H. Selim Açan
Devletin sosyal devrimle ve sosyal devrimin devletle ilişkisi sorunu II. Enternasyonal’in en ünlü teorisyen ve yazarlarını çok az ilgilendirmiştir, tıpkı bir bütün olarak devrim sorununun onları çok az ilgilendirdiği gibi. Fakat II: Enternasyonal’in 1914’te çöküşüne yol açmış oportünizmin tecridi büyüme sürecinde karakteristik olan, sorunla açıkça yüz yüze geldiği zaman bile YAN ÇİZMEYE ÇALIŞILMASI ya da sorunun fark edilmemesidir. Bir bütün olarak diyebiliriz ki, proleter devrimin devletle ilişkisi sorununa bu YAN ÇİZME-oportünizme uygun ve onu besleyen bir yan çizme-Marksizmin tahrifine ve tamamen bayağılaştırılmasına götürmüştür.” (Lenin, Devlet ve Devrim, abç)
I-
“Devletin yeniden yapılandırılması”, “küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” kavramları ile birlikte, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren, ekonomiden siyasete, toplumsal yaşamın örgütlenmesinden ideo-kültürel sorunlara kadar her konuda burjuva yaklaşım ve ölçütleri belirleyen bir “üst dil”in kilit kavramlarından biri haline gelmiş durumda. “Devletin küçültülmesi” (‘minimal devlet‘), “üzerine vazife olmayan işlerden elini çekerek asli görevleri üzerinde yoğunlaşması” (‘Gece bekçisi devlet‘), özellikle de “ekonomiye müdahalesinin sınırlandırılması” (“serbest piyasanın işleyişini kolaylaştıran ‘katalizör devlet‘”), (“sosyal taraflar (sınıflar) arasında oyunun kurallarını gözeten ‘hakem devlet‘”) vb. slogan ve nitelemeler eşliğinde kullanılan bu kavram, tekelci burjuvazi açısından dünya çapında gün geçtikçe daha fazla yakıcılaşan bir ihtiyacı ve stratejik bir yönelimi ifade ediyor.
Genel bir çerçeve olarak;
– Tamamlanmış bir süreci değil, başlamış ve halen devam etmekte olan bir süreci anlatıyor,
– Her ülkenin dünya kapitalist sistemi içindeki yeri ve ağırlığına, sosyo-politik ve sosyo-kültürel gelişme düzeyi ve koşullarındaki farklılıklara vd. bağlı olarak farklı yönlerin öne çıktığı, farklı görünümler kazanan bir gelişme seyri izlemekle birlikte, özü, amacı ve karakteristik çizgileri itibarıyla yerel değil evrensel bir karakter taşıyor; yanı sıra çözüm aradığı sorunlar, geliştirmeye çalıştığı kurumsal yapı ve düzenlemeler yönüyle de uluslararası bir niteliğe sahip,
– Siyasal planda dünya çapında bir ‘yönetememe krizi’ biçiminde dışa vursa da salt bir ‘yönetememe krizi’nden ibaret olmayan burjuvazinin “hegemonya krizi”ne, gündelik ve geçici değil, yeni bir burjuva devlet felsefesi temelinde köklü ve kalıcı bir çözüm arayışını, bu anlamda taktik değil stratejik bir yönelimi ifade ediyor,
– Salt siyasal yaşama, tekelci burjuva kapitalist devletin kurumsal yapılanması ve işleyişine ilişkin radikal düzenlemelerle sınırlı kalmayan; siyasal sisteme olduğu kadar ekonomiye ve sosyal yaşama ilişkin radikal düzenlemelerin yanı sıra ideolojik ve kültürel boyutları da olan geniş kapsamlı total bir düzenleme amacını taşıyor.
Burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminin kapsamının genişliğine ve derinliğine dikkati çekmek amacıyla baştan vurgulama gereğini duyduğumuz bu özellikler, onun içeriği, anlam ve önemi, işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından olduğu kadar onların mücadelelerine önderlik etme çabası içinde olan devrimci radikal güçler açısından içerdiği tehlikeler hakkında gereken açıklığı sunmaz henüz bizlere. Onun çapının ve boyutlarının büyüklüğü hakkında bir fikir verir sadece. Ancak, sorunun önemine denk bir ciddiyet ile ele alınabilmesi için, önce onun boyutlarının büyüklüğünün görülmesine ihtiyaç vardır.
Kapitalist sistemin mevcut krizi, onun derinlik ve şiddeti bu konuda bir çıkış noktası oluşturabilir. Yaşanan krizin kapsamlı ve derinlikli bir çözümlemesi, burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminin boyutlarının büyüklüğünün, dolayısıyla onun tarihsel-politik anlamının görülmesini kolaylaştıracak bir açıklık sağlamakla kalmaz; bu yönelimi tekelci burjuvazi için zorunlu bir ihtiyaç haline getiren nedenlerin görülmesini de sağlar. Çünkü bu nedenler, krizin içinde ve yol açtığı sonuçlarda gizlidir. ‘Yeniden yapılandırma’ yönelimini tekelci burjuvazi için dünya çapında zorunlu bir ihtiyaç haline getiren özellikle iki temel neden vardır: Bunlardan birincisi, krizin ve burjuvazinin anti kriz önlemlerinin derinleştirip keskinleştirdiği çelişkileri “yumuşatarak” her an sistem karşıtı patlamalara dönüşecek olan toplumsal muhalefet eğilimlerini soğutup denetim altında tutma çabasıdır. Diğeri ise, sermayenin -özellikle de son kriz sürecinde olağanüstü bir büyüklük ve önem kazanan para sermayenin- hareket serbestisini sınırlandırıp yavaşlatan engelleri ortadan kaldırma gereksinimidir.
Yazımızın ilerleyen bölümlerinde üzerinde daha geniş olarak durup açımlamaya çalışacağımız bu nedenlerin, dolayısıyla ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin krizle olan bağının görülmesi, onun yukarıda saydıklarımıza eklenmesi gereken genel özelliklerinden birini daha verir bize: Bu yönelim, TDH içinde egemen olan bir yanılsamanın aksine, tekelci burjuvazinin belirli bir kesiminin niyet ve tercihlerinden kaynaklanan bir durum olmayıp, kapitalist sistemi ve egemenliğini koruyup sürdürebilmesi için tarihsel koşulların sınıf olarak burjuvaziye dayattığı zorunlulukların bir sonucudur. Yani burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimi, öznel değil nesnel bir karaktere sahiptir. Onun bu nesnel karakterinin kavranılması, burjuva devlet terörünün, baskı ve zorbalığın yeni bir kurumsal yapılanma ve işlerlik temelinde daha açık ve daha yoğun bir hal almasını beraberinde getiren bu yönelimin gelip geçici olmadığının görülebilmesi açısından önemlidir. Diğer taraftan bunun, sınıf olarak egemenliğini sürdürebilmesi için tarihsel koşulların burjuvaziye dayattığı bir zorunluluk olarak kavranılması, buna karşı tutarlı devrimci bir çizgide mücadelenin de, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin kendisine ve onun temellerine karşı mücadele olarak yürütülmesi zorunluluğunun kavranılabilmesi açısından önemlidir. Aksi taktirde burjuvazinin egemenlik tarzında, bunun siyasal aracı olan devletin yapılanmasında köklü bir restorasyon çabasının ifadesi olan ‘yeniden yapılandırma’ yönelimi gibi stratejik, bir yönelimle, bu temel üzerinde, bununla iç içe gelişen bir süreç olarak burjuvazinin değişik kesim ve klikleri arasındaki iktidar savaşımını birbirine karıştıran, bu ikisini bir ve aynı şeyler olarak gören bir yüzeysellikten kurtulmak mümkün olamayacağı gibi; bu toz duman içinde burjuvazinin bazı kesimleri ya da onun geçmişe kıyasla daha “demokratik” bir görünüm taşıyan bazı adımları ile sınırların doğru yerden, tutarlı bir tarzda çekilmesi mümkün olamaz. Bunların açımlanmasını daha sonraya bırakarak, biz tekrar kaldığımız yere dönelim.
Onun krizlerinin yapısal nedenlerinin çözümlenmesine bağlı olarak Marks, “kapitalizmin en önemli değişiklikleri, krizlerini aşmaya çalışırken yaşadığını” belirtir. Bu değişim sadece siyasal alanla sınırlı kalmadığı gibi, öncelikle de bu alandan başlamaz. “Krizi doğuran nedenlerin bu alanda yatmasından ötürü değişim, kendisini önce ekonomik planda gösterir. Sermayenin –çağımızda tekelci sermayenin– kendisini yeniden üretim imkanlarında ortaya çıkan daralma ve tıkanıklıkları giderebilmek için burjuvazi -tekelci burjuvazi- kâr oranlarındaki düşmenin önüne geçecek yeni sömürü yöntemlerini devreye sokar. Tekelci kapitalist sömürüyü, hem tek tek ülkeler ölçeğinde hem de dünya çapında genişletip derinleştirmeye yönelir. Krizin derinliğine ve şiddetine bağlı olarak bunların kapsamı ve derinliği de değişir. Bu değişim, sınıflar arasındaki ilişkilerde de bir değişikliği haliyle beraberinde getirir. Sermaye ile emek arasındaki temel çelişki başta olmak üzere bütün sınıfsal çelişkiler keskinleşir, ulusal ve uluslararası düzeyde yeni gerilim ve çatışmalar ortaya çıkar. Bu yeni durum, toplumsal yaşamda olduğu gibi siyasal ve ideolojik düzeylerde de yansımasını bulur. Bütün bu düzeylerdeki değişim, mekanik bir üst üste yığılma şeklinde değil, birbirleriyle iç içe geçen bir yumak halinde, kriz öncesine göre farklı yeni bir tablo ortaya çıkartırlar. Onun için, tekelci burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimini, kapitalist ekonomi ve toplumsal yaşamda ortaya çıkan değişikliklerden, özellikle de sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının günümüzde kazandığı boyutlardan, mali sermayenin hacminde ve rolündeki olağanüstü büyümeden, emperyalist mali ve sınai sermaye ihracındaki artıştan, krizin keskinleştirdiği rekabet koşullarında emperyalist sermayenin emeği alabildiğine ucuzlatmaya duyduğu ihtiyacın yanı sıra “güven” ve “istikrar arayışından, bu arada sistemin ve burjuva rejimlerin toplumsal temellerindeki daralmanın büyüttüğü tehlikelere karşı burjuva devlet cihazını güçlendirip yetkinleştirmenin yanı sıra özellikle orta sınıfları yeniden kazanarak onları sisteme daha sıkı bağlama amacından kopuk olarak ele alıp “kendi içinde bir amaç” şeklinde algılamaktan kesinlikle uzak durmak gerekir. Ekonomik ve toplumsal yaşamda yarattığı derin sarsıntı ve yıkıcı sonuçlara bağlı olarak krizler, burjuvaziyi, siyasal düzeyde de yeni arayışlara yöneltir, ‘olağan’ dönemlerden farklı yöntem ve araçlara başvurmaya zorlar. Bunların biçimi, kapsam ve derinliği, bazıları kendisini zaman içerisinde gösteren sonuçları, krizin derinliği ve şiddetine bağlı olarak değişik olabilir. Fakat en azından kriz öncesi döneme oranla ‘köklü değişiklikler’ olma özellikleri değişmez. Örneğin her iki dünya savaşı da, emperyalist kapitalizmin büyük devrevi krizlerini izleyen yıllarda patlak vermiştir. Burjuva devlet biçimlerinden biri olarak faşizmin Avrupa’da egemen hale gelişi, 1929 Büyük Bunalımı‘nın doğurduğu sonuçlardan biridir. Keza, 2. Dünya Savaşı sonrasının tarihsel koşullarında sosyal demokrasi aracılığıyla yaygın bir biçimde hayata geçirilen kapitalist “sosyal devlet/ refah devleti” anlayışının temelleri de, yine 1929 Bunalımı sırasında Keynes tarafından atılmıştır. Zaten kelimenin etimolojik anlamı itibarıyla da “kriz” kavramı, “ani ve şiddetli değişikliklerin yaşandığı an ve süreçleri” anlatır.
Emperyalist kapitalist sistem, bugün, tarihinin en uzun süreli ve en yıpratıcı krizlerinden birinin cenderesinden hâlâ kurtulabilmiş değildir. 70’li yılların başlarında patlak veren ve ardarda yaşanan göreli toparlanma (“canlanma”) evrelerinin arkasından daha şiddetli kasılmaların geldiği yıpratıcı bir seyir izleyen bu krizden çıkış umutlarının belirmesi, hatta onun hafiflemesi şurada dursun, geçtiğimiz yıl Güneydoğu Asya’dan başlayan yeni bir resesyon dalgası giderek yayılmaktadır.[1]
Krizin derinliği ve şiddeti, uzun süreli ve yıpratıcı bir gelişim seyri izlemesi, ekonomik ve toplumsal yaşamda yarattığı yıkımın ve ortaya çıkardığı yeni sorunların ağırlığı, burjuvazinin bunlara karşı önlem olarak yöneldiği “çözüm” arayışlarını da haliyle ‘olağanüstü’ kılmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların saflarında sisteme karşı tepki birikiminin her geçen gün biraz daha artan yoğunluğu, buna karşılık sistemin esneme olanaklarındaki daralma, öte taraftan kapitalist ekonomilerin işleyişinde belirleyici bir ağırlık kazanan spekülatif sermayenin kolaylıkla paniğe kapılabilir yapısı vb. etkenler, bu “çözüm” arayışlarının olağanüstü niteliğini besleyip güçlendiren etkenler kapsamında değerlendirilmelidir.
II- “ULUS DEVLET”İN SONU” MU?
Siyasi düzeyde “devleti yeniden yapılandırma” yönelimi olarak karşımıza çıkan bu arayışın olağanüstü niteliğini, burjuvazinin çeşitli temsilcileri, ideolog ve akademisyenlerinin bu konuda geliştirdikleri tez ve değerlendirmelerden de görebiliriz.
Örneğin, YDD’nin ahir zaman peygamberlerinden biri olarak yıldızı parlatılan Peter Drucker, “siyasal yapıda ve politikada da yeni bir POST döneme, ‘egemen devlet ötesi çağa’ girildiği” iddiasındadır. O’na göre: 1990’ların başları, ulus devlet’in siyaset sahnesinde başrol oyuncusu (hatta çoğu zaman tek oyuncu) olduğu 400 yıllık bir tarih diliminin de sonunu noktalamıştır. Bu uzun zaman diliminin özellikle 1870-1970 arası kesitinde, gücünü ve etkinliğini genişletip her alana yayarak ‘sivil toplumun koruyucusu’ olmaktan çıkıp onun efendisi ‘mega devlete’ dönüşmüş olan ulus devletin bu rakipsiz tekel, konumu artık geri dönülmez bir biçimde sarsılmıştır. Güç, parçalanmakta ve dağılmaktadır. Eskiden ulus devlet’in tekelinde olan bazı işlevler transnasyonal (ulusötesi) bir nitelik kazanırken (Drucker, çevrenin korunması, terörizmle mücadele ve silahların kontrolünü bu kapsama sokuyor), bazıları bölgeselleşmekte (buna örnek olarak da özellikle Avrupa Birliği‘ni veriyor), bir kısmı da iyice yerelleşip aşiretleşmededir. Drucker bu gelişmeyi, ‘kapitalist ötesi bir siyasal düzene doğru gidiş’ olarak nitelemekte, hatta ‘oraya vardığımızı’ iddia etmektedir. O’na göre bu, bir başka açıdan, devletin müdahale ve etkinlik alanının sınırlarının daralıp, buna karşılık, ‘sosyal sorumluluk sahibi sivil toplum örgütlenmelerinin’ inisiyatif ve etkinliğinin genişlediği ‘yeni tipte çoğulcu’ bir toplumsal-siyasal düzene doğru gidiştir.
İddianın büyüklüğünden de görüleceği üzere, insanlığın tarihsel gelişim sürecinde devrimsel bir sıçrama olarak kabul etmemiz gereken bu değişimi (ki Drucker‘ın Türkiye’deki ateşli müritlerinden biri olan “2. Cumhuriyetçi” Mehmet Altan bu görüştedir. O, “uluslararası sermayenin öncülük ettiği bu değişimi, tarihte, feodalizmin tasfiyesi ya da sanayi devrimine eşdeğer bir devrim” olarak nitelemekte ve bunu anlamayanları “gericilikle” suçlamaktadır. [3 Mart, ’98, Sabah] Drucker iki temel nedene bağlıyor: Bunlardan birincisi, ulus devletin “‘Egemenlik’ kavramının çekirdeği” olarak nitelediği para üzerindeki kontrolünü kaybetmesidir. Ulus devlet, günümüzde elektronikleşen ve ulusötesi bir özellik kazanan parayı ve onun hareketini denetleyemez ve yönetemez hale gelmiştir. Diğer temel neden ise, para gibi enformasyonun da kontrol edilemez hale gelmesidir. Paranın transnasyonal (ulusötesi) hale gelişi, artık ulusal bir ekonomik politika izlenmesini olanaksız kılmasıyla, enformasyonun transnasyonal hale gelişi ise, ‘ulusal’ ve ‘kültürel’ kimliği sabote hatta yok edişiyle ulus devletin egemenliğinin altını oyup onu iktidarsızlaştırmaktadır. (P. Drucker‘ın bu görüşleri için Bk. “Kapitalist Ötesi Toplum” -İnkılap Kitabevi- ve “Yeni Gerçekler” -İş Bankası Yayınları-)
Şu an konumuz Drucker‘ın görüşlerinin kapsamlı bir eleştirisi değil. Bunların teorik açıdan nasıl idealist bir safsata yığını olduğunu, Marksist devlet öğretisinin bazı temel yönlerinin hatırlanması sırasında göreceğiz. Kaldı ki bu tezin dayanaklarını oluşturan bazı argümanların günün gerçekleriyle dahi çelişen keyfi ve demagojik karakterini yakalamak zor olmasa gerek. Örneğin, bütün küreselleşme hayranlarının paylaştıkları, hatta içlerinden bazılarının “çağımıza damgasını vuran bir devrim” olarak niteledikleri (“Bilgi çağı” yaygaraları hatırlansın) “enformasyonun kontrol edilemez hale geldiği” iddiası, gerçeği ne denli yansıtıyor? Bilgi ve iletişim teknolojisinde ‘başdöndürücü’ olarak nitelenebilecek gelişmelerin yaşandığı bir gerçek. Ama bu, bilginin ve enformasyonun, emperyalist tekelci sermaye ve devletler tarafından utanmazca kirletilip denetlenmesiyle iç içe gelişiyor.[2] Benzer bir irdeleme, siyasal katılım ve çoğulculuğun önünün açıldığı, sanki daha demokratik bir toplumsal-siyasal düzene geçilmekte olduğu iddiasına dayanak oluşturan “Gücün parçalanmakta ve dağılmakta olduğu” tezine ilişkin olarak da yapılabilir. Uzun boylu teorik açıklamalara girmeye gerek kalmaksızın günün çıplak gözle dahi görülebilir olguları, sadece ülkeler ölçeğinde değil dünya çapında tam tersi yönde bir gidişin yaşandığını görmek için fazlasıyla yeterlidir. Her alanda sınırsız bir egemenlik peşinde koşan ve gericileşen kapitalizmin tekelci aşamasının karakteristiğine ve tarihsel gelişme eğilimine uygun olarak ekonomide olduğu gibi siyasette de güç, parçalanmak ve dağılmak şurada dursun, gitgide daha sınırlı bir kesimin elinde toplanmakta ve merkezileşmektedir. Zaten yazımızın ilerleyen bölümlerinde daha geniş olarak açımlamaya çalışacağımız gibi, “devleti yeniden yapılandırma” yöneliminin özünü ve ayırdedici özelliğini, tekelci kapitalist devleti bu güç yoğunlaşmasına uygun yeni bir kalıba dökme, bunun gerektirdiği yeni bir kurumsal yapılanma ve işlerliğe kavuşturma oluşturmaktadır.
“Ulus devletin tarihsel bakımdan artık miadını doldurduğu, aşılmakta olduğu”, hatta bazılarına göre “gereksizleştiği” iddiası, yalnızca Drucker‘ın savunduğu bir görüş olmakla kalmayıp, içlerinde Fukuyama, Huntington, Ohmae gibi başka ‘ağır topların’ da bulunduğu hemen hemen bütün küreselleşme ve YDD çığırtkanları tarafından paylaşılan temel bir tez durumundadır. Bunlar arasında kuşkusuz bazı farklılıklar vardır. Fakat bu farklılıklar, öze ilişkin olmaktan daha çok, çıkış noktaları ve izledikleri yolun farklı farklı oluşundan kaynaklı olarak çıkartılan sonuçlara ve bu temelde izlenen/önerilen politik-taktik tutumlara ilişkindir. Ve bu tez, değişik biçimler altında o denli gürültülü ve o denli yaygın bir biçimde propaganda edilmektedir ki, ideolojik-politik konumları gereği üzerine balıklama atlamaya zaten açık ve hazır durumdaki küçükburjuva liberal sosyalizm yandaşlarının dışın da, Marksizm zemininde durmaya çalışan kimi güçler üzerinde bile etkili olabilmektedir. Bu sonuncuların çıkardıkları sonuçlar, emperyalist YDD’nin ideologları ve ateşli yalakalarının politik tutum ve yaklaşımlarıyla yer yer taban tabana zıtlık gösterse bile, temelde, “ulus devletin tarihsel işlevinin artık bittiği, bunun yerini ekonomide olduğu gibi siyasal yapılanmada da AB, NAFTA, ASEA, MERCOSUR vb. gibi ‘alt sistemlerin’ aldığı, tarihsel gelişmenin yönünün bu doğrultuda olduğu ve ulus devletin bu nesnelliğe istese de direnemeyeceği” görüşünde bir birlik vardır. Devlet olgusunu ele alırken esas ve özsel olanı gözden kaçırışıyla olduğu kadar günün olgularının ele alınıp yorumlanmasında da teorik bakımdan ciddi bir tek yanlılık ve zayıflıkların sonucunda ortaya çıkan bu birliktelik, günümüz koşullarında özellikle politik bakımdan burjuva ideolojisi ve propagandayla sınır çekilmeye çalışılan noktalarda dahi kolaylıkla buluşmaya evrilebilecek her türlü oportünist savruluşa açık tehlikeli bir yakınlaşma ve birlikteliktir.[3]
Burada hemen belirtelim ki, “ulus devlet’in artık işinin bittiği, tarihsel misyonunu tamamladığı ve artık gereksizleştiği” şeklindeki kesin yargı ve belirlemeleri yanlış bulup eleştirmekle birlikte, onun hiçbir değişim geçirmediği görüşünde de değiliz. Zaten böyle bir yaklaşım, her şeyden önce, Marksist diyalektiğe ve devlet kavrayışına aykırı bir dogmatizmin ifadesi olur. Tarihteki diğer bütün devlet biçimleri gibi kapitalist ulus devlet de, bir kez şekillenip olgunlaştıktan sonra şiddete dayanan bir devrim yoluyla yıkılana kadar fazla bir değişikliğe uğramadan sabit kalan statik bir aygıt değil, canlı bir organizmadır. “Kapitalist üretimin koşullarını koruyup sürdürmenin aracı” olarak, kapitalist üretimin koşulları ve örgütlenme biçiminde, bu temelde kurulan üretim ilişkilerinde ve temel konumları değişmeden kalan sınıfların durumunda, uluslararası işbölümü ve ilişkilerde, toplumun sosyoekonomik ve sosyokültürel yapısı ve gelişme düzeyinde, farklı çıkarlara sahip sınıfların ihtiyaç ve beklentilerinde vb, vb. meydana gelen değişikliklere bağlı olarak o da elbette bir değişime uğrar.
Kaldı ki, kapitalist ulus devlet, bugün çıplak gözle bile görülebilecek kadar açık bir değişim geçirmektedir. Kendi çöplüğünde dahi borusunu eskisi gibi mutlak bir güç olarak öttürememektedir. Onu sınırlandıran, belli yönlerde zayıflatan, hatta belli ölçülerde çözen etkenlerin baskısı altındadır. Üstelik ulus devlet’i gerileten ve kısmi ölçülerde de çözülmeye uğratan bu etkenler, ne “ulus devletin artık işinin bittiği” görüşünde birleşenlerin öne çıkartıp dayandıkları gelişmeler yönüyle, ne de “emperyalist gavurların saldırı ve dayatmalarına karşı ulusal devleti savunmaya” soyunan küçükburjuva milliyetçiliğin iddia ettiği gibi tek yanlıdır. Birincilere ilişkin olarak, burjuva ulus devlet, sadece ‘üstten’ diyebileceğimiz ‘uluslararası’, ‘ulusüstü’, ‘global’ vs. nitelikteki ekonomik, siyasi ve ideolojik-kültürel etkenlerin baskısı sonucunda gerileyip “çözülmeye” uğramamaktadır. Özünde bunlarla aynı temelden, yani kapitalist sistemin bugün geldiği nokta ve içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan ve birbirlerini tamamlayıp güçlendiren ‘alttan’ diyebileceğimiz çözülme etkenlerinin de baskısı ile karşı karşıyadır. Etnik, dinsel, hatta bölgesel gelişme düzeylerindeki farklılıklar temelinde bölünme ve ayrılık eğilimlerinin güçlenmesini, daha çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gitgide çoğalıp yaygınlaşan ve aynı ulus içinde bile bir çözülme dinamiği haline gelen ‘cemaatleşme’ eğilimlerini, hatta birçok ülkede bizzat devlet tarafından örgütlenip teşvik edilen fakat aynı zamanda onun “toplumun tek silahlı gücü olma tekeli”ni zayıflatıp her an denetim dışına çıkma riskini de taşıyan Kürdistan’daki korucu çeteleri gibi paramiliter örgütlenmelerin sayısı ve güçlerindeki artışı vb. bu ‘alttan’ diye nitelediğimiz etkenlere örnek olarak verebiliriz. Diğer açıdan baktığımızda, burjuva ulus devlet, sadece emperyalist burjuvaziden, yani ‘dıştan’ gelen baskı ve dayatmaların basıncı altında gerileyip zayıflamamaktadır. Kârlarını koruyup güvence altına alabilmek ve sistemin krizden kurtulabilmesi için kapitalizmin dünyanın her köşesinde enine ve derinlemesine geliştirilmesi, dünyanın bütün burjuvazilerinin ve burjuvazinin bütün kesimlerinin üzerinde birleştikleri ortak stratejik bir amaç durumundadır. Bundan ötürü, dünya ekonomisinin egemenlerini oluşturan emperyalist burjuvazi ve tekeller tarafından bu amaçla dayatılan ve yapısı itibarıyla ulusal devletlerin hükümranlığını sınırlandırıp belli ölçülerde gerileten bütün önlemler, bizzat bu devletlerin sahibi konumunda olan o ülkelerin egemen sınıfları, hatta kapitalist üretimin örgütlenme biçimindeki değişikliklerin sonucunda ülke içindeki ve dışındaki işbirlikçi ve emperyalist tekellerle daha dolaysız ve gönüllü bir bağımlılık ilişkileri içine girmiş olan orta ve küçük ölçekli işletme sahipleri tarafından da paylaşılıp desteklenmektedir. Sonuç olarak, kapitalist ulus devlet, günümüzde, çok yönlü ve çok taraflı etkenlerin baskısı altında belirgin bir değişim geçirmekte, belli yönlerde zayıflayıp gerilemektedir.
