Kadın dinamiği dünyayı sarsıyor*



Kapitalist sistemin krizini derinleştiren dinamiklerden biri de kadınların toplumsal bir güce dönüşen mücadelesidir. Tarih kadar eski kölelik batağında tutulmak istenen kadın dinamiği özellikle 2000’lerden başlayarak son derece hareketli. Şili’den Hindistan’a, Tunus’tan Polonya’ya, Fransa’dan Sudan’a, Kürdistan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın her köşesi “cüret ettim” diyen kadınların yaygın ve kitlesel öfkesiyle adeta sarsılıyor.


Kapitalizmin krizinin tavan yaptığı ve covid salgını nedeniyle bunun hayli görünür olduğu bir süreçten geçiyoruz. Neoliberalizmin küresel çapta tıkanması sınıf ve kitle mücadelelerine de ivme kazandırdı. Bunların başında yıllardır mayalanan kadın hareketini saymak gerekir.

Kapitalist sistemin krizini derinleştiren dinamiklerden biri de kadınların toplumsal bir güce dönüşen mücadelesidir. Tarih kadar eski kölelik batağında tutulmak istenen kadın dinamiği özellikle 2000’lerden başlayarak son derece hareketli. Şili’den Hindistan’a, Tunus’tan Polonya’ya, Fransa’dan Sudan’a, Kürdistan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın her köşesi “cüret ettim” diyen kadınların yaygın ve kitlesel öfkesiyle adeta sarsılıyor.

Kapitalizm açısından sistemin üzerine kurulu olduğu erkek egemenliğinin ve ailenin çözülmesi yanında toplumsal üretime daha geniş kitleler halinde dahil olan kadınların yaşadıkları nispi özgürleşme onları hayatları ve gelecekleri için mücadeleye yöneltiyor. Öte yandan, kadınları hayatın her alanında erkek egemenliğine mahkum eden kapitalist sistem üretimi toplumsallaştırdığı oranda sınıfsal ayrışmaları da belirginleştirip keskinleştiriyor.

Kadınların, onlarca yıldır üst üste birikerek adeta bir cendereye dönüşen yoksunlukları 2017-2018’lerden başlayarak protestolar, kadın grevleri, hak talepli eylemler olarak kendisini gösterdi. Uyanıştan özneleşmeye doğru devasa bir yol alan kadın eylemleri ve etkileri ulusal sınırlara hapsolmuyor, onları da aşıp dünyanın her yanına yayılıyor.

Burjuvazinin ve dünya gericiliğinin 50 yıl önce kazanılan kürtaj hakkına, boşanma hakkına, nafaka hakkına koro halinde saldırıp hedef haline getirmesi, ayyuka çıkan kadın cinayetlerini had bildirmenin örnekleri olarak hoşgörüyle karşılaması kadınları örgütlenme ve sokakları işgal etme konusunda daha fazla ortaklaştırdı.

Eşit işe eşit ücret talebi başta olmak üzere kadınların kapitalist üretim içindeki eşitsiz konumlarına, hiçe sayılan hayatlarını kesen kadın cinayetlerine itiraz/isyan eylemleri kadınların sadece cins olarak yaşamakta oldukları sorunlara parmak basmıyor. Burjuvazinin de, onun siyasi temsilcilerinin de kabusu olan bu eylemler sistemle doğrudan bir karşı karşıya geliş olduğu için kitleselleşen öfkenin ve kadın sorununun sınıfsal muhtevasının altını çiziyor. Polonya’da kürtajın yasaklanmasına karşı sokağa inen kadınlar hükümeti sarsıyor. Şili’de başkanlık sarayını ateşe veriyor.

Bizim coğrafyamız ve kadın dinamiği

Kürt özgürlük hareketinin -son derece isabetli bir politika ve yönelimle-, kölelerin kölesi Kürt kadınına, kendisini saran esaret ağlarını parçalayıp bir özgürleşme dinamiği olarak çağrı yapmasını ve bunun giderek artan sayıda Kürt kadını tarafından sahiplenilmesini başa yazmak gerekir. Kadın dinamiği Kürt kadın hareketinde başından itibaren emekçi bir karakter temelinde şekillendi. Elbette bu, Kürt toplumsal gerçeğinin ve Kürt özgürlük hareketinin sınıfsal-siyasal karakterinin bir yansımasıydı.

Türkiye cephesinde ise kadın hareketinin ’80’lerin ortalarından başlayarak başını çekenler daha çok orta sınıftan kadınlar oldu. Bunların önemli bir kesimi de geçmişte farklı sol örgütlerin saflarında yer almış kadınlardı. Mücadelenin yükünü omuzladıkları halde Türkiye Devrimci Hareketi’nin kadın sorunundaki kayıtsızlık ve duyarsızlığının yansıması olarak genellikle en nankör işlerde ve lojistik hizmetlerde görevlendirildiler. Devrimci harekette onların emeği, adeta “ev kadınları”nınki gibi görünmez emekti. Devrimcilik iddiasına sahip örgütlerin saflarında bile kadınların cins olarak maruz kaldıkları bu kabul edilmez ikincil konuma tepki duymaları doğaldı. Fakat dışlanmaya duydukları bu haklı tepki onların çoğunu devrimci örgüt düşmanlığına savurdu.

Sosyalizmin dünya çapında uğradığı itibar kaybı hem onlardaki bu damarı (devrimci örgüt düşmanlığı) hem de genel olarak sosyalizm idealine düşmanlığı körükleyen bir rol oynadı. Türkiye’de feminist hareketin tarihsel gelişim seyri ve genel çizgilerine dair kuşkusuz daha söylenecek (olumlu/olumsuz) çok şey var.

Türkiye’deki feminist hareketin, ’87 sonrasında, kadın sorununun gündemleşmesinde, kadınların hayatına ve geleceğine dair özgür seçimler yapabilmesi, gerici-dinci kültür ve değer yargılarına karşı mücadele etmesi, baskı ve dayağa karşı çıkması, sığınma evlerinin açılması… gibi politikalarla ezilen bir cins olmanın sonuçlarına işaret etmesi ve kendi kimliklerinin bilincine varmaları yönünde kadınlara azımsanmayacak bir katkısı oldu. 2000’lerden bu yana en öne çıkan ve baş eğmeyen tutumuyla sadece kadınlara değil diğer toplumsal muhalefet dinamiklerine de cesaret ve esin kaynağı olan kadın hareketinin oluşumuna buralardan geçip gelindi. Feminizmin sistem sınırlarını aşmayan orta sınıf ruhu, kadınların bu muazzam toplumsallaşma ve sınıfsallaşması nedeniyle kendi içinde yarılmalar yaşadı.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de kadın hareketi bugün o denli genişlemiş, büyümüş ve toplumsallaşmıştır ki, feminist hareketin saflarında farklı sınıfsal siyasal eğilimler ve bundan kaynaklanan tartışma ve ayrışmalar “4. dalga” aşamasına varmıştır. 8 Mart eylemlerinin örgütlenmesi başta olmak üzere bugüne kadar kadın hareketinin başını çeken, ona öncülük eden güçleri de aşan bir toplumsallaşma ve sınıf eksenli sistem karşıtı politika ve eylemler bugün kadın işçi ve emekçilerin kitlesel katılımıyla yol almaktadır.

Kısacası, günümüzde kadınlar insanlığın bütün sorunlarına sahip çıkan bir güç olarak savaşıyor.

(*) Bu makale Birleşik Devrim Dergisi‘nin Şubat 2021 tarihli sayısında yayınlanmıştır.