyor. Uzaktan eğitim sürecinde özellikle teknik altyapıya dair çalışmaların yürütülmesi adına iş yükümüzün yer yer arttığı durumlar da söz konusu oluyor.
Vakıf üniversitelerinin büyük bir kısmında ücret ve iş güvencesi koşullarının çok da iyi olmadığı yaygın bilinen bir husus. Salgın günlerinde, Meclis’te “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” görüşüldü ve 17 Nisan 2020’de Resmî Gazete’de yayınlandı. Yasa metninde vakıf yükseköğretim kurumlarında görevli öğretim elemanlarının aldıkları ücretlerin, devlet yükseköğretim kurumlarında görevli emsallerinden düşük olmamasına yönelik bir hüküm var. Normalde çok parlak görünen bu hükme aramızda sevinebilen olmadı. Üniversitelerin ya bu hükmü by-pass edecek feragatname vb. uygulamalar bulacağından ya da okuldaki akademik personelin tamamına devlet üniversitelerindeki ücretleri ödemeyi göze alamayarak bir kısmımızı işten çıkartacağından, bazı bölümleri kapatabileceğinden endişeliyiz.
Buna karşı bir örgütlenme ya da bizim adımıza konuşacak ve mücadele edecek bir muhatap da yok. Yasaya göre vakıf üniversitelerindeki personel eğitim alanında faaliyet gösteren kamu sendikalarında örgütlenemiyor. Yasaya göre “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar” sektörü kapsamında ele alınıyoruz, bu sektör de bilindiği gibi çok fazla birbiriyle ilişkisiz alt sektörün yer aldığı, sendikalar açısından ciddi bir temsil ve yetki problemi bulunan bir torba sektör.
Ayrıca, güçlü bir “birlik, mücadele ve dayanışma” örgütü sorunu, salt benim bulunduğum sektörün değil işçi sınıfının tüm katmanlarının deneyimlediği bir sorun. Bugün haksızlığa uğrayan, yasal hakları gasp edilen bir çalışan yargıya başvurduğunda lehine bir karar alacağından ümitli değil, bu sorununu çözecek başka muhatap da bulamıyor. İşsizse, kazanılmış hakları gasp edilmişse, çözüm yolu da bulamıyorsa kendini çok çaresiz hissediyor. Ne yazık ki bu örgütleri var edemediğimiz sürece, işsizlik, yoksulluk, toplumsal çözülme, zaman zaman ne yazık ki artan intiharlar gibi sorunlarla karşılaşıyoruz.
Ya koronavirüse yakalanmak ya da “evde kal” çağrısına uymak… “Ölümlerden ölüm beğen” deniyor bizlere. İşçi sınıfı ve emekçiler bu açmaz karşısında sizce ne yapmalı?
Salgın günlerinde evde kalmanın birkaç biçimi var. Bunu ABD’de yapılan bir haberde “bir çeşit kast sistemi” olarak nitelediler: “zenginler tatil mülklerine kapandı, orta sınıflar yerinde durmayan çocukları ile evlerinde mahsur kaldı; işçi sınıfı cephe hattında”. Bunlara ilave olarak bir de işsiz kaldığı için ya da işsizlik tehdidini nefesinde hissettiği için evde kalanları eklemeliyiz; bu, evde kalmanın oldukça tedirgin edici bir biçimi. İşçi sınıfı cephe hattında benzetmesi ise bence bir benzetmeden daha fazla anlama geliyor. Bugünlerde işçi arkadaşlarla sohbetlerimizde, sosyal medyada onlarla yapılan röportajlarda veya haberlerde gördüğüm psikoloji bana savaş romanlarında cepheye gönderilen askerlerin psikolojisini andırıyor. Zaten sık sık bir savaşta olduğumuz söyleniyor, Fransız filozof Jean-Paul Sartre’ın “savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür” sözü geliyor insanın aklına.