Fakat bu gerçekten hareketle, onun artık “tarihsel bakımdan işinin bittiği”, “kesin olarak aşıldığı”, hatta şimdiden “gereksizleştiği” şeklinde yargılara varmak, ‘küreselleşmeci’ amaç ve niyetlerle yapılmıyor olsa dahi, yanlış ve zararlıdır. Teorik bir yaklaşım açısından da çok erken ve aceleci bir tutumun ifadesidir. Devrimci teorik öngörü adına da olsa bu yargıya varanlar, gerçeğin ve gelişmenin bir yönünü görürlerken, birincisi, ulus devlet’in tarihsel köklerinin derinliğini, onu ayakta tutup yaşatan ekonomik ve siyasal nedenlerin dışında sosyolojik ve kültürel etkenlerin gücünü fazla hafife alıp gözden kaçırmaktadırlar. Ulus devlet’in doğumu ve olgunlaşması nasıl yaklaşık 300 yıllık bir zaman diliminde gerçekleşmişse, proletarya ve ezilen halkların devrimci darbeleri altında yıkılmanın dışında, onun kendi içinde evrim yoluyla değişime uğrayıp pratikte aşılması da o kadar kolay ve kısa sürede gerçekleşebilecek bir süreç gibi görülmemelidir. Çünkü buna karşıt yöndeki etkenler de az ve zayıf değildir. Öyle ki, tekelci burjuvazilerin bile, “ulus”a, “ulusal bilince”, “ulus devlete karşı bağlılıkta somutlanan önyargılar ve reflekslere”, hatta ulusal pazara bile olan ihtiyacının büsbütün ortadan kalktığı söylenemez. Fakat bu aceleci yargı, asıl önemlisi, genel olarak her devlefin özel olarak da burjuva ulus devlet’in varlık nedenini de oluşturan temel işlevini, yani ezilen sınıfları baskı altında tutma işlevini ne günümüzde ne de görünür bir gelecekte ulus devlet’e gerek bırakmayacak bir etkinlikte yerine getirebilecek herhangi bir “ulusüstü” veya “alt sistem” vb. yapılanmasının henüz ortada gözükmediği gerçeğini gözden kaçırmaktadır.
Ulus devlet’in geçirmekte olduğu değişimi, ister insanlığın tarihsel gelişim sürecinde devlet’in ‘gereksiz’ hale gelerek yerini ‘sivil toplumun’ egemenliğinin alması yolunda devrimsel bir sıçrama olarak yutturmaya çalışan küreselleşmeci çığırtanlık biçiminde olsun, isterse bunun ‘devletsizleşme’ anlamına gelmediği kaydını koyarak bunu savunsun, sonuçta bu değişimi, “ulus devlet’in tarihsel sonu ve aşılması” olarak yorumlamakta birleşen görüşlerin hareket noktaları ve dayandıkları olgular da ortaktır. Bunların başında ise, ulus devletlerin kendi ulusal pazarları üzerindeki eski mutlak hakimiyetlerinin ortadan kalkması; para, kredi, faiz, vergi, yatırım ve harcama politikaları başta olmak üzere kendi egemenlik sahalarında izleyecekleri ekonomik politikaları belirleyici güç olmaktan çıkmaları gelmektedir. Emperyalizm aşamasına geçişle birlikte başlayan ve giderek derinleşen bu sürecin, küreselleşmenin hız kazanmasıyla birlikte kendi içinde bir sıçrama yaparak çok ileri boyutlar kazandığı doğrudur. Ancak buna dayanarak ulus devletlerin tarihsel bakımdan artık işlerinin bittiği, işlevlerini yitirerek önüne geçilemez bir yok oluş sürecine girdikleri sonucunu çıkarmak, her şeyden önce, ‘devlet’ denilen aygıtın rolünü ve işlevini daraltıp tek yanlılaştıran ‘ekonomik determinist’ bir yaklaşımın ifadesidir. Burada, belirli bir üretim tarzına özgü genel biçimi (kapitalizme özgü bu genel biçim ‘ulus devlet’tir) ya da bunun belirli bir ülkede aldığı somut özel biçim (kapitalist ulus devlet’in demokratik cumhuriyet, faşist diktatörlük veya gerici diktatörlük biçimine bürünmüş hali) ne olursa olsun, tarihteki istisnasız her devletin varlık nedeni ve en başta gelen işlevi hasıraltı edilmektedir. Toplumun sınıflara bölünmesinin nesnel tarihsel bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ‘devlet’ olarak adlandırılan aygıt, her şeyden önce, elinde bulundurduğu silahlı olma ve güç kullanma tekeline dayanarak ezilen sınıfları zorla boyunduruk altında tutmak suretiyle temsil ettiği ekonomik-toplumsal düzenin sürmesini sağlayan siyasal egemenlik aracıdır. Devlet’in varlık nedeni ve her devletin en başta gelen temel işlevi budur. Onun kapitalizmde aldığı genel biçimden başka bir şey olmayan ‘ulus devlet’ gerçeği de, bu özsel özellikten kopuk olarak ele alınıp irdelenemez. Devlet sorununun ele alınması sırasında asgari devrimci bir tutumla her türlü burjuva ve küçükburjuva yaklaşım arasındaki ilk temel ayrım noktasını da, bu özsel gerçeğin kabulü ve sürekli akılda tutulması ile onun herhangi bir biçimde reddi veya muğlaklaştırılması oluşturur.
Bu tez, ikinci olarak, kapitalist ulus devlet’in ekonomik rolünü, belli etkinlik kalıplarıyla sınırlı, belirli biçimlerin varlığı ya da yokluğu, yahut bunları kullanma özgürlüğünün derecesi ile ölçen bir darlık veya yüzeysellikle malûldür. Kapitalist ulus devlet’i kendinden önceki köleci ve feodal devlet biçimlerinden farklı kılan özelliklerden biri de, onun, kapitalizmin tarihsel gelişim süreci ve kapitalist ekonominin işleyişi üzerinde her zaman belirleyici etkinlikte bir rol oynamış olmasıdır. Fakat bu, ulus devlet’i devlet haline getiren ve farklı kılan tek ya da en önemli özelliğin bu özgün ekonomik rol olduğu anlamına gelmediği gibi, onun ekonomi üzerindeki etkinliği de sadece para ve ulusal pazar üzerinde mutlak bir hakimiyet sahibi olup olmamasına indirgenemez. Daha da dolaysız bir anlatımla, ulus devlet’in egemenliğinin kaynağı, para ve ulusal pazar üzerinde başka hiçbir güçle paylaşmadığı bir iktidar sahibi olmak değildir. Açıkça veya dolaylı biçimlerde böyle bir iddiada bulunmak ya da onu paylaşmak, kapitalizmin tarihsel gerçekliğini baş aşağıya çevirmek anlamına gelir. Ulus devlet’i, ulusal pazar ve bu pazarda geçerli genel değişim aracı olarak ulusal para yaratmamıştır. Bunun tam tersine, ulusal pazarı ve ulusal parayı yaratan ulus devlet olmuştur. Ulusal pazar ve para üzerindeki hakimiyet, siyasal iktidar aracı olarak devlet’in gücünün ve egemenliğinin kaynağı ve kendisi olmamakla birlikte, bu, bunlar üzerindeki hakimiyetin hiçbir ya da fazla bir öneminin olmadığı anlamına da gelmez kuşkusuz. Bu hakimiyet, bir devletin hem ekonomik güç ve etkinliğinin hem de siyasal güç ve iktidarının temel göstergelerinden biri niteliğindedir. Bunun yanı sıra para ve pazarın kapitalist ekonomi içindeki yeri ve önemi, onun gelişimi üzerindeki etkisi göz önüne getirilecek olursa, bunlar üzerindeki hakimiyetin derecesi, bize, devletin ekonomik rolü ve etkinliğinin düzeyini gösterir. Bu hakimiyetteki bir zayıflama, devletin ekonomik etkinliğinde, sadece bunlarla da sınırlı kalmayıp zincirleme sonuçlar doğurarak genel bir zayıflamayı beraberinde getirir. Fakat bu hiçbir zaman devletin ekonomik rolünün ve onun üzerindeki etkinliğinin ortadan kalkması ya da önemsizleşmesi anlamına gelmez. Çünkü burjuva devletin, kapitalist ekonomi, onun işleyişi ve gelişimi üzerindeki etkinliğinin tek aracı, hatta en önemli aracı ulusal para ve para politikaları olmadığı gibi, onun ekonomik etkinliğinin araçları yalnızca para, vergi, yatırım, harcama, ücret, sosyal güvenlik vb. politikaları ile doğrudan ekonomik nitelikteki uygulamalardan da ibaret değildir. Devlet, ekonomiye, esas siyasal karar ve uygulamaları ile etkide bulunur. Zaten onun ekonominin işleyişine; üretim, bölüşüm ve dolaşım ilişkilerine doğrudan etki yapan ekonomik nitelikteki başlıca etkinlik araçları bile aynı zamanda siyasal bir nitelik taşırlar. Çalışma yaşamını düzenleyen yasaların, para, vergi, ücret vb. politikaları ile sanayide teşvik, tarımda sübvansiyon ve taban fiyatı vb. gibi uygulamaların “saf” ekonomik bir karakter taşıdıkları iddia edilemez herhalde. Kaldı ki bunların dışında, ekonomi ile hiç ilgisi yokmuş gibi görünen siyasal karar ve uygulamaların, kapitalist ekonomi üzerinde nasıl ciddi etki ve sonuçlar doğurduğunu her gün yaşayarak gördüğümüz sayısız örnekten de çıkartabiliriz. İngiltere veya Almanya‘daki seçimlerin sonuçları, Ciinton‘ın Monica ile ahlaksız ilişkisi ya da sarhoş Yeltsin‘in yeni bir kalp krizi geçirmesi vb., vb. hiçbir ‘ekonomik’ anlam taşımaz, ama borsalardan başlayarak dünya çapında ekonomik sonuçlar doğurur. Aynı şeyi örneğin ABD‘nin Körfez’de yeni bir emperyalist müdahale hazırlığına girişmesi ya da Türkiye‘de bir erken seçim kararının alınması gibi siyasal karar ve gelişmeler sırasında da görürüz. Ekonomi ile siyaset arasındaki genel ilişki kapsamında kapitalist sistemde ve onun emperyalizm aşamasında, her şeyden önce bunun için örgütlenmiş siyasal egemenlik aracı olarak devlet’in bu özel ve başta gelen rolü ile ekonomik rolü ve etkinliği arasındaki ilişkinin nasıl ele alınması gerektiği ve bu karşılıklı etkileşimin başlıca biçimleri üzerinde daha sonra daha geniş olarak duracağız. Şu an amacımız, onun kendi ulusal pazarı ve para üzerindeki hakimiyetini büyük ölçüde yitirmesinden hareket ederek, “ulus devletin işinin tarihsel bakımdan bittiği” sonucunu çıkarmanın nasıl tek yanlı, aceleci ve yanlış bir tutum olduğuna dikkatleri çekmektir.
Bu konu, karşımıza zaman zaman komünistlerden ve devrimcilerden daha ateşli “devlet düşmanı” maskesini takınmış olarak çıkan “yeniden yapılandırmacı” burjuvazi ve onun paralı askerlerinin, “devlet’i yeniden yapılandırma” yöneliminin gerçek amacını ve içeriğini gizlemeye çalışırken kullandıkları temel argümanın demagojik karakterinin yakalanıp sergilenebilmesi açısından da önem taşıyor. “Devletin ekonomiye müdahalesine son verilmesi, siyasetin ekonomiden kovulması” bunların ağzından en fazla duyduğumuz slogan ve gerekçe. Öyle ki, içlerinden hızını alamayan bazıları, kapitalist özel mülkiyet ve ‘serbest piyasa’ düzeninin sebep olduğu bütün eşitsizliklerin, sömürünün, sefaletin, adaletsizliklerin sorumluluğunu getirip “devletin ekonomiye müdahalesine” bağlayarak bu arada sistemin ‘beyazlatılması’ işini de aradan çıkarmayı deniyorlar.[4]
Kapitalizmde devlet’in ekonomi üzerindeki etkinliğinin yöntem ve araçlarını klasik bazı biçimlerden ibaret gören anlayış, küreselleşme sürecinin hızlanması ile birlikte ulus devletlerin bunları kendi başlarına eski tarzda kullanamaz hale gelmelerinden hareketle bunu, “ulus devlet’in tarihsel bakımdan sonunu getiren bir gelişme” olarak sanki ‘yeni ortaya çıkan bir durum’muş gibi yorumlamakla, üçüncü olarak, emperyalizm olgusunu ve onun tarihsel gelişme eğilimini -en hafif nitelemeyle- yeterince anlayamadığını sergilemiş olmaktadır. Halbuki özellikle yarı sömürge ülkelerin ulus devletlerinin, kendi ulusal pazarları ve paraları üzerindeki kontrollerini yitirmeleri, ekonomik yaşamları ve onun gelişimi üzerinde belirleyici bir etkide bulunan stratejik kararları dahi bağımsız bir biçimde alamamaları olgusu, son 15-20 yıllık süreçte ortaya çıkan “yeni” bir durum değildir. Her alanda sınırsız tekelci bir egemenlik peşinde koşan emperyalist sermayenin yapısından kaynaklanan tarihsel eğiliminin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak bu olgu, emperyalist sömürgecilik siyasetinin tarihi kadar eski bir olgudur. Emperyalist sömürgecilik ve yeni sömürgecilik ağının içine düşmüş olan ülkelerin ulus devletleri, siyasal bağımsızlıklarına sahipmiş gibi göründükleri durumlarda bile, özellikle de ekonomik ve mali bakımlardan hiçbir zaman bağımsız olmamışlardır. Zaten ‘siyasal bakımdan görünüşte bağımsız, ama gerçekte ekonomik, mali, diplomatik, askeri, kültürel vd. bakımlardan emperyalizmin boyunduruğu altında olmak’ şeklinde bir bağımlılık ilişkisi, emperyalist sömürgecilik siyasetinin ortaya çıkardığı tipik bir bağımlılık biçimidir. II. Dünya Savaşı sonrasında, tarihsel koşulların zorlamasıyla, sömürgecilik sisteminin büsbütün çökmesinin önüne geçmek için yeni sömürgecilik yöntemlerini devreye sokan emperyalist burjuvazi, pençesini geçirdiği ülkeleri -bir iki istisna dışında- artık asıl olarak bu biçim altında sömürme ve soymaya devam etmiş ve bu biçim altında onları kendisine gitgide daha bağımlı hale getirmiştir.[5] Dolayısıyla etkileri ve yol açtığı sonuçlar bakımından bazıları gerçekten tarihsel bir öneme sahip ekonomik, siyasi, teknolojik vd. nitelikteki değişimlerin toplam bir sonucu olarak ulus devletlerin kendi ülkelerinde uygulayacakları ekonomik politikaları dahi bağımsız olarak belirleyememelerini, tek yanlı ve abartılı bir yorumla, emperyalist kapitalist sistemin işleyişinde ve onun üstyapısında ‘niteliksel’ bir farklılık yaratan “yepyeni bir durum” olarak görmek, buna dayalı tez ve politikalar inşa etmek, içerdiği diğer yanlışlar ve sakıncalar dışında, emperyalizmi ve onun sömürgecilik siyasetinin geçmişini temize çıkarmak anlamına gelir.
İlginçtir, emperyalist sömürgecilik ve bağımlılık ilişkilerinde yaşanan değişimi, “ulus devlet’in aşılmasını” sağlayarak insanlığın tarihsel gelişim sürecinde ileriye doğru atılmış bir adım olarak hararetle destekleyen ‘küreselleşme yandaşlığı’ ile, bunu “yeni bir kompradorlaşma süreci” olarak niteleyen ve bu yüzden ateşli bir ‘ulus devlet savunuculuğuna’ soyunan küçükburjuva milliyetçilik, görünürdeki bütün zıtlıklarına rağmen bu noktada tam bir çakışma halindedirler. Her ikisi de, bugün yaşanan değişimi, emperyalizmden, onu sömürgecilik siyasetinden ve bunun tarihsel gelişim sürecinden kopartarak sanki ‘yeni’ ortaya çıkmış, ‘bugüne mahsus’ bir durum ve gelişme olarak yorumlamakta birleşmektedirler. Görünüşte ‘düşman kardeşler’ arasındaki bu çakışma, kuşkusuz tesadüf değildir. Bunun teorik arka planında, emperyalizm konusunda olduğu gibi devlet olgusunun kavranışında da burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olarak kapitalist ulus devlet’in temel işlevi, bunun siyasi ve ekonomik ayakları arasındaki ilişki, yöntem ve araçları konularında bayağı fakat çok köklü önyargıların tutsağı olan küçükburjuva darkafalılık yatmaktadır. Bu eğilimlerin önde gelen temsilcilerinin geçmişlerinde de ateşli birer emperyalizm ve devlet yalakaları olmaları, aralarındaki bugünkü ortaklığın tarihsel arka planını oluşturur.
“Ulus devlet’in aşılmakta olduğu” tezinin teorik açıdan önemli bir başka zaafı da, tarihsel bir kategori olarak her türlü devlet’in -bu arada tabii ki onun kapitalizme özgü genel bir alt biçimi olarak ulus devlet’in- gerçekte nasıl ortadan kaldırılacağını bulanıklaştırmasıdır. Devlet konusundaki eski ve köklü önyargılardan da beslenen bu bulanıklık, sadece bilinçsiz yığınlar arasında değil, onları bu konuda eğitmekle yükümlü devrimci güçler arasında bile zaten oldukça yaygındır. Bir de bunu daha da derinleştirici, bundan da önce kendisi bu bulanıklığın zemini üzerinde yükselen teorik bir tutum, tez ve görüşlerin savunulması, eğer varsa ‘devrimcilik’ iddiası ile bağdaşmaz; bunu savunanı, devrimci olmaktan çıkartarak küçükburjuva liberal demokratizmin ve oradan burjuvazinin kucağına kadar sürükler. Devlet denilen kurumu, ‘gereksiz hale getirerek’, “tarihin âsâr-ı atika müzesinde tunç balta ve çıkrığın yanına gönderecek” tek eylem, proletarya devrimi ve sosyalizmin inşasıdır. Bunun dışında, hangi etkenlerdeki hangi değişime bağlanırsa bağlansın sonuçta barışçıl bir evrim yoluyla ‘devlet’in kendi içinde ‘büzüşerek’, ‘daralarak’, ‘küçülerek’ vb., vb. kerte kerte aşılıp yok olabileceğini iddia etmek, devrimden, dolayısıyla sosyalizmden vazgeçmek anlamına gelir. Kaldı ki tarihte, hepsi de sömürücü bir azınlığın sınıf diktatörlüğünün genel biçimi olarak bir devlet biçiminin yerini bir başkasının alması bile devrimlerin sonucunda gerçekleşmiştir. Sadece bununla da sınırlı kalmayıp, burjuvazinin egemenlik biçimindeki radikal değişiklikler de benzer bir yol izlemiştir. Burjuva ulus devlet genel formu içinde meşruti monarşilerin yerini demokratik parlamenter cumhuriyetlerin alması, demokratik cumhuriyet yerine faşist diktatörlüklerin kurulması, ilerleyen süreçlerde faşist diktatörlüklerin yıkılarak tekrar burjuva demokratik cumhuriyete geri dönüş gibi alt biçim değişiklikleri dahi yeni devrimler, devrim girişimleri ya da çok şiddetli sınıf mücadelelerini gerektirmiştir. Onun için, zaten birbirlerinden ayrı düşünülüp ele alınamayacak olan devlet ve devrim arasındaki ilişkinin kuruluş tarzı, ideolojik-politik bakımdan hangi konumda bulunulduğunu belirleyici nitelikte özsel bir sorundur ve dogmatik bir tutuculuğa olduğu kadar teorik-entelektüel bir orijinalite merakına vb.’ne de kurban edilmemelidir. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı, derinleştirdiği, ivmelendirdiği, yeni görünümler kazandırdığı olguların üstelik bir kısmına dayanarak, siyasal düzeyde bundan, “ulus devlet’in tarihsel sonu” sonucunu çıkarmak, teorik bakımdan olduğu kadar politik-pratik bakımdan da vahim yanlışlara açık, bunlara bugünden kaynaklık eden bir yapıya sahiptir. Güncel durumda bu politik savruluşların en önemlilerini, şu başlıklar altında toplayabiliriz:
- Bu tez, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğini güçlendirme ve pekiştirme amacını taşıyan, bu temelde ekonomide olduğu gibi siyasette de aşırı bir ‘güç yoğunlaşması’ sağlamayı hedefleyen ‘burjuva devleti yeniden yapılandırma’ yöneliminin bu içyüzünü gizlemekle kalmayıp, bunu, “‘sivil toplum’un daha fazla nefes alacağı, hareket alanının genişleyeceği, daha fazla inisiyatif ve etkinlik kazanacağı çoğulcu-demokratik bir toplumsal-siyasal düzene geçiş” olarak yutturmaya çalışan burjuva ve küçükburjuva liberal propagandanın ekmeğine yağ sürücü bir niteliktedir.
- Aynı besleyici özellik, “yeniden yapılandırmacı” burjuvazi ve uşaklarının en fazla kullandıkları temel slogan olan “devletin ekonomiden elini çekmesi” demagojisi karşısındaki duruş açısından da geçerlidir. Onlar, başta özelleştirme ve sosyal güvenlik imkanlarının tasfiyesi olmak üzere, sermayenin, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin tarihsel kazanımlarını dahi gaspetmeye yönelik saldırılarını, bu demagojik slogan ve gerekçe altında toplumun bilincinde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu konuda az mesafe aldıkları da söylenemez. Söz konusu tahribatı da gidererek gerçekte yapılmaya çalışılanın, sermayenin yeniden üretimi mekanizmalarında ortaya çıkan tıkanıklık ve daralmaları gidermek için, tekelci sermayenin sömürü ve talan olanaklarını genişletmek olduğu sergilenmelidir. Fakat bunu yapabilmek içinse, bunların ekonomik ve sosyal yaşamdaki yıkıcı sonuçlarının “demokratikleşme yolunda ödenmesi gereken bir bedel” gibi algılanması ve gösterilmesine zemin hazırlayıcı yaklaşımlardan net bir biçimde uzak durmak gerekir. Bu aynı zamanda, tekelci burjuvazinin saldırılarına karşı mücadelenin hedeflerinin, strateji ve taktiklerinin, mücadele biçimleri ve sloganlarının doğru ve tutarlı bir devrimci çizgi temelinde belirlenebilmesi açısından da yaşamsal önemdedir.
- İlk ikisine bağlı olarak bu tez, MAI, MIGA, Yeni NATO gibi ‘uluslarüstü’, ‘ulusötesi’ bir görünüme sahip yeni emperyalist oluşumların, BM şemsiyesi ya da bir başka ‘uluslararası koalisyon’ görünümü altında Körfez‘e, Bosna‘ya, Somali‘ye, Kosova‘ya vd. yapılanlar türünden emperyalist müdahale ve haydutluk eylemlerinin açıkça veya sessiz kalarak onaylanmasına zemin hazırlayıcı bir özelliktedir. Çünkü dev emperyalist tekellerin, ABD başta olmak üzere emperyalist güç ve devletlerin çıkarları doğrultusunda örgütlenen bütün bu ve benzeri kurum ve eylemler, ‘insanlığın ortak ve temel değerleri’ olarak empoze edilen “insan haklarının korunması, demokrasi ve serbest piyasa işlerliğinin yerleşmesi, terörizme karşı mücadele, vb. vb.” kılıfı altında ‘uluslar ve devletler üstü’ bir görünüme büründürülerek yaşama geçirilmektedir. Eğer, “ulus devlet aşılıyorsa” ve bu da insanlığın tarihsel ilerlemesi ve geleceği açısından “olumlu” bir gelişme ise, zaten az çok ateşli birer ‘Küreselleşme’ savunucusu olan küçükburjuva liberal sosyalistlerin, ‘sivil toplumcular’ın, ‘2. Cumhuriyetçiler’in tutumlarından da görebileceğimiz gibi, bunlara karşı çıkmanın zemini ortadan kalkar. Bu derece açık ve iğrenç bir oportünizm biçimini almasa, tersine bir karşı çıkış olsa dahi, temeldeki birliktelikten ötürü bu, günümüz koşullarında inandırıcı ve etkili olamaz. Ayrıca kendisiyle de sık sık çelişen tutarsız ‘merkezci’ bir konuma düşmekten kolay kolay kurtulamaz.
- “Ulus devlet’in tarihsel bakımdan ömrünü tamamladığı ve artık aşılmakta olduğu” tezinin politik planda doğurabileceği ama sadece politik bir anlam taşımakla kalmayıp aynı zamanda ayırdedici ideolojik bir tutum sorunu da olan en tehlikeli sonuç, ezilen ulusların ve halkların anti-emperyalist demokratik bir karaktere sahip ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelelerine karşı çıkma potansiyelini yoğun olarak içinde taşımasıdır. Çünkü, “önüne geçilemez nesnel tarihsel bir sonuç olarak ulus devletin artık işi bitmiş ve oynayabileceği bir rol kalmamışsa” o zaman, en temel ulusal demokratik hakları ve özgürlükleri başkaları tarafından zorla gaspedilmiş olan halkların ve ulusların, özgürlüklerini kazanma ve kendi bağımsız ulusal devletlerine sahip olabilmek için mücadeleye atılmalarını, kategorik olarak, ‘tarihin akışının tersi yönde, gerici ve nafile bir çaba’ şeklinde değerlendirmek ve karşı çıkmak mümkündür. Emperyalist sömürgecilik ve şovenizmle her an ve kolayca buluşabilecek böyle bir konum, bu temel tezin yapısında içsel olan, bir yerde onun mantıki bir sonucudur. Nitekim siyasal demokrasi konusu açıldığında herkesten daha fazla ‘demokrat’ kesilen küçükburjuva liberal solculuğun bütün türlerinin, bir ‘demokrat’ olarak dahi tutarlılığın Türkiye’deki en önemli turnusol kağıdı olan Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı tutum sorununda, onun özellikle bağımsızlık talebi ve devrimci silahlı mücadele çizgisine karşıtlıkta Türk şovenizmi ile aynı zemini paylaşmaktan hiçbir utanç duymaması ve bunu gerekçelendiriş biçimi ortadadır. Antiemperyalist demokratik bir içerik taşıyıp taşımadığına bakmaksızın, bugün halkların ulusal kurtuluş ve özgürlük mücadelelerine, “mikro milliyetçilik” yaftasını da asarak ayrımsız karşı çıkan burjuva ve küçükburjuva liberalizminin, bu aşağılık tutumunu meşrulaştırabilmek için sarıldığı en büyük argümanı, “ulus devlet’in artık aşıldığı, çağımızda ulus devlet için mücadele etmenin anlamsızlığı” tezi oluşturmaktadır.
III- “SOSYAL DEVLET”İN YASINI TUTAN SOSYAL DEMOKRAT YAKLAŞIM
Burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminin radikal bir değişim özelliği taşıdığını görerek onu bu temelde ele alıp çözümlemeye çalışan ana eğilimler içerisinde geniş taraftar bulanlardan biri de, onu, kapitalist “sosyal devletin sonu” olarak değerlendiren yaklaşımdır. Tahmin edileceği üzere bunların başında da kendilerini “sosyal devlet anlayışının yetkili acentası” olarak gören sosyal demokratlar ile gerçekte sosyal demokrat bir kafa yapısına sahip olan ‘düşüncesiz devrimcilik’ gelir.