Salgının üstesinden gelebilmek için bazı hayatî sektörlerin çalışması elbette şart ama bugün yaşadığımız şey bu değil. Bazı sektörlerde, bu süreçten ciddi biçimde kârlı çıkabileceğini düşünen işverenler, insan sağlığını hiçe sayarak işçileri çalışmaya zorluyor. Bunun için yasal dayanaklar da derhal hizmetlerine sunuluyor. Bunun sonucunda arkadaşlarımızı, aile fertlerimizi, akrabalarımızı kaybediyoruz. Bu tip kitlesel ölümlerin yaşandığı dönemlerde ölüm de bir süre sonra oldukça sıradanlaşıyor. Savaş romanlarında, özellikle de uzun süren emperyalist paylaşım savaşlarını konu alan romanlarda, cephedeki asker, sık sık kendisi için en ufak bir anlam ifade etmeyen, kendi çıkarına olmayan bir savaşta neden yer almak zorunda kaldığını ve canını ortaya koyduğunu sorgular, buna anlam vermeye çalışır ve bir yanıt bulamaz. Bu süreçte cepheye sürülen sektörlerdeki durum bana biraz bunu anımsatıyor. Dahası dünyadaki büyük güçler arasında kutuplaşmanın derinleşmesi ve hegemonya mücadelesinin sertleşmesi de insan zihninde bu tip çağrışımları daha da güçlendiriyor.
Normalde, salgınla mücadelede kritik rol oynayan sektörlerde çalışmanın devam etmesi, evde kalanların başta gıda ve sağlık olmak üzere ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük tedarik ve lojistik hizmetlerinin sürdürülmesiyle çalışmanın sınırlanması gerekirdi. Hatta bunun için yerel komiteler aracılığıyla söz konusu işler koordine edilebilir ve bölüştürülebilir, bu alanda yürütülecek faaliyetin yol açacağı risk en aza indirilir ve dayanışmayla bölüşülmüş olurdu.
Ancak, şu an yürürlükte olan uygulamadan kazanç elde eden toplumsal katmanlar var ve bunlar alınacak siyasal kararlara nüfuz edebiliyorlar. Uygulanan politik program ihtiyaçların karşılanması üzerine değil onların kazancının sürdürülmesi üzerine kurulu. Bu durumdan kazanç elde eden katmanlar olduğu sürece bu durum çeşitli biçimlerde hafifletilse bile değişmesi imkân dahilinde görünmüyor.
Yukarıda tarif ettiğim biçimde bir uygulama ancak -asgari olarak- temel ihtiyaçlara dönük ekonomik sektörlerin işçi denetiminde kamulaştırıldığı, artan oranlı servet vergisinin uygulandığı, bu vergilerin bahsi geçen temel ihtiyaçları karşılamak üzere kullanıldığı koşullar altında yapılabilir. Bunu gerçekleştirecek gücün şu an olup olmaması başka bir tartışma. Ancak, bunu akılda tutmak, en azından mevcut durumun bunları asla sağlayamayacağını, üretenlerin aynı zamanda yöneten olduğu bir üretim ve bölüşüm düzeni olmadıkça bunları bir başkasının asla çözmeyeceğini veya çözemeyeceğini göz önünde bulundurmaya yarar.
Başta İnşaat-İşçileri Sendikası olmak üzere kimi sendikalar bir araya gelerek “Yaşamak için Genel Grev!” dediler. 1 Mayıs’ta bunun sınıfın ortak talebi ve eylemi olarak hayata geçirilebilmesi için neler yapmak gerekir?
1 Mayıs’ı salgın koşullarında karşılıyoruz, buna bir de sokağa çıkma yasağı eklenmiş oldu. 1 Mayıs’ta alanlarda olmak kuşkusuz oldukça önemli. Ancak, mevcut durumda bulunduğumuz her platformda işçi sınıfının bu sene 1 Mayıs’a her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu ifade etmek önem taşıyor. O gün özellikle çalışmak zorunda kalacak sektörlerde, işyerlerinde ve mümkün mertebe kamusal alanda kalarak bunu ifade etmek önemli. Kapitalizmin insanlığı derin bir uçuruma sürükleyeceği ciddi bir kriz dönemine giriyoruz. İçinde bulunduğumuz durumdan çıkış için yegâne seçenek kendi mücadelemizdir, buna dikkat çekmek bu bilincin oluşmasını sağlamak genel grev talebinin emekçilerin tüm katmanlarında karşılık bulması açısından kritik bir önem taşıyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!