Şu an konumuz bu olmadığı için, “refah devleti” olarak da adlandırılan burjuva-kapitalist “sosyal devlet” anlayışı ve uygulaması üzerinde uzun boylu durmak niyetinde değiliz. Fakat konumuzu da yakından ilgilendiren şöyle özgün bir konumu var bugün bu anlayışın: Her ikisi de aynı sınıfsal öze ve aynı stratejik amaçlara sahip oldukları halde, hatta her ikisi de kapitalizmin krizlerine yine kapitalizmin sınırları içinde etkin ve kalıcı çözüm arayışlarının ürünü olan, sadece farklı tarihsel koşullara özgü birer ‘yeniden yapılandırma’ modeli özelliği taşıdıkları halde, bugünün neoliberal ‘yeniden yapılandırmacılar’ının tüylerini diken diken eden, en öfkeli saldırılarını yönelttikleri sistem anlayışları içinde, ML ve sosyalizmden sonra ikinci sırayı “sosyal devlet” anlayışı -ve ona esin kaynağı olan Keynes’in görüşleri- alır herhalde. Tabii bu öfkeli düşmanlık, Keynesçi “sosyal devlet” anlayışının, kendilerini “sosyalist” hatta “Marksist-Leninist” olarak niteleyen bazı ahmak solcuların zannettikleri gibi, iyi-kötü, az-çok “toplumcu”, “sosyalizan”, “demokratik” bir karaktere sahip olduğu anlamına gelmez. Bilinçli ve sinsi bir kapitalizm savunuculuğu söz konusu değilse, o zaman cehaletten kaynaklanan büyük bir yanılsamadır bu. Ne var ki oldukça yaygın olan bu yanılgının aksine, burjuva “sosyal devlet” anlayışı ile onun düşünsel temelleri içinde belirleyici bir konuma sahip olan Keynes’in kuram ve önerileri, utangaç bir biçimde de olsa kapitalizmi yadsıyan, ondan farklı, yavaş yavaş evrim yoluyla da olsa adil, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal düzene ulaşma amacıyla hareket eden bir sistem ve arayış özelliğini taşımaz.[6] Bunun tam tersine, onun hareket noktası ve ulaşmak istediği amaç, kapitalizmin krizlerinin önüne geçerek ona istikrarlı ve güvenli bir gelişme çizgisi sağlamak, bu arada bunun en önemli koşulu olarak kapitalizmin neden olduğu çelişkileri olabildiğince ‘yumuşatmak’ suretiyle sınıf savaşımının şiddetlenmesine meydan vermemek, devrim ve sosyalizm yöneliminin güçlenmesinin önüne geçmektir. Bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin de stratejik amacı budur. O halde bugünün neoliberalleri, “sosyal devlet” anlayışına ve bunun fikir babası olarak gördükleri Keynes’e neden bu kadar düşmandırlar? Bunun nedeni, Keynes’in, hazırladığı reçetede, kapitalist ekonominin istikrarlı bir biçimde işleyişi ve gelişimi açısından “devletin ekonomiye müdahale etmesini zorunlu görmesinde” yatar. “Sosyal devlet” anlayışının da çıkış noktasını ve dayanağını oluşturan bu temel fikir, Keynes’in görüşlerinin klasik burjuva iktisat öğretisinden ayrıldığı noktayı oluşturur.
Kapitalizmin krizlerine ‘kalıcı’ bir çare arama arayışıyla yola çıkan Keynes, önce, klasik liberal teori ve pratiğin o güne dek ‘tartışılmaz doğru’ olarak bellediği “piyasa denilen ‘görünmez sihirli el’in her şeyi kendiliğinden dengeye kavuşturacağı” şeklindeki paradigmasının doğru ve geçerli olmadığı sonucuna varır. O’na göre, ne “Her arz -kendiliğinden- kendi talebini yaratır”, ne de “Bütün tasarruflar yatırıma dönüşür, dolayısıyla tam istihdam sağlanır.” Çünkü insanlar “gelirlerinin tamamını tüketime, tasarruflarının tamamını ise yatırıma harcama eğilimi içinde değildirler.” Bunun sonucunda, tüketim her zaman için arzın gerisinde kalır; eksik tüketim ise zaten eksik olan yatırım eğilimini daha da törpüleyerek işsizliğin büyümesi ve kronikleşmesine yol açar. Kabaca özetlediğimiz bu ilk sonuçlardan hareketle Keynes, “etkin talep yönetimi” olarak adlandırdığı temel fikri ortaya atar. Keynesçi düşüncenin ayırdedici karakteristik özelliğini oluşturan bu düşünce, aynı zamanda “ekonomiye devlet müdahalesi”nin temel dayanağını oluşturur. Buna göre, serbest piyasa denilen “görünmeyen sihirli el”in hiçbir zaman kendiliğinden ortadan kaldıramayacağı yatırım ve harcama eğilimlerindeki eksikliği devlet kapatmalıdır. Devlet; büyük altyapı yatırımları başta olmak üzere yapacağı yatırımlarla, hem bunlar için kaynak sağlama hem de toplumdaki gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizlikleri nispeten hafifletme aracı olarak kullanacağı vergi politikaları aracılığıyla toplumdaki toplam talebi etkin ve yüksek tutmak suretiyle kapitalist ekonomiye istikrarlı bir büyüme ve gelişme olanağı sağlar. Keynes’in önerdiği “etkin talep yönetimi”nin araçları arasında, devletin doğrudan yatırımlara girişmesi ve vergi uygulamalarının dışında, sermayeye ucuz kredi sağlama, faiz hadlerini düşük tutma, vb. gibi doğrudan veya dolaylı başka biçimler de vardır, ilerleyen yıllarda, uygulama içinde bunlara, daha çok sosyal demokrat parti ve hükümetler tarafından başka teşvik tedbirleri, değişik sosyal güvenlik uygulamaları, özellikle İskandinav modelinde devlet eliyle kurulup teşvik edilen tüketim kooperatifleri gibi vb., vb. bir dizi yeni yöntem ve araç eklenmiştir.
Bugünün ‘yeniden yapılandırmac’ı neoliberalleri, devletin ekonomiye bu denli doğrudan ve bu kadar geniş kapsamlı “müdahalesi”nin önünü açmakla Keynes’in görüşlerinin, serbest piyasanın ‘olağan’ işleyişini bozarak işlerin çığrından çıkmasının da önünü açtığı inancındadırlar. Onlara göre; 1929 Bunalımı ve izleyen yıllarda kapitalist ekonomileri ve burjuvazinin egemenliğini tehdit eden tehlike etkenleri içinde en korkutucu hale gelen işsizliği ‘katlanılabilir makul sınırlar’ içinde tutmak başta olmak üzere yararlı kimi işlevler gören “etkin talep yönetimi” anlayışı, yapısından ileri gelen kendini sürekli genişletme eğilimi nedeniyle, başa çok daha büyük yeni belalar açmıştır. Bunların başında, devletin ekonomik rolünün gitgide büyüyerek azmanlaşması ile enflasyonu sayarlar. Güya bu yüzden devlet, kapitalist ekonominin kaynaklarının çok büyük bir bölümünü önce kendi elinde toplar ve kontrol eder hale gelirken; bu yetmezmiş gibi, devlet’in bu tutumu ve uygulamalarına bakarak gitgide ‘her şeyi devletten beklemeye, istemeye, almaya alışan’ yığınlardan gelen taleplerin basıncına direnemeyen burjuva hükümetlerin, partilerin ve politikacıların ‘popülist’ tutumları yüzünden gelirlerinin çok daha fazlasını harcamak gibi hovardaca bir alışkanlık edinerek kapitalist ekonomilerin başına bir de enflasyon belasını sardırmıştır. Bu gidiş, eninde sonunda yeni ve daha ağır krizleri beraberinde getirir. Zaten neoliberaller, kapitalist sistemin hâlâ içinden çıkamadığı son krizi, esas olarak, devlet’in ekonomideki rolü ve ağırlığının artışına bağlarlar ve onu, bugün artık tekelci çürüme ve asalaklaşmanın doruklarında dolaşan kapitalist özel mülkiyet ve sömürü düzeninin yapısından kaynaklanan kaçınılmaz bir sonuç olarak değil de elde edebileceği gelirlerin çok üzerinde sorumsuzca harcamalarda bulunma hakkını ve yetkisini kendisinde gören “mali devlet” in krizi olarak yutturmaya çalışırlar!!![7]
Keynes’in görüşleri ile ondan adeta nefret eden bugünün yeni liberalizmi arasındaki farklılıkların nereden kaynaklandığına işaret etmek amacıyla yaptığımız bu çok genel özet, özde ve amaçta aralarında tam bir kan bağı bulunan bu ‘düşman kardeşler’ arasındaki uyuşmazlığın anlamı konusunda olduğu kadar, bunun ‘devlet anlayışı’na ilişkin yansımaları konusunda da bize yeni bir ipucu daha verir: Dikkat edilirse, bunların her ikisi de esasında toplumsal kaynakların sermayenin cebine hangi yoldan hangi yöntemler aracılığıyla akıtılacağına ilişkin sistem önerileridir. Bunun doğrudan ve temel biçimi olarak artıdeğer sömürüsüne, kapitalist özel mülkiyete ve meta ekonomisinin serbestçe işleyişine en küçük bir itirazı ve müdahale yönelimi olmayan Keynesçi reçete, kapitalist sınıfın kolektif temsilcisi olarak burjuva devlet’in, o da sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı, sadece bölüşüm alanına belirli bir müdahalede bulunarak bu işe aracılık etmesinin daha yerinde ve güvenilir olacağı görüşündedir. Bugünün neoliberal eğilimi ise, tekelci burjuvazinin kaynak ihtiyacının büyüdüğü ve şiddetlendiği günümüz koşullarında hem zaman kaybına hem de belirli bir ‘kaynak israfına’ neden olduğunu düşündüğü böyle dolayımlı yöntemlerin tümüyle bir kenara atılarak, bu bölüşümün emperyalist ‘güce göre paylaşım’ ilkesinin geçerli olduğu en dolaysız yöntemlerle yapılmasından yanadır. Yani bunlar arasındaki farklılık, toplumsal kaynakların tekelci sermaye tarafından yağmalanması konusunda, amaçta değil yöntemlerde bir farklılıktır. Ama bu, onun hiçbir önem taşımadığı anlamına da gelmez. Tersine, özde bir farklılık anlamına gelmemekle birlikte, ekonomide ve sosyal yaşamda olduğu gibi, farklı bir devlet anlayışı başta olmak üzere siyasal yaşamda da önemli sonuçlara kaynaklık eder. Ve bu sonuçların toplamı bize, Keynesçi “sosyal devlet”e bile tahammülü olmayan bugünkü “yeniden yapılandırma” yöneliminin, nasıl gözü dönmüş bir sömürü hırsı içinde olduğunu ve bunun zorunlu kıldığı bir sonuç olarak siyasal düzeyde nasıl yoğunlaşmış bir baskı ve terör eğilimi taşıdığını gösterir. Fakat tekrar hatırlatalım, bu gerçek, Keynesçi “sosyal devlet” anlayışı ve uygulamasının hiç olmazsa ‘ehven-i şer’ sayılması gerektiği anlamına gelmez hiçbir zaman.
Bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yönelimini “sosyal devletin sonu” olarak değerlendiren sosyal demokrat bakış açısı bu tespitinde haklıdır. Gerçekten de dünya burjuvazisi, proletarya ve ezilen yığın hareketinin, devrim ve sosyalizm tehdidinin eskisi kadar yakın ve büyük bir tehlike olmaktan çıktığı günümüz koşullarında “sosyal devlet” aldatmacasına eskisi kadar ihtiyacı kalmadığı görüşündedir ve “kaynak israfına neden olan gereksiz bir masraf kapısı” olarak gördüğü bu yöndeki uygulamaları sistematik bir biçimde saldırarak tasfiye etme çabası içindedir.
Sosyal demokratik bakış açısı, ideolojik konumu ve politik misyonunun mantıki bir sonucu olarak, sistemin kendisini temelleriyle birlikte sorgulamak gibi bir niyet içinde olmadığı için, sistemin bugünkü krizini ve onun doğurduğu ‘yeniden yapılandırma’ yönelimini daha çok sosyopolitik sonuç ve yansımalarıyla ele alan bir çarpıktık taşımaktadır. Daha işin başında, yöntem sorununda kendisini gösteren böyle bir çarpıklık, temelde yatan belirleyici nedenlerin istense de görülmesini engeller. Bu durumda, sürecin bütünlüklü ve doğru bir çözümlemesinin yapılması beklenemeyeceği gibi, bütünüyle doğru sonuçların çıkartılması da beklenemez. Kendi içlerinde kendileriyle sınırlı olarak ele alınan sonuçların ‘neden’ olarak görülmesi, temeldeki yöntem çarpıklığından kaynaklanan ikinci bir kırılma ve darlaşma etkeni olarak sık sık karşımıza çıkar. Bunlara bir de sosyal demokrat yaklaşımın zaten devrimci sonuçlar çıkarmak gibi bir amaç taşımadığı eklenirse, bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yönelimini matem havası içinde “sosyal devletin sonu”, “refah devletinin çöküşü” vb. olarak değerlendiren görüşlerin, nasıl eleştirel bir yaklaşımla ele alınması gerektiği herhalde kendiliğinden anlaşılır. Sosyal demokrat bakış açısının mantığına ve çıkardığı sonuçlara güvenilemez. Fakat bu, onun bütün tespit ve teşhislerinin yanlış olduğu anlamına da gelmez.
Sosyal demokratik bakış açısı, bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin, burjuva devlet yapısı ve siyasal sistemin en fazla aksayan yönlerinin elden geçirilmesi ile sınırlı basit bir ‘reformasyon’un ötesinde, burjuva devlet’in rolü ve işlevlerinin yeni bir devlet anlayışı (felsefesi) temelinde yeniden tanımlandığı ve mevcut devlet yapısı ile sistemin işleyişinin buna uygun yeni bir kalıba döküldüğü daha köklü bir ‘restorasyon’ anlamına geldiği temel gerçeğini yakalamıştır. Bu yönüyle, TDH içinde daha işin bu ciddiyetinin dahi farkında olmayan birçok devrimci radikal güç ve çevreden daha ileri bir konumdadır. Öte yandan bu değişimi, aceleci ve abartılı bir tutumla “ulus devletin sonu” olarak yorumlamakla, işin içyüzünü gizlemeye çalışan burjuva liberal propagandanın yaratmak istediği bulanıklık ve kafa karışıklığına ortak olan entelektüel savruluşa kıyasla da ayakları daha yere basmaktadır.
“Sosyal devletin sonu/Refah devletinin çöküşü” teorisi, yeni devlet felsefesinin temelini oluşturan değişimi, “toplumda daha önce varolan sosyal uzlaşmanın bozularak bunun yerine sermaye tarafından yeni bir sözleşmenin dayatılmasında” görmektedir. Daha açık bir anlatımla, ona göre, “refah devleti döneminde geçerli olan ve örgütlü emek, sermaye ve devlet arasındaki uzlaşmaya dayanan sosyal sözleşme düzeninin” yerini, bugün, örgütlü emeğin geri sürülmesi ve sosyal devletin tasfiyesi temelinde “sermaye ile orta sınıf meslek sahipleri ve bir ölçüde de işçi aristokrasisi arasında dayanışmaya dayalı yeni bir toplumsal uzlaşma düzeni” almaktadır. (Bk. Gencay Şaylan, “Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi“, İmge Kitabevi, Bölüm ll-lll)
Devleti, toplumdaki sınıflar arasında rızaya dayalı bir sosyal sözleşmenin ürünü olarak gören Fransız Aydınlanmacı burjuva devlet anlayışının teorik eleştirisi başta olmak üzere, bu değerlendirme birçok açıdan eleştiriyi hak etmektedir. Fakat bu arada parmak bastığı önemli bir nokta vardır. O da, sadece “meslek sahipleri”nden ibaret olmayan veya sadece onlarla sınırlı kalmamak üzere orta sınıfların sisteme tekrar sıkıca bağlanmasının, bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yönelimi sırasında kazandığı özel önemi ucundan da olsa yakalamış olmasıdır. ‘Yeniden yapılandırma’ yöneliminin hangi ana eksenler üzerinde, neleri hedefleyerek yürütüldüğü konusunu işlerken daha geniş bir biçimde açımlamaya çalışacağımız gibi, kapitalist sistem, bugün aynı zamanda ciddi bir ‘meşruiyet krizi’ içindedir. Yalnız hemen belirtelim ki, devrimci mevzilerde tutunmaya çalışan bazı çevreler içinde de yaygın olan bir görüşün iddia ettiği şekilde bu ‘meşruiyet krizi’, krizin kendisi olmadığı gibi onun en önemli nedeni, hatta bir neden bile değildir. O bir sonuçtur. Üstelik krizin kendisinden kaynaklanan doğrudan bir sonuç da olmayıp, onun ekonomik ve sosyal yaşamda doğurduğu ilk sonuçlardan türeyen dolayımlı bir sonuçtur. Ama tabii dönüp kriz üzerinde derinleştirici bir etkide bulunmaktadır.
‘Meşruiyet krizi’, ilk planda, “Düzeni ve Yasayı” temsil eden kurum ve mekanizmaların manevi otoritelerindeki yıpranmayı, buna bağlı olarak sistemin olağan ve istikrarlı bir biçimde işleyip devamını sağlayacak çözüm üretme işlevlerindeki zayıflamayı anlatır. Bugün bu olgu Türkiye’de karşımıza, bütün devlet kurumlarının ama en başta da parlamento ve burjuva siyasi partilerin, yargı ve adalet sisteminin vd. itibarsızlaşması, öte yandan seçimlerin dahi “çözüm” değil çözümsüzlük üretir hale gelmesi vb., vb. biçimlerde çıkmaktadır. Ancak yaşanan ‘meşruiyet krizi’, bu sınırlar içinde kalmaktan çıkmış, artık bizzat düzenin ve tekelci burjuvazinin egemenliğinin toplumun gitgide daha geniş kesimleri tarafından giderek daha fazla sorgulanır hale gelmesi boyutlarını kazanmıştır. Kapitalizmin ve burjuvazinin iktidarının en güvenilir ve istikrarlı toplumsal dayanağını oluşturan orta sınıf kesimleri bile tepkili ve huzursuzdur. Bir taraftan krizin bunları da sürüklediği yıkım ve gelecek güvensizliği, diğer taraftan sistemdeki çürüme ve yozlaşmanın dayanılmaz boyutlar kazanması bunlar içinde de muhalefet eğilimlerini ve yeni arayışları güçlendirmektedir. Bu özelliği ile ‘meşruiyet krizi’, bir bütün olarak rejimin kitle temellerinde bir daralma ve istikrarsızlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Kapitalizmin toplumsal dayanaklarının nesnel olarak zaten büyük bir daralma gösterdiği tekelci kapitalizm çağında, bunun üzerine bir de ağır bir ekonomik krizle de birleşen yoğunlaşmış bir meşruiyet krizinin eklenmesi, durumu burjuvazi açısından çok daha tehlikeli bir hale sokar. Her an sistem karşıtı patlamalara dönüşme riskini bağrında taşıyan bu durumu bir an önce bir biçimde aşmanın yollarını aramaya yöneltir. Kapitalist sistemin ve burjuvazinin mevcut egemenlik biçiminin meşruiyetinin toplum tarafından sorgulanması ne kadar yaygın ve derin bir sorgulama halini almışsa, burjuvazinin bunu gidermek için seçtiği yol ve başvurduğu yöntemler de o kadar ‘olağanüstü’ bir nitelik kazanır. Sadece tekelci burjuva devletin kurumsal yapılanması ve işleyişine yeni bir biçim kazandırılmaya çalışılması ile sınırlı bir girişim olarak görülmesi gerektiğini başta da vurguladığımız bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yönelimini, bir bakıma da, dünya burjuvazisinin, sistemin ‘meşruiyet krizi’ne bir çözüm arayışı olarak değerlendirmek yanlış olmaz.
Bu arayış sırasında orta sınıfların desteğinin yeniden kazanılması, egemen burjuvazi ile onun siyasal temsilcilerinin, burjuva parti ve hükümetlerin özel önem verdikleri bir hedef haline gelmiştir. Tekelci burjuvazi, egemenliğinin ve kapitalizmin geleceği açısından ciddi bir tehlike oluşturacak boyutlar kazanmış olan sistemin toplumsal dayanaklarındaki zayıflama ve istikrarsızlaşmayı ortadan kaldırmanın görece en kolay ve en kestirme yolunu orta sınıfların tekrar kazanılmasında görmektedir. Orta sınıfların, özellikle de orta burjuvazi ile küçükburjuvazinin üst kesimlerinin politik ve ruhsal bakımlardan yeniden kazanılmaları, bir proletarya ve/veya diğer emekçi kesimlerin yatıştırılmalarına oranla çok daha kolaydır. Çünkü kriz koşullarında uğradıkları yıkımın, içine sürüklendikleri yoksulluk ve sefaletin büyüklüğü, ikinciler içinde, orta sınıflarınkinden çok daha derin ve yoğun bir tepki birikimi yaratmış durumdadır. Gelinen noktada bu sınıfların ve toplumsal güçlerin, ideolojik-politik birtakım manipülasyonlarla, göz boyamayı amaçlayan sınırlı bazı ekonomik-siyasal hak kırıntılarının tanınması ile yatıştırılmaları mümkün değildir. Buna karşılık orta sınıflar, her şeyden önce mülk ve mevki sahibi konumlarından ötürü, zayıflayan bağları çok daha kolay tamir edilebilecek ‘sistem içi’ bir sınıfsal konuma sahiptirler. Ayrıca bunlar içindeki tepki ve huzursuzluk, belirgin boyutlar kazanmış olmasına karşılık, sık sık abartıldığı kadar derin bir kopuş halini almış da değildir. Ekonomik kriz ve tekelci burjuvazinin izlediği kriz politikaları her ne kadar bunları da boğmakta, yaygın olarak ve sık sık iflasa sürüklemekte, daha da önemlisi sürekli bir gelecek güvensizliğinin pençesinde kıvrandırmakta ise de, öbür yandan kapitalist üretimin bugünkü örgütlenme biçiminin sunduğu kimi olanaklar, en başta da üretimin parçalara ayrılması ve bu parçaların her birinin orta ve küçük boy işletmelere kaydırılması (popüler ifadesiyle ‘taşeronlaştırma uygulaması’) bunları ekonomik bakımdan da aynı süreklilikte büyük tekellere ve sisteme bağlamaya devam etmektedir. Zaten orta sınıfların bugünkü tepkileri asıl olarak, burjuva siyasal sistemde ve toplumsal yaşamda kendini gösteren çürüme ve yozlaşmanın dayanılmaz boyutlar kazanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Kriz koşullarında asıl ekonomik bakımdan çok fazla taviz verebilecek durumda olmayan tekelci burjuvazi için, ‘cebinden fazla bir şey çıkmasını’ gerektirmeyen politik manevralarla bu tür ‘ahlaki eleştiriler’in havasını almak hem nispeten daha kolay hem de tercih edilir niteliktedir. ’90’lı yıllarda adeta bir furya halini alan ve en gelişkin burjuva demokrasilerinden en kokuşmuş diktatörlük rejimlerine kadar her cins ülkede irili-ufaklı sayısız örneğinin yaşandığı “temiz eller” operasyonları ile son 1-2 yılın modası olarak geçmişte işlenen emperyalist insanlık suçlarına ilişkin “günah çıkarma modası”nı, sistemin kendi ürettiği pisliklerden yine kendi kendine arınma ve kendisiyle hesaplaşma yeteneğini hâlâ yitirmediği yanılsamasını körüklemekte kullanılan bu tür ‘masrafsız’ yöntemlere örnek olarak verebiliriz.[8]
Fakat sistemin politik meşruiyetindeki zayıflama ve toplumsal dayanaklarındaki daralmanın giderilmesi çabaları sırasında özel bir ağırlık kazanan orta sınıfların desteğinin tekrar kazanılmasına yönelik manevralar içinde asıl öne çıkanını sosyal demokrasinin yeniden yükselişi oluşturmaktadır. Zaten her ülkenin somut koşullarına bağlı olarak sosyal demokrasinin ve liberal oportünizmin önünün bazı sınırlar dahilinde açılması, ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin üç temel ayağından birini oluşturur. Çok değil, bundan 8-10 yıl öncesinde yerlerde sürünen ve “emek yanlısı” görünümünden ötürü onun da “işinin bittiği” düşünülen sosyal demokrasi, neden bugün yeniden büyük sermayenin bile ‘gözdesi’ haline gelmiştir? Sosyal demokrasinin özellikle Batı Avrupa’da son yıllardaki hızlı yükselişi neyin sonucudur? Öte yandan onun, programından temel politikalarına kadar her konuda eski demagojik “sol” söylem ve görüntüsünü dahi bir kenara atarak bugün kendisini açıkça “bir orta sınıf hareketi” olarak tanımlayıp “Yeni Orta’yı bulma” arayışına çıkması bir tesadüf müdür? Bütün bu soruların yanıtları ancak, ‘yeniden yapılandırma’ yönelimi, tekelci burjuvaziyi buna iten nedenler, bu çerçeve içinde orta sınıfların desteğinin yeniden kazanılmasının artan önemi ekseninde ele alındıkları takdirde yerli yerine oturup anlaşılır hale gelir. Bu konuya ilerde tekrar döneceğiz.
Keynesçi “sosyal devlet’ anlayışı, devletin “toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket ederek” sosyoekonomik yaşama müdahalesinin kapsamı ve sınırları ile siyasal demokrasinin sınırları arasında doğrudan ve mekanik bir ilişki kurar. Ona göre, birincisi ne kadar genişse, ikincisi de o ölçüde geniş, dayanıklı ve işlevli olabilir. Bu mantıktan hareketle, kapitalist “refah devleti’ni tasfiyeye soyunan bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin, bununla aynı zamanda siyasal demokrasinin sınırlarını da daralttığı tespitinde bulunur ve onu “seçkinci bir otoriterizm” eğilimi olarak eleştirir.
‘Devlet’ ve ‘demokrasi’ konuları ile “sosyal devlet”in karakteri konusunda küçükburjuva yanılgı ve boşinanlarla bugünkü ‘yeniden yapılandırma’nın ayırdedici bir özelliğinin daha yakalanmasının iç içe geçtiği bir başka değerlendirme de budur. Gerçekten de bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yönelimi, burjuva demokrasisinin klasik biçimine dahi fazla tahammülü olmayan bir otoriterizmin ifadesidir. “Hızlı işleyen, çevik devlet” sloganı altında “iktidarın alabildiğine merkezileştirilmesi” ile burjuva siyaset sahnesi ve seçim sisteminin buna uygun bir tarzda yeniden düzenlenmesi (“siyasette merkezileşme”) onun ayırdedici diğer iki -esasında tek- temel karakteristik özelliğini oluşturur. Buna bağlı olarak, yeni bir ‘demokrasi’ tanımı ile ortaya çıkmaktadır. Sorunun özünü oluşturan ihtiyacın kendisinden de önce değişimin çapı ve derinliği dikkate alınacak olursa, hiç de şaşırtıcı bir durum değildir bu. Devlet paradigması değişiyorsa eğer, burjuva siyasetin araçları, yöntemleri, bu arada dilinde de bir değişikliğin olması, kavramların ve araçların artık eski anlam ve işlevlerinden farklı bir kimlik kazanması da doğal ve kaçınılmazdır. Bu anlamda, değişen sadece ‘demokrasi’ tanımı da değildir. Bununla birlikte ve bir yerde de buna bağlı olarak bir dizi kavram artık eski anlamını yitirmiştir. Örneğin, burjuva siyasetinde eskiden nispeten ılımlı liberal yönlerin ağır bastığı bir konumu ifade eden ve genellikle “Muhafazakar” ya da “liberal” partiler tarafından temsil edilen “merkez” konumu, artık daha sağa kaymış, milliyetçi ya da dinci gerici çizgilerin daha koyulaşmış olarak öne çıktığı bir konumun ifadesi haline gelmiştir. Bu genel ‘sağa kayış’ sürecinde eski “merkez”in konumunu bugün sosyal demokrasi almıştır ve bugünkü sosyal demokrasi de artık eski sosyal demokrasi değildir. Bu zincirsel gelişmeyi izlemeye devam edecek olursak eğer, eski sosyal demokrasinin yerini küçükburjuva liberal sosyalizmin aldığı, onun eski konumunun yerini de derinleşen popülizm ve sağ tasfiyeciliğin almakta olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Ama biz tekrar ‘demokrasi’nin tanımı ve sınırlarındaki değişme sorununa dönecek olursak, bu izin sürülmesi bizi, burjuvazinin egemenlik sistemindeki krizi, ekonomik, toplumsal ve tarihsel temellerinden kopartarak “temsili demokrasinin işleyişinde bir tıkanıklık olarak” gören kategorik bir görüşün şahsında ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin iç yüzü hakkında daha açık bir kavrayışa götürür.
IV- “TEMSİLİ DEMOKRASİNİN KRİZİ” TEORİSİ:
BURJUVA LİBERALİZMİ İÇ YÜZÜNÜ KUSUYOR
Burjuva rejimlerin bugün yaşadığı tıkanıklık ve açmazları, esas olarak “temsili demokrasinin işleyişinde ortaya çıkan yetersizlik ya da bozulmaların yol açtığı bir sonuç” olarak gören ve çözümü de bu çerçeve içinde, özellikle de siyasi partiler düzeni ve sistemlerinde yapılacak daraltma ya da genişletmelerde arayan anlayış, ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin yorumlanışında yaygın taraftar bulan üçüncü ana grubu oluşturur. Sorunu kapitalist sistemin temelleriyle birlikte sorgulanmasından kopartarak ele alan bu yaklaşımın en başta gelen temsilcileri, kolayca tahmin edileceği üzere, ‘yeniden yapılandırmacı’ burjuvazinin bizzat kendisi ve onun maskesiz uşaklarıdır. Fakat ilginç olan, gerçekte neyi savunduklarının ne kadar bilincinde oldukları şüpheli bazı budala küçükburjuva demokratizm yandaşlarının da bir “temsil krizi” edebiyatı tutturmuş olmalarıdır. Sorunu temelde “temsili demokrasinin krizi” olarak görmekte birleşen görüşler, sadece buna dayalı çözüm önerilerinde farklılaşmaktadırlar. Burjuvazi ve onun maskesiz uşakları bu konudaki önerileri ile “demokrasi” etiketi altında burjuva demokrasisinin biçimsel bazı gereklerinin dahi budandığı daha ‘otoriter bir rejim’ özlemlerini dışa vururlarken; budala küçükburjuvalar ise, siyasi partiler düzeni ve seçim sisteminde “toplumdaki farklı siyasi görüş ve eğilimlerin daha geniş temsilini sağlayacak değişikliklerin yapılması” gibi bir hayalin peşinde koşmaktadırlar. Egemen burjuvazinin ‘devleti yeniden yapılandırma’ yöneliminin özünü ve amacını oldukça çıplak bir biçimde yansıttığı için, biz bunlardan birincisi üzerinde duracağız.
Burjuvazi ve onun kendilerini “neoliberal” olarak tanımlayan uşakları, bütün aldatıcı ve ikiyüzlü karakterine rağmen burjuva temsili demokrasinin günümüzde artık “yönetemeyen bir demokrasi” haline geldiği görüşündedirler. Onlara göre bu sistem, ülke yönetiminde görüş ve taleplerinin esasında kaale alınmaması gereken marjinal toplumsal kesimleri dahi siyasette bir güç ve ağırlık sahibi haline getirmekte, bunların partileşmesine ve seçimlere katılmasına izin vermekle gereksiz yere çok sayıda partinin ortalıkta boy göstermesine ve oyların parçalanmasına zemin hazırlamakta, sonuçta da güçlü hükümetler yerine zayıf ve istikrarsız koalisyonlara mahkum olunmaktadır. Siyasetteki bu parçalanma, merkez sağ ya da merkez sol’daki büyük kitle partilerini bile, tabanlarında bir daralmaya ve oylarında düşmeye meydan vermemek için marjinal kesimlerin taleplerine taviz veren ‘popülist’ politikalar izlemeye yöneltmekle kalmayıp, parlamento içinde de hükümet kurabilmek ya da hükümette kalabilmek için bu marjinal kesimlerin temsilcisi küçük partilerin oyuncağı haline getirmektedir. Demokrasiyi “yönetemez” hale getiren bu duruma son verip, “Yöneten bir demokrasi”nin kurulabilmesi için, her şeyden önce seçim sistemi değiştirilmeli, toplumdaki bütün eğilimlerin güçleri oranında parlamentoda temsili gibi bir anlayış bütünüyle bir kenara bırakılarak oyların ‘merkez sağ’ ve ‘merkez sol’u temsil eden iki büyük partide toplanmasını sağlayacak bir seçim sistemi oluşturulmalıdır.[9]
Bu mantıkla getirilen öneriler, tabii ki sadece bir seçim sistemi değişikliği ile sınırlı değildir. Mantığın temelinde, burjuva demokrasisinin pratikte zaten fiilen kullanılamaz halde olan biçimsel bazı haklar veya mekanizmalarının dahi “demokrasiyi yozlaştıran ve yönetemez hale getiren etkenler” olarak görülmesi yattığı için, çok partili bir düzen yerine iki partili bir siyasi partiler düzenine geçişin zorlanmasından hükümetlerin ve parlamentonun yetkilerinin sınırlanmasına, iktidar gücünün merkezileşmesini sağlayacak başkanlık ya da yarı başkanlık sistemine geçilmesinden bazı toplumsal kesimlerin açıkça “siyasetin dışına itilmesi”nin önerilmesine kadar vb. birbirini tamamlayıcı bir dizi öneriden oluşan kapsamlı bir ‘sistem değişikliği’ önerisi ile çıkmaktadır bu görüş genelde karşımıza. Kendisini “özgürlükçü liberal” bir eğilim olarak yutturmaya çalışan bu temel yaklaşımın, gerçekte ikiyüzlü burjuva demokrasisinin ölçüleri içinde dahi “demokrat” olarak nitelenemeyecek ‘seçkinci, faşizan’ karakterini, aralarında Yeni Dünya Düzeni ideolojisinin gözde ideologlarından S. Huntington’un da yer aldığı üçlü bir komisyonun, “Demokrasinin Krizi, Yönetebilir Bir Demokrasi Üzerine Rapor”unda dile getirilen şu görüşlerde açıkça görmek mümkündür:
“1960’11 yıllarda demokrasi çok ileri gitmiştir. Demokratikleşme, ‘daha adil ve eşitlikçi bir toplum’ için devlet hizmetlerinde genişlemeye neden olmuştur. Bu durum ise devletin düzen ve yasama sağlama otoritesini zayıflattığı gibi ekonomik yaşamı da darboğaza sokmaktadır. Demokratikleşme nedeni ile toplum ‘yönetilemez’ hale gelmiştir. Gelecek açısından çok ciddi endişeler yaratan bu sorunun çözümü için demokrasi yeniden yorumlanmalı (ve) devletten hizmet talep eden en azından bazı gruplar siyaset dışına itilmelidir” (S. Huntington, M. Crozier, J. Watanaki‘den oluşan “3’lü Komisyon Raporu”, aktaran G. Şaylan, age, sf. 182-183) “‘Yönetemez’ hale gelen demokrasinin yeniden tanımlanıp yeni bir işlerliğe kavuşturularak ‘yöneten bir demokrasi’nin kurulması”, “Serbest piyasa ve girişim özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması”, “Devlet’in küçültülmesi”, “Güçlü ve istikrarlı hükümetlerin kuruluşuna izin vermeyen seçim sistemi ve siyasi partiler düzeninin değiştirilmesi”, “Sistemde bir tıkanıklık ortaya çıktığı zaman duruma müdahale edecek kurum ve mekanizmaların yaratılması”, “Başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi”, “Partilerin ve hükümetlerin ‘popülist’ politikalar izlemesini engelleyecek kuralların konulması”, “Hükümetler ve partiler üstü, herkesi bağlayıcı nitelikte bir ‘Ekonomik Anayasa’ hazırlanması” vb. biçiminde öneri ve taleplerle boy gösteren neoliberal ‘yeniden yapılandırmacılık’ın özü ve amacı, bu Rapor‘da, fazla bir yorum gerektirmeyecek kadar açık ve sakınmasız bir biçimde ortaya konulmaktadır. Krizin de kamçıladığı bir açgözlülükle tekelci burjuvazi, bugün, ekonomik yaşamda olduğu gibi siyasal yaşamda da işçi sınıfının ve emekçi yığınların bazıları 100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan tarihsel kazanımlarına dahi tahammülsüzdür, onları bir biçimde gaspetmenin çabası ve arayışı içindedir. Ekonomik yaşamda örneğin “çalışmanın esneklestirilmesi” sloganı altında 8 saatlik işgünü ve ondan doğan hakları ortadan kaldırıp vahşi kapitalizm döneminin bundan 100-150 yıl önceki angarya düzenini nasıl hortlatmaya çalışıyorsa; siyasal demokrasi alanında da, paranın her şeye hükmettiği kapitalist özel mülkiyet düzeni koşullarında emekçiler açısından zâten lafta kalan biçimsel bir hak ve eşitlik olmaktan öte geçmeyen “Genel ve eşit oy hakkı”nın dahi resmen ortadan kaldırmanın peşindedir. Onlar için gerçekte zaten olmayan demokrasiyi istismar ederek(!) “devlet otoritesini zaafa uğrattıkları, düzeni ve yasayı bozdukları, hatta ekonomik yaşamı darboğaza sürükledikleri” gerekçesiyle açıkça “siyaset dışına itilmeleri” istenen toplumsal kesimlerin, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar olduğu açık ve ortadadır. Onlar nasıl “siyaset dışına itileceklerdir?” Açıktır ki, mümkün olduğunca örgütsüzleştirilerek, özellikle de kendi sınıfsal çıkar ve talepleri temelinde siyasal örgütlenmelerine izin ve meydan verilmeyerek bunun yanı sıra ‘seçme ve seçilme haklarını’ büsbütün ortadan kaldırarak… Seçme (oy kullanma) hakları kağıt üzerinde sürmeye devam edecek olsa bile, ‘istenmeyen yönde’ kullanılan oylarını daha işin başında çöpe atacak seçim sistemleri bulup uygulayarak… Kısacası günümüzde burjuvazi, halkın (demos’un), biçimsel olarak dahi siyasetten büyük ölçüde dışlandığı ‘halksız bir demokrasi’ peşindedir.
Burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimine de yön veren bu temel düşünce, ‘Yeni Dünya Düzeni Demokrasisi’nin, burjuvazinin tarihsel bakımdan iki temel egemenlik biçimini oluşturan klasik burjuva demokrasisinden daha çok faşizme yaklaştıran ayırdedici bir özelliktir. Başka bir anlatımla, ‘YDD demokrasisi’, zaten sahte ve aldatıcı burjuva demokrasisinin sınırlarının genişlemesi yönünde değil, bunun tam tersine, onun biçimsel bazı yönlerinin dahi törpülendiği, burjuvazinin egemenlik sisteminde faşizme özgü yöntem ve çizgilerin öne çıkıp derinleşmesi yönünde bir gidişin ifadesidir. Buna bağlı olarak, özellikle yarı sömürge ülkelerde yeni bir rejim modeli, yeni bir devlet tipi ortaya çıkmaktadır. Özünde burjuva demokrasisini fetişleştiren küçükburjuva liberal demokrat kimi çevreler tarafından “Düşük Yoğunluklu Demokrasi”, kimileri tarafından ise “Yarı askeri otoriter rejimler” vb. olarak tanımlanan bu modelin karakteristik çizgileri, anlamı ve sonuçları üzerinde daha sonra duracağız.
Uluslararasılaşan tekelci sermaye ve onun burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminin iç yüzü ve hedefleri konusunda bilinçsiz yığınları, ama belki onlardan da önce emperyalizm çağında her konuda gericileşen burjuvazi ve onun sınıf diktatörlüğünün bir biçimi olarak burjuva demokrasisi konusunda hâlâ ahmakça hayaller gören küçükburjuva liberal budalaları aldatıp peşine takabilmek için, “özgürlüklerin sınırlarının genişleyeceği daha katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi anlayışının temsilcisi” pozlarında kendisini pazarlamaya çalışan “yeni” liberalizmin bu “yeni” demokrasi ve devlet felsefesi, esasında ne burjuva demokrasisinin özüne ve onun özellikle emperyalizm çağında belirgin bir ivme kazanmış olan daha fazla zorbalık ve gericileşme yönündeki tarihsel gelişme eğilimine aykırıdır, ne de bunlar ilk kez günümüzde ortaya atılan “yeni” görüşlerdir. Burjuva demokrasisinin olduğu kadar, “özgürlükçü”, “demokrat” bir felsefe ve dünya görüşü olarak geçinen liberalizmin gerçek yüzünü, niyet ve eğilimlerini bütün çıplaklığıyla sergileyen benzer görüşleri, liberalizmin 18 ve 19. yüzyıllarda yaşamış atalarının devlet ve demokrasi konusundaki yaklaşımlarında da görebiliriz. Örneğin, “Özgürlük, devlet yönetiminin halkın elinde olması ile sağlanamaz. Çoğunluğa dayalı bir yönetim, özgürlüklerin kolayca kısıtlanabileceği bir Uranlığa adaydır” görüşünde olan ve bu yüzden halkın devlet yönetimini elinde bulundurmasına kuşku ile yaklaşan bir Benjamin Constant‘ın görüşleri ile bugün açıkça halkın “siyaset dışına itilmesini” öneren ‘yeni’ liberallerin “Yönetebilir demokrasi” anlayışları arasında herhangi bir fark, dolayısıyla “yeni” ve “özgün” olan bir yan var mıdır? Liberal felsefe ve iktisat öğretisinin tarihteki en ünlü isimlerinden biri olan J. S. Mill de, “devletin özgürlükleri koruyabilmesi için, yoksulların oy hakkının kısıtlanması gerektiğini” savunur, ‘yeni’ liberalizmin ‘yeni’ demokrasi anlayışı da bugün bunu nasıl gerçekleştirebileceğinin arayışı içindedir. Burada can alıcı nokta, burjuva liberalizminin nasıl bir “özgürlük” anlayışına sahip olduğudur.
Burjuva liberal öğreti, kendisini oldum olası “tutkulu bir özgürlük savunuculuğu” olarak pazarlamaya çalışmıştır. Kavramların içeriği ile bu içerikte somutlanan sınıfsal anlamları üzerinde durup düşüneceği yerde, onları ‘sınıflarüstü’ soyut kategoriler olarak kendi başlarına ele alıp fetişleştiren küçükburjuva kafa yapısı da bu sahtekarlığı yutar. Sadece bunu yutmakla da kalmaz; bu ikiyüzlü “özgürlükçülüğü”, “demokratlıkla” çiftleştirir, liberal “özgürlük” savunuculuğunun aynı zamanda otomatikman “demokrasi” savunuculuğu anlamına da geldiğini düşünür. Halbuki liberal felsefe ve dünya görüşünde bu ikisi arasında böyle doğrudan, içsel ve bölünmez bir ilişki olmadığı gibi, ‘demokrasi’ sorunu liberalizmin yapısı ve söyleminde hiçbir zaman özel bir yer ve önem taşımaz. Liberalizm için her zaman esas ve önemli olan, “insanın doğuştan sahip olduğu, hiçbir güç tarafından kısıtlanamaz, istense de kimseye devredilemez ‘doğal hakları’nın” en başında saydığı “mutluluğu arama, istediğini yapabilmek” hakkını özgürce kullanabileceği ‘tek zemin’ olarak, özel mülkiyet temeline dayalı serbest piyasa düzeninin özgür işleyişidir. Onun için “demokrasi” imiş, “Toplumsal eşitlik ve adalet” imiş, bunlar liberal dünya görüşü ve onun tarihsel pratiğinde ‘öncelikli’, ‘temel’ değerler arasında yer almak surda dursun, kısaca özetlediğimiz bu “özgürlük” anlayışından çok sonra gelen, ona tabi, onunla koşullu, dolayısıyla onunla çeliştikleri noktalarda hiçbir moral rahatsızlık duymaksızın umursanmaması, tereddütsüz sınırlanması, gerekiyorsa tümden vazgeçilmesi gereken ‘teferruatlar’ durumundadır. Bundan ötürüdür ki zaten, liberalizmin gelmiş geçmiş, ünlü ünsüz bütün temsilcileri, ister “demokrasi” adına isterse “eşitlik” düşüncesi gibi soylu bir amaç uğruna olsun, özel mülkiyet düzeni ve meta ekonomisinin işleyişine en küçük bir müdahaleyi dahi; “Doğal hukuka ve özgürlüğe karşı bir saldırı” (Hobbes ve Locke), “Sivil toplumun, özgürlüğün ve uygarlığın boğulması” (H. De Tocqueville), “Tiranlık” (B. Constant), “Bir imparatorun yönetimi ile eşit derecede keyfi, zalim, gaddar ve her açıdan kötü” (J. Adams), “Hiçbir ahlaki temeli olmayan bir zorbalık” (A. Herbert) vb. olarak görürler. “Toplumsal eşitlik” düşüncesinin sözünü dahi duymak, liberallerin tüylerini diken diken etmeye yeter. Ama “demokrasi” konusunda da burjuva liberalizmin çok istekli ve tahammüllü olduğu söylenemez. Ona göre: “Demokrasi yani demosun egemenliği, servetin yeniden bölüşümünü gündeme getirerek özgürlüğü sınırlar; ayrıca demokratik süreç altında alınan kararlar kaçınılmaz olarak optimal olmayan sonuçlar üretir. Bu nedenle demokrasi ciddi bir biçimde sınırlan(malıdır)” (G.C. Pierson, abç) Liberalizmin ‘yeni’ çömezlerinden birinin bu görüşleri ile, onun atalarının savundukları arasında özsel hiçbir çelişki yoktur. Liberal dünya görüşünün ‘klasikleri’ arasında yer alan, üstelik kapitalist özel mülkiyet ve serbest pazar düzeninin sürekli bir biçimde üretip derinleştirdiği toplumsal eşitsizliklerin büyümesine bütünüyle duyarsız kalmamasıyla da tanınan “sivil toplumcu” H. De Tocqueville‘in şu görüşleri arasında sonuçta bir ayrılık olduğu söylenebilir mi:
“Tocgueville, sivil toplum içinde servet yoğunlaşması olabileceğini, böylece eşitlik düşüncesinin büyük yaralar alabileceğini kabul etmektedir. Ancak bu durumda toplumsal çatışmayı yumuşatacak, şu ya da bu ölçüde eşitlik ortamı sağlayarak gerilimi çözmeyi amaçlayacak bir devlet müdahalesinden kesinlikle kaçınmak gerekmektedir. Tocqueville’e göre, düzenleme yaparak, teftiş ve kontrol ederek, akıl vererek, cezalandırarak, eğiterek sivil topluma müdahale eden devlet ya da kamu yönetimi sivil toplumu boğacaktır. Bu ise, özgürlüğün ve uygarlığın boğulması anlamına gelecektir. Bu bakımdan, sivil toplumun işleyişi içinde ortaya çıkan sorunların çözümünü yine sivil topluma bırakmak gereklidir; başka bir deyişle, pazar mekanizmasının işlemesi ile ortaya çıkan adaletsizliklerin ve çatışmanın çözümü yine pazar mekanizmasının işleyişi içinde sağlanacaktır.” (aktaran Şaylan, age, sf. 33) Sonuç olarak, liberalizmi demokratizmle özdeşleştirmek, onun ekonomik yaşama ilişkin ‘sınırsız özgürlük’ talebinin doğal ve mantıki bir sonuç olarak siyasal alanda da ‘özgürlükçü’ bir tutum anlamına geldiğini düşünmek, kapitalist serbest piyasa düzeni ile özgürlükçü liberal bir demokrasinin birbirlerinden ayrılamayacağını, birinin diğerini şart koştuğunu, ikisinin de ancak bu bütünlük içinde sağlam ve istikrarlı bir işleyişe kavuşabileceğini zannetmek, eğer cehaletten ileri gelmiyorsa ahmaklıktan kaynaklanan bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Marksizmin 150 yıldan beri her fırsatta sergilediği gibi; burjuva demokrasisi ve onun düşünsel temelini oluşturan burjuva liberalizminin “özgürlük”, “eşitlik” ve “demokrasi” sloganları, ezilen yığınları aldatmak için başvurulan büyük bir yalan ve sahtekarlıktır. Liberalizmin savunduğu “özgürlük”, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfların, işgücünden başka hiçbir serveti olmayan proletarya başta olmak üzere emekçi sınıfları hiçbir engel ve sınırlama ile karşılaşmaksızın sömürme, soyma, onların emek ürünlerini hayasızca talan etme özgürlüğüdür. “Özgür seçimler temelinde halkın halk tarafından yönetildiği sistem” olarak yutturulmaya çalışılan burjuva demokrasisi, en fazla mülk sahibi zengin sömürücü sınıflar için geçerli bir demokrasi, günümüzde çok daha küçük bir azınlığı oluşturan tekelci burjuvazinin egemenliğini perdelemekte kullanılan bir maskedir. Bugün bu biçimsel demokrasinin, emekçilerin engin çoğunluğu için pratikte zaten kağıt üzerinde kalan “seçme ve seçilme özgürlüğü”, “genel ve eşit oy hakkı” gibi en temel biçim şartlarının sürmesine dahi tahammülü kalmayan egemen burjuvazi ve onun ‘yeni’ liberal uşaklarının ‘yeni’ yönelimleri, ML’in bu tespit ve eleştirilerinin bir kez daha doğrulanmasından başka nedir? ML öğretinin canlılığını ve geçerliliğini hâlâ nasıl koruduğu gerçeği, bu alanda da kendisini göstermektedir.
Tekelci burjuvazi ve onun ‘yeni’ liberal uşakları, kapitalist sistemin bir türlü içinden çıkamadığı krizin derinliği ve bundan kaynaklanan tehlikelerin her geçen gün biraz daha büyümesinden duydukları korkunun etkisiyle, “demokrasi” konusundaki gerçek niyet ve eğilimlerini, bugün artık öyle fazla sakınma gereğini de duymaksızın kusmaktadırlar. Onların bu denli rahat ve pervasız davranabilmelerinde, proletarya ve emekçi yığınların devrimci örgütlülük ve başkaldırılarının, devrim ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin, sosyalizmin prestiji ve çekim gücünün eskisi kadar güçlü olmayışının verdiği cesaretin payı da kuşkusuz çok büyüktür. Burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminde ifadesini bulan bu “yeni” demokrasi ve devlet anlayışını, küstahça bir sakınmazlıkla teorize eden ‘yeni’ liberal ideologlardan birisi de Frederich Hayek‘tir. YDD’nin ‘peygamberler’ katına yükselttiği geç keşfedilmiş yıldızlardan biri olan Hayek‘in görüşleri, açıksözlülüğün yanı sıra ‘yeniden yapılandırma’ yönelimine ilişkin bazı somut önerileri de içeren ‘programatik bir çerçeve’ özelliğini taşıdığı için, bunların geniş bir özetinin aktarımı yararlı olacaktır: Hayek, temel tez olarak -ki bu, bütün ‘yeniden yapılandırmacıların’ temel tezi ve hedefidir- en başta ekonomik yaşamın denetiminin demosa verilmemesi gerektiği‘ görüşündedir. O, “özgür ve adil bir toplumun ancak pazar mekanizması tarafından kendiliğinden oluşan bir düzenle varolabileceğini ileri sürmektedir. Bu düzende insanların davranışları ve birbirleri ile olan ilişkileri mülkiyeti esas alan yasalara, özgür mukavele ilkesine göre biçim alacak; (bu) düzende devletin çok sınırlı bir rolü olacaktır. Hayek, ancak bu koşullar altında gerçek demokratik bir devletten söz etmenin mümkün olduğunu ileri sürmektedir. Bu demokratik devlet, sadece dış güvenlik ve hukukun üstünlüğünü sağlamak amaçları için vergi toplayacaktır. Bu işlevlerin dışındaki herhangi bir devlet işlevi için herhangi geçerli bir moral ilkeden söz edilmemektedir.
Hayek, demokrasinin ve kamu çıkarının ancak sınırsız, koşulsuz bir pazar işlerliği ile gerçekleşeceği düşüncesindedir. Bunun için de demokrasinin somut tanımının yeniden yapılmasına gerek vardır. Hayek, dürüstlükle ve cesaretle siyasal sürecin nasıl yeniden yapılanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Temel amaç, ekonomik yaşamı Demosun elinden kurtarmaktır ve anayasalar bu doğrultuda yeniden yazılmalıdır. Hayek, buna ek olarak, yasama organının ekonomiye müdahale edemeyecek hale getirilmesini (‘Ekonomik Anayasa’ önerileri hatırlansın) önermektedir. Bunun için de somut olarak, seçilme yaşını 45’e yükseltmek (her tarafı dökülen hastalıklı ‘ihtiyar köstebek’ kapitalizme de böyle bir ‘bunaklar meclisi’ yakışır zaten), yasama organını 15 yıllık dönemler için seçmek (Hayek de, Sabancı ve diğer TUSİAD patronları gibi, ‘seçim’ denilen şu aldatmacaya başvurmayı tümden kaldırıp bir kenara atmak en iyisi diyecek demesine ama, şu zevahiri kurtarma zorunluluğu yok mu?!!) gibi öneriler ortaya atmaktadır” (G. Şaylan, age, sf. 93-94, abç). Hayek‘in tanımladığı türde bir “demokrasi’ ve “devlet’ anlayışının; yani “mülkiyeti esas alan”, “sınırsız ve koşulsuz bir serbest pazar işlerliğini temel amaç edinen”, bunun için halkın siyasetten artık sadece fiilen değil açıkça da dışlandığı, bugüne kadar “burjuva parlamenter demokrasinin temel kurum ve araçları” olarak tanımlanagelen serbest ve özgür seçimlerin, parlamentoların ve hükümetlerin yetki ve işlevlerinin alabildiğine budanarak büsbütün göstermelik hale getirildikleri bir demokrasi(!) ile bütün işi “güvenliği sağlamak” (devlet konusunda en yaygın ve köklü önyargılardan birine hitap ederek Hayek bunu salt bir ‘dış güvenlik’ sorununa indirgiyor ama, mevcut düzenin devamını sağlayabilmek için ezilen sınıfları baskı altında tutmanın aracı olarak her devletin ilk ve esas görevi ‘iç güvenliği’ sağlamaktır) ve “vergi toplamak” olan baskıcı, zorba bir devlet anlayışının, teorik bir tartışma ve fikir cimnastiği düzeyini çoktan aşıp 1980’li yıllardan itibaren politika ve pratik uygulama düzeyine taşındığını, dünyanın çeşitli yörelerinde olduğu gibi Türkiye’de de özellikle 1994 seçimleri sonrasında yaşanan gelişmelerden de (sık sık alevlenen “Başkanlık Sistemi” tartışmaları, seçim ve siyasi partiler yasalarında yapılması istenen değişiklikler, ‘merkez sağ’ ve ‘merkez sol’un birliğini sağlama yönündeki zorlamalar, RP’nin kapatılması ve FP’nin “hizaya sokulması” yönündeki baskılar, son günlerde tekrar gündeme gelen “Milli Mutabakat Hükümeti” arayışları vb., vb.) görebiliriz. Bazılarınca “postmodern darbe” olarak tanımlanan “28 Şubat Süreci” de dahil hepsi ancak “Devleti yeniden yapılandırma” stratejik yönelimi ekseninde, onunla ilişkisi kurularak ele alındığı takdirde yerli yerlerine oturtulup gerçek anlamları kavranabilecek olan bu gelişmeler, özellikle küçükburjuva liberal demokrat çevrelere, “çağdaş demokrasiye” ve “YeniDünya Düzenine” aykırı gelişmeler olarak gözükmektedir. Politika ve taktikler düzeyinde bunun zıt kutbunda yer alan ve kendisini aynı zamanda “Yeni Dünya Düzeni karşıtı” bir antiemperyalizm olarak yutturmaya çalışan burjuva milliyetçi ‘Genelkurmay solu’ ise, bu gidişi, “devrimci yöntemlerle yürütülen gerçek bir demokratikleşme yönelimi” olarak “milli bir devrim” şeklinde yorumlamaktadır. Dayandıkları ideolojik öncüller ve çıkardıkları sonuçlar ne kadar zıt yönler ve görünüm taşırsa taşısın, bunlar esasında, “Yeni Dünya Düzeni demokrasisi”, bunun ayırdedici çizgileri ve yaşama geçirilme biçimleri konusunda aynı zemin üzerindedirler. Birinin “çağdaş demokrasiden uzaklaşma”, diğerinin ise “gerçek bir milli demokratik devrim” olarak yorumladıkları süreç, esasında tam da burjuva demokrasisinin “çağdaş” biçimi olarak ‘milli’ değil uluslararası bir modelin Türkiye‘deki uygulamasından başka bir şey değildir. Siyasal rejimlerinin daha önceki biçimlenişindeki, sosyoekonomik ve sosyokültürel gelişme düzeyleri ve koşullarındaki, bu arada emperyalizmin gözündeki jeostratejik ve ekostratejik konumlarındaki farklılıklar nedeniyle bu “YDD Demokrasisi” modelinin yaşama geçirilişi, Güney Kore ve Endonezya örneklerinde görüldüğü gibi askeri cunta ya da kişi diktatörlüklerinin yerini daha ‘sivil’ ve ‘demokrat’ yönetimlerin alması görünümüne bürünürken, bir Pakistan veya Türkiye gibi örneklerde ise görünüşte ‘sivil parlamenter’ rejimin işleyişi sırasında ordunun müdahaleleri ve ağırlığının daha dolaysız ve daha yoğun bir hal alması biçiminde bir seyir izlemektedir. Fakat ortaya çıkan rejim modelinin karakteristik çizgilerinde, hatta uygulanan çoğu yöntemlerde hiçbir fark yoktur. Ana hatlarıyla: Klasik burjuva “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin yerine iktidar gücü ve yetkilerinin merkezileştirildiği ve ordunun belirleyici bir konumda olduğu çekirdeksel kurum ve organların elinde toplandığı, parlamentoların yanı sıra artık hükümetlerin bile iyice işlevsizleşip göstermelik bir konuma itildiği, yargının politik bir silah ve düzenleme aracı olarak kullanıldığı, değil burjuva “Hukuk devleti” olmak “yasa devleti” olarak bile nitelenemeyecek, görünüşte “sivil” ve “parlamenter” ama gerçekte ne ‘sivil’ ne de ‘parlamenter’ sayılabilecek keyfi, bürokratik, zorba bir yönetim tarzı ve rejim modelidir bu.
Yukarıda özellikle Hayek‘in görüşlerinde teorik çerçevesini gördüğümüz bu “YDD tipi demokrasi” anlayışının politika düzeyindeki yansıma biçimlerinden birini, ABD yönetiminin görüş ve eğilimlerini yansıtmasıyla tanınan Foreign Affairs dergisinin yöneticilerinden Fareed Zakaria‘nın ortaya attığı “illiberal demokrasi-liberal otokrasi” ayrımında ve ABD‘nin bugün bunlardan hangisini tercih etmesinin global çıkarlarına daha uygun olacağına dair önerisinden de görebiliriz. “İlliberal demokrasi”, Zakaria‘nın, “Yöneticilerin seçimle işbaşına geldikleri, ancak sivil özgürlüklerin anayasal güvenceye alınmadığı rejimler”e verdiği ad. “Liberal otokrasi” ise, “Yönetimin seçimle işbaşına gelmediği, ancak yöneticilerin bireysel haklara saygı gösterdiği ülkelerdeki rejimler”e ilişkin tanımı. Zakaria, birincilere örnek olarak, “Komünizm sonrası, ‘demokratikleşen‘, ancak ‘liberalleşmeyen‘ ülkeleri” gösteriyor. Zakaria‘nın ölçütüne göre Türkiye‘yi ve Latin Amerika ülkelerini de bu kategoriye sokmak mümkün.
“Liberal otokrasi” örnekleri ise Endonezya, Singapur ve Malezya. Bu ayrım temelinde Zakaria, “ABD’nin bazı ülkelerde ‘demokratik’ görünümü liberalizme’ yeğlediğini” iddia ederek -ki bu esasında gerçeği yansıtmıyor-, “Washington’un bundan böyle salt ‘seçim’ peşinde koşmayı bırakarak, ‘otokratik’ de olsa ‘liberal’ rejimleri desteklemesini” öneriyor. Zakaria‘nın temel gerekçesi ise şu: “Demokrasi toplumsal gerilimleri artırıyor, demagoglar seçim kampanyalarını seçmenlerin etnik ve dinsel hoşgörüsüzlük gibi en kötü içgüdülerine hitap etmekte kullanabiliyorlar, (dolayısıyla) seçmenlerin tercihleri her zaman iyi ve doğru tercihler olmayıp kötü ve vasat tercihler olabiliyor…” (Foreign Affairs dergisinin Kasım-Aralık 1997 ve Mart-Nisan ’98 tarihli sayılarında yer alan bu tartışmaları aktaran Y. Çongar, 9 Mart ’98 Milliyet)
- Zakaria‘nın tezi ve önerisinin, Amerikan yönetiminin -en azından bir kanadının- tercih ve eğilimlerini yansıttığından kuşku duymamak gerekiyor. Politika düzeyinde formüle edilen bu görüşlerin, Hayek‘in önerileri ve “3’lü Komisyon”un “yönetebilir demokrasi” anlayışı ile Türkiye, Pakistan, Endonezya, Güney Kore ve Latin Amerika ülkelerinin ezici bir çoğunluğunda bugün zaten uygulanan rejimlerle nasıl bir çakışma gösterdiği ise ortada. YDD’nin efendilerinden “demokrasi” bekleyenlerin, “ABD ve diğer emperyalist ülkelerin günümüzde artık askeri darbelere, demokratik hak ve özgürlüklerin gaspedilmesine seyirci kalmayacakları” düşlerini görenlerin, tekeller çağında her ikisi de birer palavraya dönüşmüş olan “ekonomik liberalizm ile siyasi liberalizmin birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceği” tezine dayanarak egemen burjuvaziyi “demokrasinin sınırlarını genişletmeye ikna etmeye” çabalamanın vb. nasıl ahmakça birer yanılsama olduğunu görmek için bunları gözönüne getirmek yeterlidir. Hayek ve diğer ‘yeni’ liberaller gibi Zakaria da:
1) Salt “seçimlere” indirgenen burjuva demokrasisinin günümüzde artık nasıl iyice biçimsel bir karakter kazandığını,
2) Buna rağmen burjuvazinin, onun olası “istenmedik” sonuçlarına dahi güveni ve tahammülünün kalmadığını,
3) Tekelci burjuvazi için günümüzde aslolanın siyasal “demokrasi” değil, sermayenin önünde ayak bağı oluşturan, onun sömürüsünü ve dolaşım hızını sınırlandıran tüm engellerin kaldırıldığı ekonomik “liberalizm” olduğunu,
4) Bunun için gerekirse seçim aldatmacalarına vb. de son vererek, seçmenlerin yapamayacağı “doğru” seçimlerin ‘birileri’ tarafından yapılmasının tercih edilmesi gerektiğini açık açık itiraf ediyor.
“Yeni Dünya Düzeni Demokrasisinin ne anlama geldiğini, onun nasıl bir rejim modeli/devlet tipi peşinde koştuğunu, bunun sadece “Türkiye’ye özgü” ve “konjonktürel” bir durum olmayıp “evrensel” ve “stratejik” bir yönelim olduğunu, proletarya ve emekçi yığınların hareketinin, devrim ve sosyalizm uğruna mücadelenin bundan sonraki gelişim seyri, kaderi, izlenmesi gereken strateji ve taktikler açısından nasıl ciddiyetle ele alınıp irdelenmesi gerektiğini göstermek için daha fazla söze ve örneğe bilmiyoruz hâlâ gerek var mıdır?
V- TDH BU DEĞİŞİMİN ANLAM VE ÖNEMİNİN NE DERECE FARKINDA?
Burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimine ilişkin olarak şu ana kadar daha çok, burjuvazinin egemenlik tarzında meydana gelen değişikliklerin çapının büyüklüğüne ve kapsamının genişliğine dikkat çekmeye çalıştık. Kapitalizmin geleceğini ve iktidarını sağlama almak, proletarya ve emekçi yığınların her geçen gün biraz daha büyüyen öfkelerinin devrimci patlamalara dönüşmesinin önüne geçebilmek için tekelci burjuvazinin, kendisinin yarattığı ama günümüz kriz koşullarında artık kendisine de ayakbağı haline gelen burjuva parlamenter yöntem ve mekanizmaları iyice kuşa çevirerek yönetmenin ‘yeni’ yöntem ve mekanizmalarını devreye soktuğuna işaret ettik. Çoğu faşizme özgü olan yöntemlerin parlamentarizmin kalıntılarıyla harmanlanarak farklı bir bütünlük oluşturmaları sonucunda ortaya yeni bir burjuva devlet biçimi‘nin çıktığı tespitinde bulunduk. Tekelci burjuvazinin siyasal egemenlik aracı olarak burjuva kapitalist devletin, bütün göstermelik karakterine karşın burjuva parlamenter demokrasinin klasik biçiminden daha uzak, açık faşist diktatörlük biçimine daha yakın bir çizgide yeniden örgütlendiği bu süreç, ’90’lı yıllardan itibaren hız kazanmış olarak halen sürüyor. Sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullarda bir farklılaşma yaratan bu değişim, proletarya ve ezilen halkların kurtuluş uğruna mücadelesinin bundan sonraki gelişim seyri ve geleceği açısından yeni sorun ve görevleri, ciddi tehlikeler ve olanakları haliyle beraberinde getiriyor.
Bu noktada can alıcı bir soru çıkıyor karşımıza: Türkiye devrimci hareketi (TDH) bu değişimin ne kadar farkında? Devlet konusunun, devrimin gelişme çizgisi ve seyri ile olan ilişkisi, burjuvazinin egemenlik biçimi ve yöntemlerinin devrimci proletaryanın strateji ve taktiklerinin, örgütlenme ve mücadele biçimlerinin belirlenmesi sırasında taşıdığı önem dikkate alınacak olursa asla kayıtsız kalınamayacak olan bu süreç karşısında nasıl bir tutum sergileniyor? Sorunun üzerinde gereken ciddiyet ve önemle duruluyor mu?
TDH’nin bütünü açısından bu sorulara olumlu bir yanıt verebilmek mümkün değil maalesef. Bırakalım soruna gereken ciddiyetle eğilmeyi, birçok devrimci örgüt ve çevrenin daha işin farkında oldukları bile söylenemez. ‘Farkında gibi’ görünenlerin de bunlardan çok bir farkı yoktur.
Örneğin bir DHKP-C‘nin gündemine söylem düzeyinde dahi girmiş değildir ‘devleti yeniden yapılandırma’ diye bir konu. Türk tekelci burjuvazisinin bu yöndeki adımlarını hızlandırdığı, konunun güncelleşip sokaktaki insanın bile gündemine girdiği bir süreçte, bu çizginin sözcülüğünü yapan yasal yayın organının son bir yıllık sayılarını tarayacak olursanız, böyle önemli bir konuya dil ucuyla olsun değinildiğini göremezsiniz. Anarşizme özgü bir kayıtsızlıkla, proletarya ve halkın ezilme biçimindeki değişiklikler bu çizgi için pek farketmiyor çünkü. “Oligarşinin sömürge tipi faşizmi”, 40 yıl önce neyse bugün de o ona göre!!! Aradaki ‘tek değişiklik’, şimdi adının “Susurluk devleti” olması!!! ML’nin ilkesel esaslarının kendisine hatırlatılmasını dahi “dogmatizm” olarak görüp açıkça reddeden bir çizginin ‘yaratıcılığı’ da bu oluyor!!!
Küçükburjuva bir sosyalizm anlayışının tarihteki en ünlü temsilcilerinden biri olarak dünyayı “başlangıcı ve gelişmesi olmayan değişmez ebedi formüllerle” açıkladığını(!) ve bu temelde değiştirebileceğini(!) zanneden Proudhon‘un, sadece felsefe ile sınırlı kalmayan düşünsel sefaletinin nedenini sergilerken Marks, esasında genel bir tespitte bulunur:
“Toplumun bugünkü durumunu (ve onun ‘resmi ifadesi’ olarak burjuva devleti, birbirine bağlı bir biçimde bunlardaki değişmeleri-nba) anlayamayan bir kimsenin, o toplum düzenini devirmeyi amaçlayan bir hareketi ve bu devrimci hareketin sözlerle ifadesini (yani proletarya sosyalizminin tek bilimsel kılavuzu olarak ML teorinin esaslarını, onun devlet konusu da dahil bugüne ışık tutan temel çözümlemelerinin anlam ve önemini -nba) anlamasını nasıl beklersiniz?” diye sorar.
Bu temel tespit, P-C çizgisi için olduğu kadar, ‘kapitalist toplumun bugünkü durumunu ve ondaki değişmeleri anlayamayan’ küçükburjuva devrimciliğinin diğer türleri için de geçerlidir. Fakat DHKP-C‘yi, devlet sorunu ve ondaki değişmeler gibi devrimin örgütlenişi ve geleceği açısından kilit bir konuya bu denli kayıtsız kalmaya sürükleyen tek etken, ondaki gitgide boyutlanan teorik gerilik ve ML’e yabancılaşma değildir. Bunun tek sonucu da, küçükburjuva halkçılığın gitgide daha koyu ve açık bir hal alması ile sınırlı kalmıyor. Temelde daha derin nedenlere, sınıfsal ve ideolojik bakımdan küçükburjuva bir karaktere sahip olmaya dayanan bu halkçılık, bugünkü tarihsel koşulların geriye çekici basıncının etkisiyle gitgide daha reformist bir yöne evrilirken; özel olarak “devleti yeniden yapılandırma” sürecinde DHKP-C‘yi, burjuvazinin bu yöndeki adımlarının karşısına ağırlıklı olarak ‘anayasal reformist’ politika ve örgütlenme biçimleriyle karşı çıkan ‘sol muhalif bir kuyrukçuluk’ konumuna sürüklüyor.
TDH içinde nispeten daha geniş bir kesim, devletin yapılanması ve işleyişinde ‘bir şeylerin değişmekte olduğunun’ hiç olmazsa ‘farkında gibi’ görünüyor. Hatta günlük propaganda ve ajitasyonunda bunun sık sık lafını da ediyor. Fakat tam da bu noktada, esasında onu hiç kavramadığını, üzerinde yeterince durup düşünmediğini, bilinçli bir kavrayıştan çok olgulara dayalı sezgisel bir bilinçle hareket ettiğini ele veriyor. Bunların “devleti yeniden yapılandırmadan anladıkları şey, tekelci burjuvazinin değişik kanatları arasındaki iktidar savaşımı!!! Daha da dar bir kavrayışla, bunun, Susurluk ve 28 Şubat sonrası aldığı görünüm ve gelişme seyri!!! Tabii bu yönelimin sadece ‘Türkiye’ye özgü bir durum’ olarak algılanması, bu sığ yaklaşıma sahip olanların üzerinde birleştikleri bir diğer ortak nokta. Sorun temelde bu kadar sığ ve yüzeysel bir biçimde algılandıktan sonra, ikide bir, yerli yersiz her konuda lafın getirilip ‘devleti yeniden yapılandırma’ yönelim bağlanması, bu yüzden fazla bir anlam ifade etmiyor.
“Genellikle ve önemli noktalarda hazırlık araştırmasında bir eksiklik olduğunda” der Engels, “politik olaylar ekonomik alana, bunun yanında da birtakım harcıalem şeylere, indirge(nir)”. “Devleti yeniden yapılandırma” konusunda TDH içinde oldukça yaygın olan bu “harcıalem” yaklaşımlara tipik bir örnek olarak Halkın Günlüğü gazetesini verebiliriz. Devrimci bir çizginin sözcülüğünü yapan bu gazete, bir süreden beri neredeyse her sayısında bu konuya bir biçimde değinmesiyle dikkati çekmektedir. Fakat yazdığı onca yazıya rağmen konunun özünü kavramaktan o kadar uzak, bu arada kafası o kadar karışıktır ki, bazen aynı yazı içinde bile bir söylediği diğer söylediğini tutmamaktadır. Ona göre: “… ‘ülkücü’ faşistlerin tasmalarının çözülmesi (de) Türk devletinin bütün umutlarını bağladığı ‘yeniden yapılanma’ politikalarıyla ilişkilidir”, (MASK’ı kastederek) “Yeni konsepte koydukları ‘ülkücü’ kesime ilişkin belirleme de (ırkçı milliyetçilik ve ‘ülkücü’ mafyanın da ‘irtica’ ve ‘bölücülük’le birlikte devletin ‘stratejik düşmanları’ arasından sayılması -nba), esasta hakim kliğin denetimi dışına çıkan… kimi savaş ağası kesimleri tasfiye etmek, hizaya sokmak ve ipleri kendi ellerinde toplamak amaçlıdır”. Halkın Günlüğü, bir taraftan “yeniden yapılanma”nın miladı olarak kabul ettiği ’28 Şubat süreci’ için, “28 Şubat, devletin yenilgisinin adıdır, tükenişidir, yok olmaya doğru gidişidir, parçalanmışlığının, çözülüşünün adıdır” (16-31 Mart ’98 tarihli 16. sayı), zaten “… sınırlarını koruma telaşındaki bir devletin kendini ‘reforme’ etme şansı olamaz…. Sistemin kendisini yeniden üretme imkanı kalmamıştır” (15. sayı) şeklinde abartılı, keskin solcu belirlemelerde bulunurken; aynı yazı içinde (16. sayı) ya da 6 ay sonra bu kez de, “İşin özü, hakim sınıflar kendi cephelerindeki çatışmalı durumu ‘barışçıl’ yöntemlerle atlatmış görünmektedirler”, “Ordu, ‘yeniden yapılandırma”da ‘geçici’ de olsa- kısmen başarılı olmuş, darbe yapmayarak lütufta bulunmuştur…” (26. sayı) diyebilmektedir.
Halkın Günlüğü‘nün kendi içinde bile tutarsız, ne söylediğinin neyi savunduğunun muhtemelen kendisinin de farkında olmadığı düşünce karmaşasının örnekleri saymakla bitmez. Üzerine o kadar yazı yazdığı halde, o daha ‘yeniden yapılanma’nın; sadece Türkiye’ye özgü, Türkiye’de de 28 Şubatla başlayan bir süreç olmadığını -28 Şubat, onun kendi içinde sıçrama yaptığı bir momenttir sadece-, uluslararası bir nitelik taşıyan bu yönelimin demokratikleşme doğrultusunda bir reform anlamına gelmediğini, zaten emperyalizm çağında burjuvaziden ve onun devletinden kendini bu tarzda ‘reforme’ etmesini beklemenin, bunu ummanın, keskin solculuk altında gizli bir küçükburjuva liberal düş olduğunu, bu yüzden “ordunun darbe yapmayarak bir lütufta falan bulunmuş” olmadığını, gerektiğinde askeri darbelere başvurulması olasılığını tümüyle dışlamamakla birlikte bugünün dünya koşullarında açık askeri darbelere başvurmaksızın ‘darbesiz darbe düzenleri’ kurmak biçiminde bir seyir izlediğini dahi anlayabilmiş değildir. Buna karşılık o, ‘yeniden yapılanma’dan; hakim sınıf klikleri arasındaki iktidar savaşımı ile bir de Kürt sorununda izlenen konsept değişikliklerini anlamaktadır. Zaten bu yüzden de bunlardaki değişme ve dalgalanmalara bağlı olarak, Halkın Günlüğü‘nün ‘yeniden yapılanma’ yorumları da dalgalanıp durmaktadır. Bir taraftan taşlaşmış bir dogmatizmin tutsağı olmanın, diğer taraftan gündelik olaylara bakarak “teori yapmaya” kalkışmanın kaçınılmaz sonucudur bu. Ama kendi çizgisi ve stratejik yaklaşımlarıyla bile sık sık çelişkiye düşen bu düşünce karmaşası ile, bunu daha da derinleştiren teorik sığlığın tek nedeni bu olmadığı gibi; sadece Halkın Günlüğü‘ne de özgü olmayan çok daha acı ve ürkütücü bir gerçek çıkar bu noktada bir kez daha karşımıza:
TDH bugün korkunç bir düşünsel daralma içindedir. Ufku, perspektifleri, ölçüleri, olgu ve süreçleri kavrayış düzeyi bakımından gün geçtikçe biraz daha gerilemekte ve ‘yerelleşmektedir.’ Çıplak gözle de görülebilen ya da artık ‘alışkanlık’ halini almış konuların dışında dünyada neler olup bitiyor, alttan alta hangi dip akıntı süreçleri işliyor, dünya nereye gidiyor, dünyada yaşanan gelişmeler ve süreçlerle Türkiye’de olup bitenler arasında ne gibi bağlantılar var, bunlar bugün ve gelecek açısından hangi olasılıkları içlerinde taşıyor, hangi yeni görevleri ve tehlikeleri beraberinde getiriyor… Bunlar üzerinde ne ciddi olarak düşünülüyor ne de ciddi bir çözümleme çabası ve yönelimi gösteriliyor. Dünyaya Türkiye’nin penceresinden, Türkiye’ye de başta ulusal sorun olmak üzere gündemde öne çıkan ne varsa onunla sınırlı daha dar ve olgucu bir pencereden bakılıyor. Düşünün ki, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1980’li yılların başlarından itibaren uygulanmakta olan bir özelleştirme saldırısı, vergi soygununun ağırlaştırılması, sürekli zam politikaları dahi, “28 Şubat kararlarını hayata geçirmenin ekonomik yönü” (Halkın Günlüğü, 1-16 Eylül 1998 tarihli 26. sayı, başyazı) olarak nitelenebiliyor!!! Tekrar belirtelim, sadece Halkın Günlüğü‘ne özgü olmayan bu düşünsel darlık ve ‘yerelleşme’, devrimin örgütlenmesi ve gelişim seyri bakımından taşıdığı bütün öneme karşın bir ‘devlet’ konusu ya da başka tekil bir konuda kendini gösteren teorik gerilik, hatta oportünizmden bile çok daha vahim ve ürkütücü bir durumdur. Sadece bir ‘teorik gerilik’ veya ‘teoriye karşı geleneksel ilgisizlik’ olarak görülüp, sırf bunlarla açıklanamayacak olan bu durum, bugün kendisini en başta, ML’nin ilkesel esasları ve devrimcilik iddiasıyla açıkça çelişen politika ve tutumların bile kolayca savunulup aynı kolaylıkla peşinden sürüklenilmesi biçiminde bir ‘reel politika‘ tarzı olarak dışa vuruyor; sağ tasfiyeciliği ve reformculuğu derinleştiriyor. Ancak bu kafa değişmezse, bu korkunç ufuk daralması ve devrimci teoriye bu denli yabancılaşma, günün devrimci teorik görevlerine yönelmekten bu kaçış böyle devam ederse, bunun çok uzak olmayan bir gelecekte ortaya çıkaracağı sonuçlar, korkarız bugünkünden de beter olacaktır.
Dünyadaki gelişmeleri ve gidişin yönünü kavramaktan uzak, bütün olgu ve süreçlere sadece kendi bulunduğu konumun dar penceresinden bakmanın devrimci bir örgütü ve önderliği nerelere sürükleyebileceğinin konumuzla da ilgili çok çarpıcı bir başta örneğini, ulusal hareketin işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisine, “Gelin devleti birlikte yeniden yapılandıralım” teklifinde bulunabilmesinden de görebiliriz, ilke sahibi ve ilkelerine sadık tutarlı bir devrimci bakış açısı, böyle bir teklifte bulunulmasının bile karşısında çok net bir tutum alır. Kaldı ki, teklifin dayandığı mantık ve içeriklendirilmesi, durumu çok daha vahim hale getirmektedir. PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan, şimdi Avrupa zeminine taşıdığı “siyasi çözüm” arayışlarının önünü açabilmek için, Özgür Halk dergisinin Nisan 1998 tarihli 87. sayısında şunları söylüyor:
“Biz bir taraf olarak, … Türkiye’nin temel sorunlarının çözümünde üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu bütün kamuoyuna deklare ettik… Gerçekten Türkiye tehdit altındadır… Türkiye’nin mevcut sınırları dahilinde, bir parçalanmayı politik amaçlarımıza uygun bulmuyoruz… Kesinlikle bu mevcut sınırlar dahilinde politika yapmanın, sonuca gitmenin daha gerçekçi, yararlı olabileceği görüşünü dile getirdim. Kürtlerin bağımsız olması da sınırların illa değişmesi anlamına gelmez. Halklar(ın) bağımsızlığı bir coğrafi olay değildir; ideoloji, irade, kendi kaderlerine hakim olma olayıdır. Aynı sınırlar içerisinde de halklar rahatlıkla özgür olabilir(ler)… Hatla bizce günümüz realitesine göre, öyle ayrıksı sınırlar halkları zorluyor, kör dövüşlere, kavgalara yol açıyor. En güzeli, kavga etmeden, halkların bağımsızlık iradesini çakıştırmak, bütünleştirmek, aynı çıkar, aynı yarar noktalarında birleştirmek. Yeni devleti bu temelde organize etmek. Yani amacımız, devleti yıkmaktan ziyade… yeniden yapılandırmak. Bu çok önemlidir. Bu Türkiye’nin en temel meselesidir… Yeniden yapılanma, devlet yapısında köklü bir reform demektir, çağdaş bir devlet oluşturmak demektir. Burada biz, Kemalizm’i veya oluşturulan TC’yi yok sayalım demiyoruz. Ama dünya, artık 20. yüzyılın başlangıcındaki dünya değildir. Avrupa’da toptan bir yeniden yapılanma var, Rusya’da bir yeniden yapılanma var. Hatta ’60’lardan sonra bütün dünyada yeniden yapılanma var. Bütün Doğu Avrupa ülkelerinde yeniden yapılanma var. Neden bunları gözönüne getirmiyoruz?… Bu yeni yapılanmaya karşı dünyada tek direnen devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir…”
Devrimci ilkeleri, tarihsel amaçlarını, programatik görüşleri ve stratejik hedeflerini bir kenara bırakmayı beraberinde getiren ‘realiteye göre politika yapma’nın, acı fakat aynı zamanda uyarıcı olması gereken ibret verici bir örneğini oluşturuyor burada savunulan görüşler. Ulusal devrimci bir hareketin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesine getirdiği yoruma bakın! “Halkların bağımsızlığı coğrafi bir olay değil(miş), illa da sınırların değişmesi anlamına gelmez(miş), bunu gerektirmez(miş), sınırların tartışma konusu yapılması gerçekçi ve yararlı olmadığı gibi kör dövüşlere ve çirkin kavgalara yol açıyor(muş)”?!! “Ezilen ulusun, istediği takdirde ayrılıp kendi bağımsız devletini kurabilme hakkını” içermeyen, bunu dışlayan, anlamsız ve gereksiz gören her türlü “KKTH savunuculuğu”, ulusal sorun konusunda bayağı bir reformizmin ve sosyal şovenizmin ifadesidir. Demokratik bir hak olarak KKTH’nin devrimci özü ve ruhu burada yatar çünkü. Burjuvazi ve gericiliğin iktidarı altında bu konuda bütün sorun ve çatışma da, ‘sınırların tartışma konusu haline gelmesinden’ doğar zaten. Emperyalistler, burjuvazi ve gericilik, ezilen bir ulusun varlığını dahi bu yüzden tanımak istemezler, onun KKTH gibi en doğal ve meşru hakkına bu yüzden karşı çıkar, onun bu uğurdaki mücadelesini bu yüzden vahşi bir şiddet ve terörle bastırmaya çalışırlar. Siz şimdi kalkar, “günümüz realitesini dikkate almak” adına -arkanızdan gelenler de sizin “realitenizi dikkate almak” adına-, bu haktan vazgeçtiğinizi açıkça deklare etmekle kalmaz, bu konuda karşınızdakilere güven verebilmek için bunu bir de genelleştirip teorize etmeye soyunur, “siyasi çözüm yolunun önünü açabilmek için” buna dayalı politikalar izlemeye başlarsınız; ulusal sorun çerçevesinde bile siz artık devrimci bir ulusal kurtuluşçulukla nerelere varacağı belirsiz bir ulusal reformizm arasında, Leninizm ile II. Enternasyonal oportünizminin sosyal şoven çizgisi arasında temel ayrım noktasını kendi ellerinizle kaldırmış ve ikincilerin zeminine adım atmışsınız demektir. Bu doğrultuda ‘ileriye doğru’ atılan her adım, elde edilecek her ‘başarı’ ise, Kürt halkının ulusal özgürlük mücadelesi açısından gerçekte yeni bir kayıp ve geriye doğru gidişten başka bir anlam taşımaz.
Verilen mücadelenin karakteri başta olmak üzere herşeyi belirleyici nitelikteki bu temel eşik geriye doğru bir kez aşıldıktan sonra, gerisi gelir. Nitekim gelmektedir de. Ne ezen ulusların egemen sınıfları ve emperyalistlerin bu konudaki gerici tutum ve direnişleri ile ezilen ulusların tarihsel açıdan tamamen haklı ve meşru ulusal başkaldırıları arasında, ne de en azından antiemperyalist bir karaktere sahip ulusal başkaldırılar ile emperyalizm ve gericiliğin kışkırttığı ulusal karakterli boğazlaşmalar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın, sınırları tartışma konusu yapan, sorunun düğüm noktasını son tahlilde bunun oluşturduğu bütün ulusal mücadeleleri “kör dövüşü”, “güzel olmayan, çirkin, yakışıksız, çağdışı bir kavga” vb. olarak nitelemek hem de ulusal karakterli devrimci bir hareketin dili midir? Her şey bir yana, Kürtlerin PKK’nin öncülüğünde bugüne kadar yürüttükleri mücadele bir “kör dövüşü” müydü? Öte yandan, kendilerini ezen ulusun işbirlikçi ya da emperyalist burjuvazisi ve gericiliğin iktidarı altında Kürtler ya da bir başka ezilen ulusun emekçi halk kitleleri nasıl ve ne kadar “rahatlıkla özgür olabilirler”? Ezen bir ulusun egemen burjuvazisi ve sömürücü sınıfları ile üstelik ezilen bir ulusun hem sınıfsal hem de ulusal karakterde çifte bir sömürü ve zulmün boyunduruğu altında tutulan emekçi sınıfları hangi “aynı çıkarlara” ve “aynı yarar noktalarına” sahiplerdir ki, onların “iradelerini çakıştırmak, bütünleştirmek, birleştirmek’ mümkün olabilir? Devrimciler bunun için mi savaşırlar? Daha açık konuşalım: Bu devrimcilik midir? Eğer bu “devrimcilik” ise, “sınıf işbirlikçiliği” nedir o zaman? PKK‘nin çizgisi ve programatik görüşlerinin temelini oluşturan (ve tabii o zamanlar da yine rüzgara göre yelken açmanın sonucu olarak başkalarınca da paylaşılan) “sömürgecilik” tespiti ne oldu, “sömürgeci burjuvazi”ye, “senin iktidarını ve devlet sınırlarını tartışma konusu yapmıyoruz, bunlara saygılıyız, hatta gel devleti birlikte yeniden yapılandıralım” teklifinde bulunulmasını bu tespitin neresine oturtuyorsunuz; bir zamanlar her taşın altında onun yattığı düşünülen, en aşağılık reformisti ve sosyal şoveninden komünisti ve devrimcisine kadar herkesin aynı sepete doldurulduğu “Türk solu”na yapılan, ML’e ve sosyalizmin tarihsel pratiğine en ölçüsüz saldırıların temel dayanaklarından birini oluşturan “Kemalizm ve Misak-ı Milli savunuculuğu” eleştirisini bu durumda bugün acaba kim hak ediyor vb., vb., diye sormuyoruz artık. Şu an asıl konumuzu oluşturan ‘devleti yeniden yapılandırma’ sorununa yaklaşımda da aynı acı ve üzücü tablo çıkıyor karşımıza. “Yeniden yapılanma, çağdaş bir devlet oluşturmak demekmiş?!! Öykünülen örnekler ise, Rusya ve Doğu Avrupa‘daki yeniden yapılanma!!! Kapitalizmin krizindeki derinleşmeye paralel olarak burjuvazinin dünya çapında gündeme getirdiği ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin anlamı, içyüzü, hedef ve sonuçları üzerine hiç düşünülmediği çok açık. Dünyadaki birçok gelişme üzerinde -bu arada Türk tekelci burjuvazisinin “Kürt sorununda” bundan sonra izleyeceği politikalar üzerinde de- bazen belirleyici bir etkide bulunan bu kadar güncel ve önemli bir konu hakkında devrimci bir görüş açıklığına ulaşmak için onu teorik olarak çözümleme çabası ve yönelimine girilmemiş olması akıl alacak gibi değil. Hasmınızın durumunu ve muhtemel yönelimlerini doğru ve derinlikli bir tarzda çözümleyemediğiniz taktirde, siz nasıl doğru ve isabetli karşı politikalar ve taktikler belirleyebilirsiniz? Bunu yapmamışsınız, hiç olmazsa seçilen örneklerde yaşananlar bir bütün olarak göz önüne getirilir. Revizyonist sistemin çöküşünden sonra Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen ‘yeniden yapılanma’nın bu toplumları ne hallere düşürdüğü, görünüşte ‘bağımsızlıklarını kazanan” halkları gerçekte hangi felaketlere sürüklediği ortada. Bu örneklerin neresine, nasıl öykünülebilinir? Bunlar, öykünülecek “çağdaş yeniden yapılanma” örnekleri olarak değil, olsa olsa,‘kapitalist yeniden yapılanma’nın ya da ‘kapitalist yoldan çağdaşlaşma‘nın nasıl çıkmaz ve batak bir yol olduğunu, emekçi halklar ve insanlığın geleceği açısından nasıl bir çürüme ve yozlaşma anlamına geldiğini sergilemenin canlı örnekleri olarak anılabilirler ve böyle de anılmalı, ezilen emekçi yığınları devrimci bir temelde eğitip uyarmanın aracı haline getirilmelidirler.
PKK Genel Başkanının, “meramını anlatmaya çalışırken isabetsiz örnekler ve kavramlar kullanmış olabileceğini, yoksa O’nun kastettiği ‘yeniden yapılanma’nın ‘demokratik’ bir ‘yeniden yapılanma’ olduğu” şeklinde bir ‘mazeret teorisi’ ile karşımıza çıkılabilir. (Bugüne kadar savunageldikleri, lafa gelince bugün de savunmaya devam ettikleri çizgisel görüşleri ile bugünkü pratik-politik tutumları arasındaki çelişkiyi çuvala sığdırmakta zorlanan ‘reel politikçiler”in ürettikleri mazeret teorilerinden geçilmiyor çünkü bugünlerde ortalık). Burjuvazi ve emperyalistler tarafından muhatap alınabilmek için onlarla ‘ortak bir dil’ tutturmaya, onların tercih ve yönelimlerini kendi referans kaynaklarınız haline getirerek ‘korkulacak bir güç olmadığınız’ izlenimi ve güvenini vermeye çalışmanın devrimci açıdan kabul edilemezliğini bir an için görmemezlikten gelelim, bu arada bugünkü ‘yeniden yapılanma’ yöneliminin en küçük bir ‘demokratik’ karakter ve niyet taşımadığı gerçeğini de bir an için unutalım; genel olarak çağımızda ama özellikle de günümüz dünya ve bölge koşullarında, hem de emperyalistlerin destek ve himayesinde, işbirlikçi tekelci burjuvazinin egemenliğini tartışma konusu dahi yapmaksızın, tersine “onunla birlikte”, görüşme ve pazarlıklar yoluyla mevcut burjuva devleti “demokratikleştirmek” mümkün müdür? Devrimcilik iddiasını taşıyan herkes, hiçbir kaçamağa ve atraksiyona başvurmaksızın, önce bu soruya çok açık ve net bir cevap vermelidir. Çünkü sorunun özü bu noktada yatmaktadır. “Siyasi çözüm” olarak adlandırılan ve programatik görüşlerden, PKK‘yi PKK yapan stratejik hedef ve tutumlardan vazgeçildiğini açıkça deklare ederek burjuvaziye “Gel devleti birlikte yeniden yapılandıralım” teklifinde bulunulması noktasına kadar varan politika ve taktiklerin temelinde, bunun “mümkün” görülmesi vardır. Kaldı ki, PKK Genel Başkanı, ‘demokratikleşme’den ne anladığını, nasıl bir ‘demokratik yeniden yapılandırma’ anlayışıyla hareket ettiğini ve bunun için kimlere güvendiğini, sayısız başka örneğe ek olarak aynı konuşmasında bizzat kendisi bir kez daha ortaya koyuyor:
“(Ordunun siyasal sürece müdahalelerini kastederek) Bazıları ‘müdahale antidemokratiktir, demokrasiyi zorluyor’ diyorlar; bana göre tam tersi antidemokratiktir. Yani ordu eğer ciddi bir siyasi misyon içindeyse -ki öyledir- daha fazla müdahale etmelidir. Hem de demokrasi adına! Çünkü, bu siyasi demagogların demokrasi önünde en büyük engel oldukları açıktır.
Şunu söylemek istiyorum. Demokrasiye tehdit ordudan gelmiyor. Ordu gerçekten kendi planına göre, MGK’da belirlenen plana göre çok demokratik olmasa da, çok reformcu olmasa da daha olumlu diyebileceğimiz bir süreci geliştirmek istiyor. Bunun önünde engel olan ordu değil, sivillerdir diyorum. Siyasilerdir, siyasi partilerin demagoglarıdır. Başta Demirel, kendine göre Başkanlık statüsü yaratmak istiyor. Diğerlerinin hesapları da ‘haydi seçim’. Şimdi seçim olsa ne elde eder? Mesele o mudur? Seçimi tamamen şahsi ikbal için gündemleştirmek istiyorlar. Bu demagoglar Türkiye’ye kaybettirirler. Kendi ordusunun, kendi paşalarının eğilimlerini bile doğru politikleştiremeyenlerin, bana göre demokratlıkla hiçbir alakaları yoktur… Maalesef Türkiye’nin büyük çıkmazı budur.
Askerin rahatsızlığı salt bir türbanla ilgili değil. O bir bahanedir, o bir görüntüdür. Esasta asker şunun için rahatsız: Siyasi partiler tarafından, ucuz söylemlerle, demagojik yaklaşımlarla ve kesinlikle koltuk çıkarı, şahsi çıkar diyebileceğimiz, Türkiye’nin ciddi bir sorunuyla, çözümüyle alakası olmayan; sadece ‘benim partim, senin partin’, işte ‘ben gelirim iktidara, kaparım koltuğu, şu kadar rant toplarım’ gibi son derece aleyhte hesaplarla gündemi örtbas ettikleri, saptırdıkları için asker rahatsızdır. İşin özü de budur” (Özgür Halk, 87. Sayı, Nisan ’98)
Şu savunulanları gördükten sonra, ‘devleti yeniden yapılandırma’ yöneliminin anlamı ve amacının ne derece kavrandığı üzerine bir tartışma biraz anlamsız kaçıyor. Çünkü ondan da önce Türkiye’deki rejimin niteliği, ordunun karakteri, onun faşist diktatörlük rejiminin yapılanması ve işleyişindeki yeri ve misyonu, geçmişte ve günümüzde siyasete doğrudan müdahalelerinin anlamı ve amacı, bu arada özellikle 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist darbelerinin hangi demagojilere başvurarak kendilerini ‘meşrulaştırmaya’ çalıştıkları vb. konuların tartışılıp hatırlatılması gerekiyor.
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, ‘reel politika yapma’ virüsü, yalnızca ulusal hareketin kanına girmiş değil. Sadece ulusal harekete karşı tutum sorunuyla da sınırlı kalmamak üzere, ‘doktriner olmayan gerçekçi yaklaşım’ adı altında aynı anda iki sandalyeye birden oturmaya çalışan, bir taraftan lafa gelince “ML”, “sosyalist”, “proletarya devrimcisi” vb., vb. olduklarını iddia eden, ama somut tutum ve politikalara gelince her önemli konuda bu iddialarla bariz bir biçimde çelişen en oportünist görüş ve tutumları dahi rahatlıkla savunup onlarla kolayca buluşabilen “merkezcilik” almış başını yürümüştür. Buna çok fazla şaşırmamak gerekir. Çünkü her zaman ‘ikili’ bir karaktere sahip olan küçükburjuva devrimciliğinin oportünist yönlerinin öne çıkıp derinleşmesi, bunun nispeten ‘ince’ ara biçimlenişi olarak ‘merkezci’ eğilimlerin güçlenmesi, sıçramalı bir gelişmenin olanaklarını içermekle birlikte devrimci ilkelere dayalı bir politik hat izlemenin göğüslemesi gereken güçlüklerin de fazlasıyla arttığı ‘ikili bir karaktere sahip’ tarihsel dönemlerin nesnel bir sonucudur.
Oportünist gerçekçilik, ML’nin ruhuna ve devrimci ilkelere dayalı bir politik hat izlenmesine, tarihin her döneminde, “doktrinerlik”, “gerçeklerden kopuk bir dogmatizmin neden olduğu sekter bir tutum”, “teorik kalıpların tutsağı olmak” vb. olarak dudak büküp saldırmasıyla ünlüdür. Fakat işin ilginci, o bir taraftan bu değişmez kalıpların arkasına siperlenerek ‘teori düşmanlığı’ yaparken, diğer taraftan, gündemdeki bütün temel sorunlara ilişkin olarak korkunç bir teorik gerilik ve düşünsel sefalet sergilemesiyle tanınır. Esasında burada bir çelişki yoktur; devrimci teori ile devrimci pratik arasındaki yaşamsal bağlantının kopartılmasından kaynaklanan kaçınılmaz bir sonuç vardır. Ve bu sonuç, kritik tarihsel kesitlerde, belirleyici anlarda ve konularda, en aşırı oportünizmle merkezciliğin çoğu kez birbirinin burnundan düşmüş tutum ve yaklaşımlar sergilemelerini beraberinde getirir. Oportünizmin bu tarihsel yasasının günümüzde de bozulmadığını görüyoruz. Bugün biri ulusal hareketin diğeri ise işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin kuyruğuna takılmaları ile sivrilen ve her ikisi de “ML” geçinen MLKP ile EMEP‘in, burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimini algılama ve yorumlayışlarındaki özsel çakışmayı buna bir örnek olarak verebiliriz.
İkisi de “proletaryanın ML öncüsü” olduklarını iddia eden, biri illegal diğeri ise bütünüyle yasal, biri devrimci diğeri artık iyice olgunlaşmış iflah olmaz bir oportünizmin temsilcisi olan bu iki parti, daha önce Halkın Günlüğü örneğinde de gördüğümüz gibi, dünya burjuvazisinin bu stratejik yönelimini ‘yerelleştirip’ “Türkiye’ye özgü bir durum” olarak değerlendirmekle kalmamakta; onu daha da darlaştırarak, “burjuvazinin değişik kanatlan arasındaki iktidar savaşımının kızışmasına” indirgemekte birleşmektedirler. Sorunun daha algılanışındaki bu yüzeysellik üzerinde artık çok fazla durmayacağız. Sadece okuyucunun bu konuda da bir fikir sahibi olması amacıyla, her ikisinin yaklaşımlarının özünü -ve aradaki benzerliği- yansıtan birer alıntıyı aktarmakla yetineceğiz. MLKP ve EMEP örnekleri şahsında asıl üzerinde duracağımız konu, Marksist devlet öğretisinin, bu olgucu yüzeysel kafa tarafından nasıl bayağılaştırıldığı olacak.
Önce MLKP’nin sorunu algılayışına bir göz atalım. Bir örgütün birikim düzeyini ve izleyeceği politika ve taktiklere yön verecek temel perspektiflerini yansıtması bakımından stratejik bir metin özelliği taşıyan “Kongre Belgeleri“nde, bu konuda şunlar söyleniyor:
“Genelkurmay’ın irade (bu iradenin sahibi olarak kimin görüldüğüne şimdilik bir mim konulsun-nba) ve yönlendirmesiyle yaratılan CHP destekli ANAP-DSP-DTP hükümetiyle, politik rejim yeni bir sürece, bir ‘yeniden yapılanma’ dönemine girmiştir. Bu aşağı yukarı seçimlere kadar uzanan bir süreci kapsayacaktır.
‘Yeniden yapılanma’ politikası, bir bakıma ’93 öncesine dönüş demektir. Diktatörlüğün kendi durumunun çelişkisinin dayattığı bu özgün ‘yeniden yapılanma’ süreci, muhtemel seçimlere değin sürecektir. Daha sonrası açısından, bu yeni politikayla yapılan hazırlığın ucu iki farklı yönde de açıktır. Ulusal kurtuluşçu devrime ve ‘laik-şeriatçı’ kutuplaşmasıyla bilinçleri bulandırılan, siyasal bakımdan sersemletilip baştan çıkarılan ilerici yığınlara karşı savaşın daha da sertleştirilerek boyutlandırılması ya da ulusal hareketin kültürel reform kırıntılarıyla, Batı’daki yığınların ise sözde demokrasi oyunuyla oyalanması yolu”. (MLKP II. Kongre Belgeleri, sf. 239-241)
MLKP’nin “kendi durumunun çelişkisinin dayattığı”, üstelik hiçbir “özgünlük” taşımayan bu ‘harcıâlem’ görüşlerindeki yüzeysellik, uzun boylu bir eleştiriye değmeyecek kadar açıktır, ama ML olduğunu iddia eden devrimci bir örgüt adına hazindir. MLKP, onun devrimci militan özünü ve ruhunu hiçbir zaman tam olarak özümseyememiş olsa da, eskiden ML teorinin hiç olmazsa lafzına uygun bir görünüm çizmeye çalışırdı. Bugün artık ayağını bu frenden de çekmiş tehlikeli bir ideolojik savruluş içindedir. “Önemli olan bir an önce kayda değer maddi bir güç haline gelebilmektir” mantığı ile hareket eden ‘reel politikacılığın’ bugün en önde giden temsilcilerinden biri olarak, ML teoriye, onun ilkesel esaslarına, günün devrimci teorik görevlerine büsbütün sırtını dönmüş; “bilinçsiz bir sürecin bilinçli yürütücüsü” haline gelebilmenin ilk temel koşulu olarak tutarlı ve militan bir teorik perspektif açıklığına sahip olmanın yerine, “teori ve siyasetten önce örgüt olmak gerekir” şeklinde özetleyebileceğimiz pragmatizmin ve belkemiksizliğin teorisini geçirmiştir. Bırakalım başka örnekleri, bunun ideolojik-siyasi bakımdan nasıl bir konum kaymasına ve sıradanlığa yol açtığını yukarıdaki şu kısacık alıntı çerçevesinde bile görmek mümkündür. Bu ülkedeki sınıf mücadelesinin ve devrimci hareketin bundan sonraki gelişim seyri üzerinde belirleyici bir rol oynayabilecek önemdeki temel bir konuda kendisi bu kadar sığ ve bulanık bir kavrayış içinde olan bir “öncü”, sadece burada saydıklarıyla da sınırlı olmayan ve sürecin akışı içinde bunlara kim bilir daha nelerin ekleneceği komplike yöntemlerle “bilinçleri bulandırılıp sersemletilmeye” çalışılacak olan yığınları nasıl uyarıp aydınlatacak, onları hangi temel perspektif ve stratejik hedef doğrultusunda eğitip nasıl bir mücadeleye seferber edecektir? ‘Sopa’ ile ‘havuc’un, siyasal baskı ve terörün “daha da sertleştirilerek boyutlandırılması” ile “sınırlı bazı reform kırıntıları ile demokratikleşme oyununun” birbirinin alternatifi olarak değil, tam tersine, birbirini tamamlayıp güçlendirecek tarzda kullanılacağı bir süreçte, daha kendisi bile bunun ayırdında değilken, yığınları nasıl eğitecek, yağmurdan kaçarken doluya tutulmalarının önüne nasıl geçebilecek, ‘yeniden yapılanma’ sürecinde karşımıza çok sık çıkabilecek ‘eskiye göre daha demokratik’ görünümlü manevraların tuzağına düşmekten en başta kendisini nasıl koruyabilecektir?
EMEP‘e gelince, ekonomist kuyrukçuluğun artık iflah olmaz bu temsilcisinin bu konudaki görüşleri, özel olarak üzerinde durmayı gerektirir bir önem taşımasından çok, küçükburjuva devrimci güçlere, ‘yeniden yapılanma’ gibi önemli bir konuda kimlerle nasıl aynı zemine düşebildiklerini göstermek açısından önem taşımaktadır.
“Uzun süredir ekonomik ve politik istikrarsızlık içinde bulunan Türkiye’de, işçi ve emekçilerin düzen partileri ve kurumlarından uzaklaşmaları ve gericiliğin güçleri arasındaki çelişkilerin derinleşmesi, işlerin eski tarz yürütülememesi, bir devlet operasyonu gereksinimi doğurdu. 28 Şubat ’97’de, MGK ve generaller, siyasal istikrarsızlığa son vermek üzere, sistemin ve devletin reorganizasyonunu hedefleyen YENİ bir hamle yaptılar.
Düzen kurumları ve üstyapıdaki çözülmeyi durdurmayı, gerici politika kurum ve güçler ilişkisini yenilemeyi de içeren generaller yönlendirmesindeki politik operasyon devam etmektedir. Bir yanda işbirlikçi büyük burjuvazinin ‘köklü’ ailelerinin, onların holdinglerinin ve generallerin durduğu, ve diğer yanında son yıllarda artan spekülatif sermaye hareketinden de yararlanarak kısa zamanda büyük vurgun sağlayan ve hızla gelişen -bir bakıma yeni yetme- ‘İslami’ büyük sermaye holdinglerinden güç alan ve devletin temel kurumlarının denetimini zorlayan, bu denetim dışına çıkma gücüne … ulaşan RP ve destekçisi tarikatların bulunduğu gericilik içi çelişme, henüz sonuçlanmış değildir.” (Özgürlük Dünyası, Ekim ’98, sayı:92, sf.32-33)
Engels‘in daha önce de andığımız bir sözünü burada bir kez daha anımsamamak elde değil:
“Genellikle ve önemli noktalarda hazırlık araştırmasında (burada sorunun algılanışı ve kavranışında-nba) bir eksiklik olduğunda, politik olaylar ekonomik alana, bunun yanında da birtakım harcıâlem şeylere indirge(nir)” (Marks-Engels Seçme Mektuplar, sf. 265)
Özgürlük Dünyası, sadece bu konu veya bir konuyla da sınırlı olmamak üzere, Marksist teoriyi sıradan, bayağı bir söz yığınına indirgemesiyle ünlüdür. Çünkü onun devrimci militan özüyle hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Onun “Marksizm” anlayışı, Kautsky tipi bir Marksizm anlayışıdır. Belirli bir konuda “teorik tahlil”den, ML klasiklerden devrimci olan ne varsa onların titizlikle ayıklandığı uzun uzun aktarmalarla gündelik olguların görünen yüzünün olabilecek en sağcı yorumla harmanlanmasını anlar. Hele bir de klasiklerden uzun özetlemeler yapamayacağı ‘yeni’ bir olgu veya süreçle karşı karşıya kalmışsa, oportünist sıradanlık iyice çekilmez bir hal alır. Yukarıda aktardığımız kısa bir alıntıda devrilen çamların çokluğu ve büyüklüğü, bu konuda yeteri derecede fikir verir sanırız.
Asıl can alıcı noktaya geçmeden önce, “teori yapıyoruz” derken teorinin canına okumalarıyla ünlenen Özgürlük Dünyası yazarlarına birkaç sorumuz olacak: Türkiye’de, “gericilik içi çelişme” gibi muğlaklaştırılmış bir kavramla ifade ettiğiniz burjuva karşı devrim kampı içindeki çelişkiler, sadece “işbirlikçi büyük burjuvazinin ‘köklü’ aileleri, onların holdingleri ve generaller ile ‘İslami’ büyük sermaye holdinglerinden güç alan RP ve destekçisi tarikatlar arasındaki çelişkiden” mi ibarettir? Örneğin, “büyük burjuvazinin o ‘köklü’ aileleri ve onların holdingleri” yekpare bir blok mudur? Bunların kendi aralarında; bir başka açıdan sınai sermaye, para sermaye, ticari sermaye arasında; keza tekelci büyük sermaye ile ‘islami’ sermaye dışında kalan sermaye kesimleri arasında, örneğin büyük burjuvazi ile orta ve küçük burjuvazi arasında vb. hiç mi başka çelişki yoktur? Bu çelişkilerin siyasi plandaki tek yansıması, “büyük burjuvazinin ‘köklü’ aileleri, onların holdingleri ve generaller ile ‘İslami’ büyük sermaye holdinglerinden güç alan RP ve destekçisi tarikatlar arasındaki çelişme” midir? Eğer öyle ise, örneğin bir Tansu Çiller neden siyasetten tasfiye edilmeye çalışılmaktadır? Diğer burjuva düzen partileri niye vardırlar, kimlerin temsilcisidirler, ‘merkez sağda’ ve ‘merkez solda’ birlik ihtiyacı ve zorlamaları nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorular daha uzatılabilir. Ayrıca asıl sorulması gereken soru bunlar da değildir. “İşçi sınıfının ML öncüsü”, “Emeğin temsilcisi” olduklarını iddia eden bu kuyrukçu ekonomist çizginin sözcülerine, her şeyden önce, “sistemin ve devletin reorganizasyonu” ihtiyacını doğuran ‘esas neden’, burjuvazi ve gericiliğin -onu da alabildiğine daralttığınız- iç çelişkileri midir diye sormak gerekir. Soruna hangi sınıfın penceresinden bakıldığını açığa çıkartacak olan soru budur. Fakat oportünizmin sözcülerine, sahip oldukları burjuva bakış açısının sınırları içinde kalan yukarıdaki soruları sormaktaki amacımız, küçükburjuva devrimciliğinde de yaygın olan olgucu yüzeysel bakış açısının, kendi içinde bile ne kadar dar ve tek yanlı olduğunu, gözünün önündeki olguları bile bütünlüklü bir tarzda ele almayı beceremediğini, MGK ve tekelci medya neyi/neleri öne çıkarıyorsa dünyaya nasıl onunla sınırlı bir at gözlüğünün arkasından baktığını göstermektir.
Devlet sorununun kavranışı açısından belirleyici bir teorik-ideolojik öneme sahip asıl can alıcı noktaya gelecek olursak, sadece Özgürlük Dünyası ile sınırlı kalmayıp Halkın Günlüğü, PKK ve MLKP‘den aktardığımız alıntılarda da, “ordu”nun, “MGK”nin, “Generaller”in bu süreçteki rolünün özünde aynı şekilde değerlendirildiği dikkati çekmiş olmalıdır. Diğerlerinden farklı olarak PKK Genel Başkanı, bir de bu rolün aynı zamanda “demokratik bir karakter taşıdığı” iddiasındadır. Bunun dışında herkes -bu ‘herkes’in içine, burada anmadığımız ama devleti yeniden yapılandırma yönelimini, “28 Şubatla başlayan, Türkiye’ye özgü bir süreç” olarak yorumlayan başkaları da dahildir-, devleti yeniden yapılandırmaya “karar veren”, “bu iradeyi ortaya koyan”, “bunu zorlayan”, “bu süreci yürütüp yönlendiren” belirleyici güç olarak orduyu görmekte birleşmektedirler. Bu durumda şu soruları sorma gereği ortaya çıkmaktadır: Kimdir bu “Generaller”, “MGK”, “Genelkurmay” veya “Ordu” gibi hepsi aynı kapıya çıkan kavramlarla kastettiğiniz güç? Kimi, neyi temsil eder? Yoksa kendi nam ve hesabına hareket eden bağımsız bir güç müdür? Üstelik, “sistemin ve devletin re-organizasyonuna” o karar verebildiğine, “onun irade ve yönlendirmesiyle bir ‘yeniden yapılanma’ dönemine girildiğine”, “darbe yapıp yapmaması bile bir lütuf olduğuna” vb. göre, Türkiye’de siyasal iktidarın asıl sahibi ve tayin edici gücü, anlaşılan bu güç demektir. O zaman Türkiye’de siyasi iktidar ile ekonomik iktidar, devlet ve onun kurumları ile işbirlikçi tekelci burjuvazi arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu devlet (ve tabii ordu) kimin, hangi sınıfın devleti ve ordusudur? Yoksa sınıflardan bağımsız olarak, ‘egemenliğinin kaynağı, bizatihi kendisi’ midir? Nereden bakılırsa bakılsın, burjuva kapitalist devlet sorununun kavranışında en bayağı oportünist tezlerden birini oluşturan “Göreli özerklik teorisi” ile onun özgül bir biçimini oluşturan “Bonapartist devlet” anlayışının başını gösterdiğini görürüz bu görüşlerin altından.
“Devletin göreli özerkliği” oportünist teorisi ve bu temel üzerinde yükselen “Bonapartist devlet anlayışı”, 1970’ler sonrasında ‘yeni sol’ akımlar tarafından piyasaya sürülen ve Marksist devlet öğretisinin militan devrimci özünün iğdiş edilmesi temelinde sinsi bir kapitalizm savunuculuğu, sınıf işbirliği ve reformizmin dayanağı haline getirilen pespaye bir revizyonizmin dışavurumudur. Bu bayağı teorinin en hararetli savunucuları, Ralph Miliband başta olmak üzere İngiliz liberal sosyalizmi ile Althusser Okulu yandaşlarıdır. Bunlar, “Marks ve Engels’in fırsat bulamadıkları için, Lenin ama özellikle de Stalin’in ise, ‘ekonomik altyapının son tahlilde belirleyiciliği’ materyalist ilkesinin ekonomist bir yorumuna sahip oldukları için geliştirmediklerini” iddia ettikleri “Marksist devlet teorisini geliştirme” iddiasıyla boy gösteren sözde Marksistlerdir. Marksizmin önderleri bu konuda sanki düz ve mekanik bir yaklaşıma sahiplermiş gibi, bunlar, Marksizmin tahrifine önce, genel olarak üstyapının, özel olarak da bir üstyapı kurumu olarak devletin, ekonomik altyapı ve bu temelde ortaya çıkan sınıf ilişkilerinin basit bir uzantısı ve pasif yansıtıcısı olmadığını iddia ederek başlarlar. Büyük bir keşifmiş gibi yutturmaya çalıştıkları bu ayrım temelinde, devlet’in, ekonomiden ve sınıflardan “Göreli özerkliği” temel tezini ortaya atarlar. Fakat bu “göreli özerkliğe” öyle bir anlam yüklerler ki, bu esasında ‘mutlak’ denilebilecek bir ‘bağımsızlık’ halini alır. “Marksist” geçinen bu kalpazanların, Marksizmi sadece tahrif etmekle kalmayıp, devlet konusunda ondan koptukları noktayı da bu oluşturur. Bu noktadan hareketle, daha sonra sinsi bir kapitalizm savunuculuğuna, bayağı bir sınıf işbirliği ve reformizme varacak olan görüşlerinin ilk durağı olarak, “sınıflardan bağımsız, kendisinin temsilcisi bir devlet’ anlayışına ulaşırlar. Nitekim R. Miliband, lafı hiç dolandırmaksızın devleti, “belirli bir sınıfın aleti”, “kendisinin dışında kalan güçlerin elinde bir araç” olmayıp, “kendi dışında kalan herhangi bir toplumsal güçle ilintili olmadan toplumun üstünde egemenlik kurmuş kendi içinde bir kurum, kendi öz çıkarları ve amaçları olan bir kurum” olarak tanımlar ve egemen sınıftan da bağımsız ayrı bir toplumsal kategori olarak değerlendirdiği “devlet aygıtının üyeleri, devleti kontrol edenler” ile “ekonomik faaliyetin araçlarına sahip olup bu araçları kontrol edenler” şeklinde muğlak bir ifadeyle tanımladığı egemen sınıf olarak burjuvazi arasındaki ilişkiyi bir “ortaklık ilişkisi‘ne indirger. O’na göre, “‘devlet iktidarı’ derken sadece ‘belirli bir sınıfın iktidarı’nı anlatırsak, bu yanlıştır. Çünkü bunu demekle, devleti her çeşit özerklikten yoksun bırakır ve böylece, belirli bir sınıfın aracı haline getirmiş oluruz”.
Aralarında öze ilişkin olmayan kimi farklılıklar bulunmakla birlikte, burjuva kapitalist devleti ve onun kurumlarını, sınıflardan bağımsızlık ölçüsünde “özerk bir güç” olarak gören bu burjuva liberal devlet anlayışının en hararetli savunucularından bir diğerini de Althusser Okulu‘nun takipçileri oluşturur. Bu küçük burjuva aydın revizyonizminin önde gelen temsilcilerinden N. Poulantzas, ekonomik bakımdan üstün ve egemen konumda olan sınıfın siyasal iktidar aracından başka birşey olmayan devlet’in (ki bu tanım, Marksist devlet kavrayışının temelini ve çıkış noktasını oluşturur) sınıf karakterini boğuntuya getirmek için bir taraftan egemen sınıf içinde “egemen sınıf -hakim sınıf- hükümran sınıf- yönetici sınıf” ayrımı şeklinde yapay kategorilendirmelere başvururken; diğer taraftan hem “Kesin konuşmak gerekirse, çeşitli toplumsal kurumların, özellikle de devlet kurumlarının, herhangi bir (bağımsız) iktidarı yoktur. İktidar açısından bakıldığında, kurumlar, sadece iktidara sahip toplumsal sınıflara ilişkin olabilirler” diyerek oportünist “Göreli özerklik teorisi”nden uzaklaşır gibi yapar, ama hemen bunun arkasından, “Bu demek değildir ki, iktidar merkezleri ekonomik siyasal, askeri, kültürel vb. türden çeşitli kurumlar toplumsal sınıfların iktidarının sadece aracı, organı ya da ekidir. Doğrudan doğruya iktidar çerçevesinde bir analize indirgenemeyecek özerkliğe ve yapısal özgüllüğe sahiptir bunlar” diyerek diğerleriyle paylaştığı oportünist mevziye tekrar geri döner. Faşizm konusunda da benzer şekilde revizyonizm ile Troçkizmin kırması görüşleri ile Türkiye solu içinde önemli bir kesimi etkilemiş olan Poulantzas, kapitalist devlet ve “Göreli özerklik” konusunda Miliband ve diğer Althussercilere (özellikle de E. Balibar‘a) kıyasla daha derin(!), daha sofistike, kimi noktalarda Marksizme daha yakın bir görünüm çizen görüşleri ile daha sinsi, bu yüzden de daha tehlikeli bir pozisyondadır. (R. Miliband ve N. Poulantzas‘ın kapitalist devlet konusundaki görüşlerinin daha geniş bir incelemesi için Bkz: Kapitalist Devlet, R. Miliband, Belge Yayınları; Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, N. Poulantzas, Belge Yayınları; Kapitalist Devlet Sorunu, R. Miliband/ N. Poulantzas/ E. Laclau, iletişim Yayınları)
Kendilerini “Marksist” olarak yutturmaya çalışan, bununla da yetinmeyerek “Marksist devlet teorisini geliştirdikleri ve yetkinleştirdikleri” iddiasıyla ortaya çıkan “Göreli özerklik” savunucularının devlet anlayışlarına ilişkin bu kısa hatırlatmadan sonra, devleti yeniden yapılandırma yönelimini ne kadar sığ ve yüzeysel bir biçimde algılayıp yorumladıklarını yukarda göstermeye çalıştığımız “ML’lere” sormak gerekiyor: Sizin bu süreçte özellikle ordunun rolüne ilişkin yaklaşım ve vurgularınızın, “Göreli özerklikçiler”in devlet anlayışından ne farkı vardır? Biriniz (Özgürlük Dünyası), egemen sınıf olarak işbirlikçi tekelci burjuvaziyi sanki sadece “‘köklü’ aileler ve onların holdinglerinden” ibaretmiş gibi daraltmakla kalmıyor, sanki ayrı ve bağımsız bir güçmüş gibi “Generaller”i de bunların yanına ekliyor; diğerleriniz, yine aynı kafayla, her şeye karar veren, yöneten, yönlendiren siyasi irade ve iktidarın sahibi olarak bir “MGK”, “Genelkurmay”, “Ordu” edebiyatıdır tutturmuş gidiyorsunuz. Bu “MGK” veya “Ordu”, “Genelkurmay” veya “Generaller”, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin hizmeti ve denetiminin dışında, onların egemenliğinin aracı olmanın ve onların sınıf olarak çıkarlarını temsil etmenin ötesinde “kendi öz çıkarları ve amaçları olan bir kurum” mudur ki, siz her şeyi “ordu”ya bağlıyor, “ordu” ile açıklıyorsunuz? Burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminin özellikle yarı sömürge ülkelerde öne çıkan ayırdedici özelliklerinden birini, bir bakıma başta gelenini, ordunun, devlet yönetimi ve siyasi yaşamdaki rolünün ve ağırlığının artarak daha dolaysız bir biçim kazanmasının oluşturduğu doğrudur. Buna bağlı olarak, açık askeri cunta dönemlerine özgü yönetim tarzı ve yöntemlerinin ‘sivil’ bir görünüm altında korunup sürdürüldüğü, bu yönüyle bir bakıma ‘süreklilik kazandırılmış darbe yönetimleri’ olarak da tanımlanabilecek bir rejim modeli ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeğin vurgulanması ve bu vurgu kapsamında ordunun siyasal rolündeki farklılaşmaya işaret etmek ayrı bir şeydir; ordunun siyasal rolü ve ağırlığının artarak daha dolaysız biçimler kazanması da içinde olmak üzere devleti yeniden yapılandırma yönelimini, emperyalizmin ve egemen burjuvazinin sınıfsal çıkarlarından, kriz koşullarında derinleşen korku ve ihtiyaçlarından kopartarak sanki ordunun ve generallerin başının altından çıkan, onların kendi kendilerine karar verip uygulamaya soktukları bir ‘taktik plan’, ‘konsept değişikliği’ vb. vb. olarak yorumlamak bundan tamamen farklı bir şeydir. Bunlardan birincisi, Marksist devlet öğretisinin ışığında ele alınıp çözümlenmesi gereken bir olguyu yakalamak anlamına gelir. Diğeri ise, görünen olguları veya olguların görünen yüzlerini ‘teorileştirmeye’ kalkışmanın sonucu, farkında olarak veya olmayarak, “sınıflar üstü bir devlet ve ordu” anlayışının savunucusu konumuna düşmeyi beraberinde getirir.
Bu eleştirilerimizin devrimci muhatapları, “kendilerine haksızlık ettiğimizi” iddia ederek muhtemelen feveran edeceklerdir. “Biz, ‘sınıflar üstü’ devlet anlayışını hiçbir zaman savunmadık ve savunmuyoruz” diyerek, devlet konusunu soyut olarak ele aldıkları temel metin ve yazılarından muhtemelen bir dizi alıntı aktararak bizi yanıtlamaya(!) yelteneceklerdir. Doğrudur, lafa geldiği zaman, devlet konusu üzerine ‘genel ve soyut’ bir tartışma söz konusu olduğunda, bu kadar bayağı bir oportünizmi hiçbir zaman savunmamışlardır. Hatta Marksist devlet öğretisine ilişkin birçok alıntıyı size ezbere bile aktarabilirler. Ama mesele Marksizmi bilip bilmemekte değil, onun devrimci militan ruhunun ve ilkesel esaslarının ne derece özümsendiğindedir. Devrimci teorinin pratiğe ne ölçüde ve nasıl taşındığı, somut olgu ve süreçlerin çözümlenmesi sırasında ML’in zemininde mi kalındığı, yoksa –farkında olarak veya olmayarak hiç fark etmez– berbat bir oportünizmin ve revizyonizmin zeminine mi düşüldüğüdür. Bunlardan hangisinin söz konusu olduğu gerçeği ise, kendisini en başta, teori ile pratik arasındaki bağlantı halkasını oluşturan ve bütün politika ve taktiklere, propaganda ve ajitasyona yol göstermesi gereken stratejik çözümleme ve perspektiflerde gösterir. Eğer bu halkada bir zayıflık, hele çarpıklık varsa, bırakalım tarihsel bakımdan öncü devrimci bir rol oynayabilmeyi, yürütülen pratiğin iddialarla çelişmesi, sadece proletaryanın devrimci sınıf çizgisine değil genel olarak tutarlı bir devrimciliğe dahi gitgide yabancılaşan bir sürükleniş halini alması kaçınılmazdır.
ML olduklarını iddia edenlerin, “devlet” konusu gibi çok temel bir konuda, Marksist devlet teorisinin abc’si ile bile çelişen görüşleri nasıl büyük bir rahatlıkla savunabildiklerinin daha iyi görülebilmesi için son bir örnek daha verelim:
“Yeni müdahale modelinin açıklanmasında, beşli faşist cuntanın günlük politikada orduya biçtiği rol hareket noktasını oluşturmaktadır. Faşist 12 Eylül cuntası, daha sonrası için, devletin politik rejimini yarı-askeri bir faşist diktatörlük olarak güdümlendirip, şekillendirmiştir…
12 Eylül darbesinin çocuğu 82 Anayasası’nın bileşimi, vaaz ettiği yetki ve sorumluluklarıyla MGK, rejimin yarı-askeri karakterini kendi şahsında somutlaştırmaktadır… Söz götürmez ki, generallerin politik gücü, komutası altındaki silahlı kuvvetlerden gelmektedir…
…
MGK’da hükümet ‘kanadı’ azınlık oluşturuyor. Diğer bir anlatımla emir-komuta hiyerarşisi nedeniyle, generaller, ordu kanadı çoğunluğu sürekli elinde tutuyor. Bileşiminin yapısı nedeniyle Cumhurbaşkanının tavrı/rolü önem kazanıyor. Fakat daha önemlisi MGK bileşiminin yapısı, hükümete generallerle uzlaşmayı dikte ediyor… Hükümetlere, iktidarı generallerle paylaşmak zorunluluğunu dayatıyor. MGK’nın hükümetle generalleri/orduyu uzlaştırma mantık ve öngörüsü anlaşılmazsa, RP (ve ortağı DYP) ile generaller arasında, yani MGK’nın iki kanadı arasındaki ’97 başından beri süren kıran kırana dalaş-çatışma anlaşılamaz.
RP-DYP hükümetine değin, dışarıya yansıdığı kadarıyla, MGK içerisinde ciddi bir çatlak, bunalım daha önce yaşanmış değil… RP-DYP hükümeti kurulduktan sonra da bir süre uzlaşma devam etti. Generallerin iradesiyle uzlaşmanın bittiği yerde bunalım patlak verdi. MGK’daki çatlak ve çatışma, egemen yönetici sınıflar bakımından birinci sorun haline geldi.
…
Ne meclis ve ne de partiler mevcut halleriyle MGK’nın birinci öncelikli tehlike sathı mailinde değerlendirdiği politik İslama karşı direnebilecek güçte değillerdi.
…
RP-DYP hükümetiyle, devlet imkanlarından kaptığı payın daralması gitgide belirginleşen işbirlikçi tekelci burjuvazinin ağırlıklı kesimlerinin, yeni modeli desteklemesi için yeterli nedendi.
…
Yeni müdahale modelinin bir-iki yıllık dönem için yürürlükte kalması -ki bu en başta hükümet partilerinin kendi politik iktidar paylarında direnmeleri yani hükümeti devam ettirmeleri koşuluna bağlıdır- sömürgeci savaş koşulları altında olanaksızdır.
…
Diktatörlüğün, generalleri ön plana çıkaran her hamlesinin onların iktidar arzusunu kışkırttığı ve darbeye bir adım olduğu biliniyor. (Atılım, 28 Haziran 1997 tarihli 65. sayı, Başyazı)
Atılım‘ın -o da sadece bir sayısından- aktardığımız alıntı belki biraz uzun oldu. Fakat devlet ve iktidar sorunu gibi temel bir konunun kavranışında, Türkiye’deki faşist diktatörlük rejiminin sınıfsal ve tarihsel temelleriyle kavranışında, mevcut durumun değerlendirilmesi ve geleceğe ilişkin tahlil ve öngörülerde nasıl bir sığlığın ve sıradanlığın, ML’e ne denli yabancılaşıldığının, ne denli vahim bir teorik gerilik ve cehalet içinde bulunulduğunun görülebilmesi için bu bir yerde bir zorunluluktu. Kaldı ki, gerek Atılım‘ın daha sonraki sayılarında, gerekse MLKP II. Kongre Belgelerinde, burada devrilen çamlara eklenen başka çamlara hiç girmiyoruz.
Şu aktardığımız alıntıda kendini bütün çıplaklığıyla gösteren ‘devlet’ ve ‘iktidar’ kavrayışına bir bakın! Kapitalizm, işbirlikçi tekelci burjuvazi, emperyalizm, birbiriyle mücadele halinde olan sınıflar, bu sınıflar arasındaki çelişkilerin kriz koşullarında kazandığı boyutlar, siyasal planda ortaya çıkan çatışma ve gerilimlerin bunlarla olan bağlantısı vb., vb., -Marksist bir kavrayışın ve siyasal çözümlemenin hareket noktasını oluşturması gereken temel unsurların izi bile yok! Kazara değinildiği yerlerde de ters yüz edilmiş bir ilişki (“İşbirlikçi tekelci burjuvazinin ağırlıklı kesimleri, generallerin yeni müdahale modelini, devlet imkanlarından kaptıkları payın gitgide daralmasından ötürü -o da bir ‘destek güç’ olarak- destekliyorlarmış”)?!! Ortada “kıran kırana süren bir iktidar savaşımı” (o da “’97 başında başlamış”?!!) var. Ama bütün her şey, “MGK, ordu, generaller, hükümet, hükümet partileri, Cumhurbaşkanı, parlamento” arasında cereyan ediyor?!! Hele bir “Generaller” var; ordunun günlük politikada rolünün ne olacağını onlar tayin ediyor, rejimin biçimini onlar kararlaştırıyor, her şeyin tayin edildiği merkez olarak MGK’da iktidarın azınlık kanadını kimlerin oluşturacağına, çoğunluğun kimlerde olacağına onlar karar veriyor; bu arada Cumhurbaşkanının tavrı/rolü de önem kazanıyor (o da kendi başına bir iktidar odağı çünkü?!!), MGK’daki iktidar sahipleri,’97 başına kadar birbirleriyle kardeşçe geçinip uzlaşıyorlar, ama sonra nedense o tarihte generallerin iradesiyle bu uzlaşmaya son veriliyor, kıran kırana bir iktidar çatışması başlıyor. MGK’daki bu çatlak ve çatışma, egemen yönetici sınıfların da gündemine giriyor ve birinci sorun haline geliyor. Bu arada bu generallerin aklına esiyor ve politik İslamı birinci öncelikli tehdit ilan ediyorlar, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ağırlıklı kesimleri de onları destekliyor. Ama generalleri ön plana çıkaran her hamlenin bir mahzuru var, onlardaki iktidar arzusunu daha fazla kışkırtıyor, bu da bir darbeye zemin hazırlıyor?!!!
Kapitalizmin ve burjuvazinin egemenlik sistemindeki krizin derinleşmesine bağlı olarak Türkiye’de de devletin yeniden yapılandırılmasına çalışıldığı bir süreçte ortaya çıkan siyasal gelişmelerin, çatışma ve gerilimlerin anlamı ve nedenleri konusunda, “proletaryanın devrimci öncüsü ML bir parti” adına bize bu masallar anlatılıyor! Dönemin politika ve taktiklerine, propaganda ve ajitasyonuna yön verecek temel politik perspektif olarak ortaya bu kadar yavan görüşler konuluyor. Tekrar belirtelim, bu yavanlık sadece bir yazıya özgü değil. MLKP II. Kongre Belgelerinin “İç Siyasal Durum Raporu” bölümünde de aynı yavanlık, yer yer bunun bile gerisine düşecek şekilde aynen karşımıza çıkıyor. “28 Şubat süreci” olarak adlandırılan süreçte kendi içinde bir sıçrama yaparak artık çok daha belirgin bir hale gelen ‘devleti yeniden yapılandırma’ yöneliminin kavranışındaki siyasal körlük ve yüzeysellikten de vazgeçtik, ‘devlet’ ve ‘iktidar’ sorununun kavranışında şu aktardığımız alıntıda kendisini çırılçıplak gösteren yaklaşımın, bir bütün olarak devleti ve onun kurumlarını, kollarını vb. ekonomik ve sınıfsal temellerinden kopartarak “kendi öz amaçları ve çıkarları olan”, “kendi kendine edinilmiş bir iktidarın sahibi ve temsilcisi” olarak gören o pespaye “Göreli özerklik teorisi”nden ne farkı vardır? Soyut tartışmaya ve lafa geldiği zaman, altında sinsi veya açık bir biçimde kapitalizm savunuculuğu ve burjuvazinin en azından sözde demokrat bazı kesimleri ile bayağı bir sınıf işbirliğine zemin hazırlama amacı yatan, faşizme ve “Bonapartizm eğilimleri” tehlikesine karşı burjuva demokrasisini fetişleştiren “sınıflar üstü devlet” anlayışının bütün biçimlerine istediğiniz kadar karşı çıkın, muhalif görünün, ML klasiklerden alıntılarla destekli eleştirilerde bulunuyor olun, iş bu devrimci öğretiyi somut olgu ve süreçlerin tahliline uygulamaya geldiği zaman onlarla aynı dili konuşup, aynı mentaliteyi sergilediğiniz sürece, o sözde ML savunuculuğunun ne hükmü ve değeri olur? “Siz çok tehlikeli bir ideolojik savruluş, geriye gidiş ve tasfiyecilik içindesiniz” denildiği zaman, bu “haksız bir itham” ve eleştiri mi olur, yoksa hangi temel konuda ağzınızı açsanız yeni bir kanıtını verdiğiniz yerinde bir tespit ve devrimci bir uyarı anlamına mı gelir? Teoriye o kadar sırtınızı dönmüş, ML’nin lafzına bile o denli boyutlanmış bir yabancılaşma içindesiniz ki, “devlet, iktidar ve ordunun rolü” konusunda, çağımızda ML ile ipini koparmış revizyonizmin bile ancak en pespaye türlerinin sarıldığı “Bonapartizm teorisi”ni fiilen bugüne taşıyorsunuz.
Devlet konusu ve ondaki değişmeler, bunun günümüzdeki somut ifadesi olarak ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin anlamı ve boyutlarının kavranışı bu kadar önemli mi diye bir soru ile karşılaşabiliriz. Teoriye bu denli boşverildiği ve ondan bu kadar uzaklaşıldığı bugünkü reel politik ve tasfiyecilik ortamında, cehaletin bu kez bu şekilde dışa vurumu ile karşılaşmak doğrusu hiç şaşırtıcı olmaz. Fakat devrimci özelliklerini ve devrimci olarak kalma iddiasını bütünüyle yitirmemiş olanlar için belki daha etkili ve uyarıcı olur düşüncesiyle, bu konuda sözü Lenin‘e bırakıyoruz. II Enternasyonal oportünizminin o utanç verici sona sürüklenişi sırasında bu konunun nasıl bir rol oynadığını O’nun ağzından dinlemek herhalde yeterli olacaktır:
“Devletin sosyal devrimle ve sosyal devrimin devletle ilişkisi sorunu, II. Enternasyonal’in en ünlü teorisyen ve yazarlarını çok az ilgilendirmiştir. Tıpkı bir bütün olarak devrim sorununun onları çok az ilgilendirdiği gibi. Fakat II. Enternasyonalin 1914’te çöküşüne yol açmış olan oportünizmin tedrici büyüme sürecinde karakteristik olan, sorunla açıkça yüzyüze gelindiği zaman bile YAN ÇİZMEYE ÇALIŞILMASI ya da sorunun (öneminin-nba) fark edilmemesidir. Bir bütün olarak diyebiliriz ki, proleter devrimin devletle ilişkisi sorununa bu YAN ÇİZME -oportünizme uygun ve onu besleyen bir yan çizme- (onları, yani bir bütün olarak II. Enternasyonal partilerini ve onun “en ünlü teorisyen ve yazarlarını“-nba) Marksizm’in TAHRİFİNE ve tamamen bayağılaştırılmasına götürmüştür.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, sf 7. cilt, sf. 109) Sorunun önemi bu denli açık ve yalındır. ‘Teorisiz devrimcilik’ten de beslenen sağ tasfiyeciliğin bugünkü “tedrici büyüme sürecinde”, bu konuda kendini bariz bir kayıtsızlık biçiminde gösteren, sorunun daha öneminin bile fark edilmediği, bu arada ve bunun da bir sonucu olarak Marksizmin bayağı bir tahrifi anlamına gelen en oportünist görüşlerin bu kadar rahat ve pervasızca savunulabildiği bir ortamda sorunun gelip düğümlendiği nokta da açıktır: Leninizmin yolunda mı ilerleyeceğiz yoksa II. Enternasyonal oportünizminin akıbetini paylaşma yolunu mu seçeceğiz? (Sürecek)
[1]] Emperyalist-kapitalist sistemin dünya çapındaki son krizinin başlangıç tarihi konusunda farklı görüş ve değerlendirmeler söz konusudur. Örneğin A. G. Frank, krizi önceleri 1967 yılında başlatırken, bu tarihi daha sonra 1970’lerin başına çekmiştir, içlerinden bazılarının “Marksist” geçindiği E. Mandel, V. Pillay, G. Harman, G. Ranshaw ve S. Amir gibi bazı iktisatçılar 1973-74 durgunluğunu krizin başlangıç tarihi olarak kabul etmektedirler. E. Yıldızoğlu ise 1968’in daha isabetli olacağı görüşündedir. Ancak dünyada da genel olarak kabul gören tarih, 1973’teki “petrol şoku”nun açığa çıkartıp ivmelendirdiği genel durgunluğun başlangıcıdır. Zaten bir krizin başlangıç tarihini kesin olarak saptamaya kalkışmak (veya çokbilmiş “teorisyen” pozlarında eleştiri(!) adına karşısındakilerden bunu talep etmek) ancak şarlatanlara ya da ahmaklara özgü bir tutumdur. Bunun “ML teorik derinlik” taslamak amacıyla yapılmaya kalkışılması ise, kendi kendini zavallı duruma düşüren acınası bir soytarılıktır. Marksizmin kapitalizme dair çözümlemeleri ve onun diyalektik yöntemi hakkında cehalet ölçüsünde bir geriliği, düzlüğü ve basitliği gösterir. Kapitalizmin krizleri, hiçbir zaman, kesin olarak saptanabilir bir tarihte meydana gelen ‘ani’ bir değişikliğin sonucunda, gece-gündüz, siyah-beyaz zıtlığı biçiminde ortaya çıkmazlar. Krizi doğuran nedenler, kapitalizmin yapısı ve olağan işleyişinde saklıdırlar. Bunların alttan alta ürettiği sonuçların, bu arada devreye giren başka etken ve gelişmelerle de birleşerek, belirli bir olgunluk düzeyine ulaştıkları noktada kriz patlak verir. Kapitalizmin ‘olağan’ dönemlerinden farklılık anlamında ‘niceliğin niteliğe dönüştüğü’ bu nokta, tarihsel koşullardaki farklılaşmaya işaret etmek ve tahlil kolaylığı sağlamak amacıyla düşünsel bir soyutlama olarak “krizin başlangıç tarihi” kabul edilir. Fakat bu belirleme, bırakalım ML olmayı, kafası bir parça çalışan aklı başında bir burjuva iktisatçı için bile, krizin o tarihte başladığı anlamına gelmediği gibi, hiçbir zaman milimetrik bir kesinlik (ve böyle bir iddia da) taşımaz. Bu belirleme, sadece simgesel bir anlam ve işleve sahiptir ve bu yüzden de genellikle tarihsel koşullardaki farklılaşmanın herkes için görülür bir hal aldığı simgesel bir olay veya gelişmeyi kendisine baz alır.
Kriz ve onun başlangıç tarihi konusunda mekanik ve yüzeysel bir kavrayışa sahip olan kafa(sızlık), krizin gelişim seyrini de sürekli aşağıya doğru inen düz bir çizgi biçiminde düşünür. Krizin gelişim seyrinin kendi içinde çizdiği zigzaglar, kasılma ve gevşemeler, özellikle de arada göreli ve geçici toparlanma evrelerinin yaşanması, bundan ötürü ona, krizin temelde sürmekte olduğu gerçeğinin dışında, “yeni” ve “farklı” durumlar olarak görünür. Kendisi bu kafada olduğu için, izlediği iniş çıkışlara karşın gelişmenin temel doğrultusunu göz önünde bulundurarak bu ara dalgalanmaların krizin aşıldığı anlamına gelmediği gerçeğinin vurgulanmaya devam edilmesini, “sürekli kriz edebiyatı” olarak eleştirmeye yeltenir. Kriz ve onun gelişim seyri konusundaki teorik cehalet, bu noktada, burjuvazi ve onun demagojileri ile arasındaki sınırları belirsizleştirerek bunlarla kolayca buluşabilecek siyasal oportünizme dönüşmüş olarak kaşımıza çıkar. Kapitalizmin devrevi krizleri de, kapitalist ekonominin genel çevrim sarmalına benzer şekilde, kendi içinde belirgin bir durgunluk ve çöküşün arkasından gelen göreli toparlanma, kısmi bir canlanış, tekrar durgunluk ve yeni bir çöküş evrelerinin yaşandığı helezonik bir seyir izler. Fakat bu kasılıp gevşemeler sırasında yaşanan görece ve geçici toparlanma evreleri, krizin aşıldığı, hatta hafiflediği anlamına gelmez. Konjonktürel bir dargörüşlülüğe düşülerek asla da böyle algılanmamalıdır. Aksi takdirde, her nispi kıpırdanma sırasında “tünelin ucunun göründüğü”, “kötü günlerin artık geride kaldığı” vb. şeklinde demagojik yaygaralar eşliğinde sistemin gücü ve krizleri aşma yeteneği konusunda yeni bir ideolojik-siyasal beyin yıkama atağına girişen burjuvazi ile aynı zemine düşmekten kurtulmak, tesadüflere veya hayatın gerçeklerinin kafanıza vurmasına kalmış demektir.
[2]] Bu konuda zaten bilinen sayısız uygulamaya ek olarak 2000 yılına kadar devreye sokulmaya hazırlanılan yeni bir gizli plan kısa bir süre önce açığa çıkarıldı. “Enfopol ’98” adı verilen bu proje ile, internet üzerinden yapılan tüm haberleşme, e-mail, faks mesajları, çağrı cihazları, cep telefonu görüşmeleri, ayrıca kablolu TV’ler üzerinden yapılan tüm interaktif işlemler gizli servisler tarafından izlenebilecek. Şimdiden bütün Avrupa’yı kapsayan bu projeye, yakında ABD, Kanada ve Avustralya’nın da katılması bekleniyor.
[3]] “Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine” (Sarmal Yayınevi). Dikkate değer bir çalışmanın sahibi olan Coşkun Adalı‘nın görüşlerini bu konuda bir örnek olarak anabiliriz. Adalı, genel olarak kapitalizm ve devlet konularında teorik planda Marksizmi savunma çabası içindedir. Fakat kimi noktalarda yaptığı yorumlar ve çıkardığı sonuçlar bu çabayla çelişmekte, oportünist bir karakter kazanmaktadır. Nitekim ulus devlet’in bugünkü durumuna ilişkin yargıları, Drucker‘ın bu konudaki görüşleri ile hemen hemen tam bir çakışma halindedir. Hatta, kesin sonuçlar çıkarma noktasında Drucker, Adalı‘dan daha ihtiyatlı bir dille konuşmaktadır. Bu örtüşmeyi de bir kenara bırakalım; “Ulus devletin tarihsel işlevinin bittiğini, bu nedenle sonunun geldiğini, o tarih sahnesinden çekilirken yerini ekonomik ve siyasal bakımlardan bölgesel entegrasyonların oluşturduğu ‘alt sistem’ devletlerin aldığını” bugünden bu kesinlikte iddia etmek, teorik bakımdan, birincisi, henüz iddia edildiği ölçüde de gelişmemiş olan bir durum veya eğilimi aceleci bir tutumla abartarak biraz “erken bir teorileştirme” örneğidir. İkincisi ve daha önemlisi, ulus devlet’in kendi ulusal pazarı ve ekonomisi üzerinde eskisi gibi mutlak bir hakimiyetinin kalmayışından hareketle onun artık “tarihsel bakımdan karşı konulamaz ve geri dönülemez bir yok oluş sürecine girdiğini” iddia etmek, tarihteki her devlet gibi onun kapitalizme özgü genel biçimi olarak ulus devlet’in de varlık nedenini oluşturan, bu amaçla örgütlenmiş “özel bir kamu gücü” olarak ezilen sınıfları boyunduruk altında tutma işlevi geri plana itilmektedir. Üçüncü olarak, ulus devlet’in kendi ulusal pazarı ve ekonomisi üzerinde bile mutlak hakimiyetinin sarsılması, bazı yönlerden fiilen ortadan kalkmış olması, özellikle yarı sömürge ülkeler açısından günümüzde ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. 1980’ler sonrası küreselleşme sürecinde, kapsamındaki genişleme, yoğunluk ve derinlik bakımından eskisinden çok daha ileri boyutlar kazanmış olmakla birlikte, ulusal devletlerin ekonomi üzerindeki mutlak hakimiyetleri, “sömürgeciliği dünya çapında yeni bir sistem haline getiren” emperyalizm çağına girilmesiyle birlikte ortadan kalkmış ve emperyalist sömürgecilik ve yeni sömürgeciliğin gelişimine paralel olarak derinleşmiş bir süreçtir.
Bu yönlü eleştirilerle karşılaşabileceğini öngördüğü için olsa gerek, Adalı da kitabında kimi kayıtlar koyma, kimi vurgulamalarda bulunma ihtiyacını duyuyor. Henüz yeterince gelişmemiş, cılız, hatta paradoksal bir görünüm çizen olgulardan hareketle teorik tez inşa etmeye kalkışmanın “erken, zamansız, yanlış” bulunması ihtimaline ön kesici bir yanıt olarak, ‘tarihsel gelişme eğilimini ve bunun derinde yatan dinamiklerini yakalamanın önemine’ dikkatleri çekiyor. Bu noktada Adalı’dan farklı düşünmüyoruz. Devrimci teorinin işlevine ve amacına uygun anlamlı bir teorik çözümleme çabası, sadece mevcut durum ve olguların açıklanması ile yetinmeyerek, geleceğin ve tarihsel gelişmenin bunun içinde yatan dinamiklerini yakalamayı başarabilmelidir. Aksi takdirde hayatı ve süreçleri geriden izleyen kuyrukçuluktan kurtulmak mümkün olamaz. Fakat gözünün önünde şekillenmekte olanı farketmekten dahi aciz kuyrukçu bakarkörlük ve ufuksuzluğun üstüne çıkmaya çalışırken, bu, bu kez de aceleci ve erken bir tutumla ‘konjonktürün teorileştirilmesi’ halini de almamalıdır. Birincisine ilişkin olarak II. Enternasyonal oportünizminin devlet sorunundaki kayıtsızlığının ve aymazlığının hangi sonuçlara yol açtığını akıldan çıkarmamak gerekirken; ikincisine ilişkin olarak da, Bernstein‘ın, emperyalizme doğru yol alan kapitalizmin özellikle 1870’li yıllardan itibaren yeni bir krize sürüklenmek şurada dursun gözle görülür bir ekonomik gelişme ve büyüme kaydetmesinden hareketle bunu mutlaklaştırarak, “kapitalizmin artık krizlerinden kaçınabilme yeteneği kazandığı” sonucunu çıkarmasının O’nu ve daha sonra “ultra emperyalizm” savunucularını nerelere sürüklediğini de akıldan hiç çıkarmamak gerekir.
Diğerleri gibi şimdilik sadece değinmekle yetindiğimiz ikinci noktaya ilişkin olarak da Adalı, “Gerileyen olgunun devlet olgusu değil, ulusal devlet olgusu olduğunu, yoksa kapitalizmin devletsizleşmediğini, üst yapışız/aşmadığını” özellikle vurguluyor. Fakat bu kaydı Drucker da koyuyor. “Ulus devlet artık ulus devlet olmaktan çıkmakta, yalnızca ‘devlet’ olmakta” diyor. Hatta bir adım daha ‘geride kalarak’, “Şimdilik bu işi sürdürmek için elimizde bulunan tek araç, (yine de -nba) ulus devletle onun hükümetidir” (Kapitalist Ötesi Toplum, sf. 220-221) demek gereğini duyuyor. Daha çarpıcı bir örnek verelim: Ünlü spekülatör Soros bile, “Sermayenin hareketliliği nedeniyle devletin zayıfladığını, artık herhangi bir devlete bağlı olmaktan çıktığını, bunun küresel kapitalist sistemin başlıca özelliklerinden biri olduğunu” kabul ediyor, ama, “Öte yandan devletlerin işi (de) bitmiş değil. Bazılarının yaptığı gibi, çok uluslu şirketler ile piyasaların, devletlerden daha güçlü olduğunu sanmak bir düşünüş bulanıklığıdır” diye eklemeyi de ihmal etmiyor (NPQ/Türkiye, ilkbahar, ’98 sayısı). “Soros bile” diyoruz; çünkü bu ünlü asalak, son yıllarda bulduğu her fırsatta, “Ekonomik bakımdan küresel bir sistemin içinde bulunduğumuz halde, hâlâ uluslararası bir siyasal sistem kuramadık. İstikrarı koruyacak kurumlarımız olmazsa, küresel kapitalist sistemde bir çöküşe sürükleniriz ve böyle bir çöküşün hadsiz hesapsız sonuçları olur” diye bas bas bağırmasıyla da tanınıyor. Tekrar Drucker‘a ya da o da “ulus devletin sonunun geldiği ve yerini ‘bölgesel devletlerin’ alacağı” görüşünde olan Ohmae gibi küreselleşme teorisyenlerinin görüşlerine dönecek olursak, burada asıl can alıcı nokta şu: Bir ‘devlet’e olan ihtiyacın sürdüğü kabul ediliyor görünüldüğü durumlarda bile, “ulus devlet’in işinin bittiği” iddialarının eşliğinde, daha doğrusu buna dayanılarak, özel olarak bu amaçla örgütlenmiş siyasi baskı ve egemenlik aygıtı olarak ‘devlet’ denilen bir kuruma artık gerek kalmadığı, bunun yerini “idari bir birimin almakta olduğu” aldatmacası empoze ediliyor. Ulus devlet’in bugün geçirmekte olduğu değişim irdelenirken, işte en başta, devlet sorununda bu en özsel noktanın gölgelenmesine meydan vermemek gerekiyor. Kaldı ki, “devleti yeniden yapılandırma” yöneliminde ifadesini bulan bu değişimin özü de bunu gerektiriyor.
Kapitalist üretimin örgütlenme modelinde yaşanan değişimlere bağlı olarak üretim artık dünya çapında bir toplumsal karakter kazanır ve insanlığın üretken güçlerinde muazzam bir sıçrama yaşanırken, mülkiyetin eskisinden daha dar bir tekelci azınlığın elinde toplanıyor olmasının derinleştirdiği ve keskinleştirdiği çelişkiler, kapitalist sistemin varlığını sürdürebilmesini, geçmiştekinden çok daha yoğun bir baskı ve teröre bağımlı hale getiriyor. Hal ve gidiş bu yöndeyken, halihazırda mevcut ulus devletlerin dışında bu işlevi yerine getirebilecek ‘uluslarüstü’ veya ‘ötesi’ herhangi bir “özel kamu gücü” yoktur henüz ortada. ‘Yeni’ NATO, BAB veya Lahey Adalet Divanı vb. gibi emperyalist burjuvazinin denetim ve hizmetindeki mevcut uluslararası kurum ve kuruluşları, bu yönde evrilebilecek nüvesel oluşumlar olarak değerlendirmek mümkündür. Fakat açıktır ki bunlar, bugün ve görünür bir gelecek açısından, ulus devletlerin yerini alarak bu rolü oynayabilecek bir olgunluk ve etkinlik düzeyinden henüz oldukça uzaktırlar. Önümüzdeki tarihsel süreç, sadece bugün mevcut olan uluslarası askeri, siyasi, ekonomik, adli vd. örgütlenmelerin etkinliğinin artışıyla da sınırlı kalmayarak bunlara başka alt ve üst sistem organizasyonlarının da eklenmesiyle daha entegre ve daha etkin bir sistemin ortaya çıkması yönünde de gelişebilir; fakat alt sistemleşme ve küreselleşmeyi kesen -en azından hızını yavaşlatan- tarihsel, siyasal, ekonomik, kültürel vd. nitelikteki bir dizi etkenin daha baskın bir rol oynamasının sonucunda daha farklı bir gelişme seyri de izleyebilir. Bu yönde ilk adımın atılışının üzerinden 40 yıl geçtiği halde AB’nin ekonomik entegrasyon ayağı görece iyi ha hızlı gelişirken, siyasi entegrasyon ayağının aynı hızda ve aynı ölçüde gelişememesi ya da son kriz dalgasının arkasından ‘yeni Keynesçilik’ ve ‘otoriter devlet’ eğilimlerinin tekrar güçlenmeye başlaması, bu ikinci olasılığın hafife alınıp bir kenara itilmemesi gerektiğini hatırlatan somut olgusal örneklerden yalnızca ikisidir. Onun için, bu konuda kesin teorik yargılara varma, hele hele buna dayalı politik-pratik sonuçlar çıkarma noktasında, dün’de kalan ve dogmatik bir düşünce tembelliğinden kurtulmak gerektiği kadar, tek yanlı ve aceleci bir ampirik soyutlamacılığa savrulmaktan da sakınmak gerekir.
[4]] TİSK adına “Türkiye’de Devletin Yeniden İnşasına Yönelik Strateji ve Aksiyon Önerileri” hazırlayacak kadar ateşli yeniden yapılandırmacılardan biri olan C. Can Aktan adındaki bir prof., bu illüzyonistlerden biri, TİSK tarafından da sahiplenilip yayınlanan “Değişim ve Devlet” başlıklı çalışmasında, sermayenin gönlünde yatan devlet modelini, felsefi ve bilimsel bir derinlik(!) ve görünüm kazandırmaya çalışarak pazarlamaya soyunan bu hazret, bu çalışmanın bütününde olduğu gibi bir başka makalesinde de, “(Bütün) Ekonomik sorunların temel kaynağı sınırsız devlettir” diye buyuruyor. (Prof. Dr. Coşkun Can Aktan, “Devlet Niçin Yeniden Yapılandırılmalı ve Küçültülmeli?”, Doğu Batı dergisi, Kasım ’97 sayısı, sf. 33)
[5]] Dünyadaki ulus devletlerin sayısındaki patlamada, emperyalizmin sömürgecilik siyasetinde yaptığı bu taktik değişikliğin belirleyici bir payı vardır. Dünyadaki ulus devletlerin sayısı, 1945 yılında 50’nin biraz üzerindeyken, bugün bu sayı 200‘ü aşmıştır.
[6]] Keynes‘i, ünlü “Genel Teori”sini kaleme almaya iten etken, kapitalizmin 1929’daki ‘Büyük Bunalım’ından nasıl çıkılacağına dair çözüm arayışı idi. Öte yandan, asıl olarak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, sosyalizmin dünya çapında kazandığı prestijin büyüklüğünden ürken ve bunun da itkisiyle kapitalist ülkelerde yeni devrimler ve şiddetli sınıf mücadeleleriyle karşılaşmaktan korkan dünya burjuvazisinin, sosyal demokrat parti ve hükümetler aracılığıyla yaygın bir biçimde yaşama geçirdiği “sosyal devlet” anlayışının tek veya en önemli fikir babası Keynes olmadığı gibi, “devletin ekonomiye müdahalesinin” -bu arada proletaryayı yatıştırmak için ilk “sosyal devlet” uygulamalarının- mucidi de Keynes değildir. Kapitalizmin “akıllı” savunucusu olarak onun reformist karakteri ve misyonuna cuk oturduğu için “sosyal devlet” anlayışının üzerine atlayıp onu bayraklaştıran sosyal demokrasinin asıl fikir babası Bernstein‘dır. Sosyal demokrasinin ideolojik-siyasi temellerini o atmıştır. Keynes‘in çözümleme ve önerileri, daha çok onun ekonomi politik ayağı olarak nitelenebilir. Keynes‘in asıl olarak farklı bir teorik temel kazandırdığı “ekonomiye devlet müdahalesi” ise, ortalıkta daha Keynes‘in esamesi bile okunmazken pratiği yapılan bir politikadır. Bu politikayı uygulayanların tarihteki en ünlü temsilcilerinin başında ise Bismarck, hatta O’ndan da önce Napolyon ve Metternich gelir. Böyle bir dipnot, “sosyal devlet”te ve ekonomide devletin elini gördükleri her yerde sosyalizmi de gördüklerini zanneden andavallar için düşülmüştür.
[7]] “Mali devlet” kavramı, bu yüzyılın başlarında yaşamış olan Avusturyalı burjuva iktisatçı Joseph Schumpeter‘in kullandığı bir kavramdır. O bununla, kapitalist ulus devlet’in, tarihsel gelişim süreci sırasında -kendince- uğradığı bir ‘bozulmayı’ anlatır. Devlet’in ancak vergi toplayarak yahut borçlanarak elde edebileceği gelirlerin bir sınırı vardır ve milli gelirinin çok küçük bir yüzdesini geçmeyecek şeklide de bunun zaten bir sınırı olmalıdır. Fakat devletler zamanla bu ekonomik ilkeyi çiğnemişler, gelirlerinin dolayısıyla harcayabilecekleri paranın bir sınırı olduğunu unutarak sorumsuzca hareket eden birer “mali devlet”e dönüşmüşlerdir. Bugün “Devleti yeniden yapılandırma” program ve önerileri sırasında, “Devletin işleyişini modernize edecek yapısal reformların başında, hükümetlerin harcama yapma, para basma ve borçlanma yetkilerini belirleyecek –vs tabii büyük ölçüde sınırlayacak; (bir) ‘Ekonomik Anayasa’ hazırlanmasını” (TİSK) ve buna sıkı sıkıya uyulmasını temel şartlardan biri olarak gören tekelci burjuvazi ve onun neoliberal uşakları, bu anlayışlarına kuramsal bir temel ve derinlik(!) kazandırdığı için Schumpeter‘in bu “mali devlet” çözümlemesi ve kavramını pek sevmişlerdir. Bu yüzden Schumpeter, burjuva iktisat tarihindeki “değeri” yeni veya yeniden keşfedilen ‘günün yıldızları’ arasına katılmıştır.
Burada, kendisini ‘YENİ’ liberal olarak adlandıran, ‘YENİ’ bir dünya düzeni kurma iddiasıyla ortaya çıkıp burjuva devleti ve kapitalist ekonomiyi ‘YENİDEN’ yapılandırmaya soyunan küreselleşmeci burjuvazi ve ideolog’ geçinen soytarıların bir özelliği daha çıkar karşımıza: Bunlar, ‘yeni’ bir dünya görüşü, ‘yeni’ bir iktisat kuramı, devlet, felsefe, sosyoloji, estetik, vb., vb. anlayışı ortaya koydukları iddiasındadırlar ama/sarıldıkları bütün temel tez, görüş ve isimlerin hepsi de ESKİ ve yıpranmış tapon mallardır. Burjuvazi, kendi tarihinin çöplüğünü eşeleyip durmakta ve cılkı çıkmış malum teori ve isimlerin dışında bir debu-güne kadar kıyıda köşede kalmış ne varsa onları ‘günün yeni yıldızları’ olarak parlatıp parlatıp piyasaya sürmektedir. Ekonomi politikte Schumpeter, sosyolojide Max Weber, felsefede Karl Popper, küreselleşmecilerin bu ‘yeni’ gözdeleri içinde en çok itibar görenleridir. Tabii bir de bir J. F. Hayek vardır ki, O’na ‘yıldızlar içinde yıldız’ muamelesi yapılmaktadır.
[8]] Bazı skandal bombalarının patlatılması üzerine inşa edilen ve patlak verdiği hemen her ülkede ekonomi ve siyasetin bir zamanlar en kudretli isimlerinin dahi, sistemin kendi kendisini arındırmakta olduğu yanılsamasını güçlendirecek tarzda (ilahlara kurban edilen günah keçisi) muamele gördükleri “temiz eller” operasyonlarını, salt sistemdeki çürüme ve yozlaşmaya duyulan toplumsal tepkilerin havasını almaya yarayan ‘ucuz’ bir yöntem olarak değerlendirmek, kuşkusuz aşırı dar ve yüzeysel bir yaklaşım olur. Bu yöntem, psikolojik bir rahatlatma aracı olarak kullanılmanın ötesine geçerek, geniş toplumsal kesimleri, özellikle de orta sınıfları, gelişmiş kapitalist ülkelerde ‘yeni’ sosyal demokrasinin, yarı sömürge ülkelerde ise daha çok ordunun peşine takarak mevcut rejimlerin biçimini, hükümetlerin yapısını, burjuva siyaset sahnesini ve seçim sistemlerini, yasaları, bürokrasiyi, vd. ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin ihtiyaçlarına uygun yeni kalıplara dökmekte aktif destek gücü haline getirmekte kullanılan etkili bir ‘yeniden yapılandırma yöntemi’ özelliğini kazanmış durumdadır. Emperyalizm ve egemen burjuvazi, böylelikle bir taşla birkaç kuş birden vurma imkanını kazanmışlardır, istenilen amaçlara ulaşılabilmesi için, toplumun midesini daha fazla bulandıran bazı skandalların ortalığa dökülmesini gerektiren doğasından ötürü bu yöntem, aslında iki tarafı da keskin bir bıçaktır. Fakat düzenin daha fazla teşhirini sağlayan yönlerini güçlü yığınsal eylemlere dönüştürecek devrimci radikal güçlerin zayıflığından ötürü burjuvazi, bugün bu riski büyük bir rahatlıkla göze alabilmektedir.
Başka halklara karşı geçmişte işlenen insanlık suçlarından ötürü “özür dileme” biçiminde günah çıkarma yöntemi ise ülke içindeki tutucu-şoven çevrelerin homurdanmaları dışında, öyle fazla riski de olmayan bir yöntemdir. Kuru bir özürle, özrün muhatapları ile ilişkilerde bazen oldukça ciddi bir rol oynayan psikolojik bir engel aşılmış, en azından yumuşatılmış olmakla kalmamakta; iç ve dış kamuoyuna ‘şık’ ve ‘modern’ yeni bir yönetim zihniyetinin işbaşına geldiği görüntüsü verilmiş olmaktadır. Bundan ötürü bu yöntemi, “görüntüyü kurtarmak için düzenlenen bir ‘halkla ilişkiler kampanyası'” olarak tanımlamak daha doğru ve isabetli olur. Tahmin edileceği üzere, bu yönteme rağbet edenlerin başında yeniden yükselişe geçen sosyal demokrat parti ve hükümetler gelmektedir. İngiltere‘de Tony Blair Hükümeti’nin ilk icraatlarından biri, 1845-’49 yılları arasında yaşanan büyük kıtlık sırasında 800 bin İrlandalının açlıktan ölmesine seyirci kaldıkları için İrlanda halkından ‘özür dilemek’ oldu. Bunu Kraliçe Elizabeth‘in, Ekim 1997’deki Hindistan gezisi sırasında, İngiliz sömürge yönetimi döneminde bin silahsız Sih’in Amritsar’da İngiliz askerleri tarafından katledilmesinden ötürü üstü örtük bir tarzda da olsa günah çıkarması izledi. Güney Afrika‘da F. de Klerk, ırk ayrımcılığı döneminde siyahlara verdikleri “tarifsiz acılardan” dolayı özür diledi.
ABD‘de Clinton, tedavi edildiklerine inandırılan frengili siyahların, hastalığın seyrini izleyebilmek için gerçekte hiçbir tedavi uygulanmadan kobay olarak kullanıldıkları “Tuskegee deneyi”nden ötürü siyahlardan özür diledi. Kanada Hükümeti, Avustralya‘nın gerçek sahibi olan Aborocinilerin katliamı sırasındaki rollerinden ötürü onların bugün bir avuç kalmış olan torunlarından; Japonlar, 2. Dünya Savaşı sırasında yüzbinierce kadına tecavüz edip ordu genelevlerinde fahişe olarak kullandıkları için Koreliler ve Çinliler‘den; İsviçre, Nazilerle işbirliği yapıp altınlarının üzerine oturduğu Yahudiler’den … şu son 1-2 yıl içinde ‘özür dilediler.’ Bunlara eklenen son örnek, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright‘ın, 1970’li yıllarda Şili başta olmak üzere Latin Amerika‘daki askeri darbeler ve cunta yönetimlerini destekleme politikalarının “ciddi hatalar içerdiği” biçiminde üstü örtük günah çıkarması oldu.
Peşpeşe gelen bu örneklere bakarak, “Peki neden şimdi?” sorusunu, İngiliz burjuvazisinin ‘ağırbaşlı’ gazetelerinden The Guardian da soruyor ve asıl belirleyici nedeni kendisi de ağzından kaçırmak zorunda kalıyor: “Pek çok ülke, komşularının onlardan hâlâ korktuğunun farkına varıp güven tazeleme gereğini duydu… Özür furyasına yol açan bir diğer faktör de, geçmişte işlenen günahlara toplumun kimi kesimlerindeki hassasiyetin hâlâ sürmesi…. Bu duyguların nefrete dönüşüp ‘patlayıcı potansiyel’ taşımadan etkisizleştirilmesi şart” (The Guardian‘dan aktaran Radikal, 23 Ekim ’97) Aynı gerekçeyi, Avustralya hükümetinin Aborociniler‘den özür dilemeye hâlâ yanaşmamakla nasıl aptalca davrandığını anlatmaya çalışan Avustralya Sosyal Adalet Komisyonu’nun bir üyesinin ağzından da duyuyoruz: “İktidar, bu özrün toplumsal uzlaşmanın sağlanabilmesi için ne kadar önemli olduğunu bilmiyor” (Ülkede Gündem, 9/10 Ocak, ’98)
[9]] Bu görüşün Türkiye’deki en ateşli savunucularından biri, belki de en başta geleni, bugün Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan eski MHP ideologu Taha Akyol‘dur. Bu sicilli faşist, genellikle Fransız siyaset ve toplum bilimcilerinden aşırdığı tez ve argümanlara dayanarak, bu konuda çok sistematik bir propaganda yürütmektedir. T. Akyol‘un, “Yönetebilir demokrasi” tezine bu denli tutkuyla sarılması, şimdilerde “çağdaş aydın” postuna bürünmeyi tercih eden bu faşistin meşrebinde fazla bir değişiklik olmadığını göstermesi yönüyle üzerinde bile durulmaya değmez, ama “Yönetebilir demokrasi’ anlayışının nasıl faşist bir meşrebe sahip olduğuna dair bir fikir verdiği için dikkate değerdir.
mDP/Şubat 1999-3. sayı
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!