Yatırım bankası Goldman Sachs’ın çalışanlarına yönelik yaptığı memnuniyet anketi, şirkette ilk yılında olan analistlerin, 95 saat mesai yaptıkları ve geceleri ortalama 5 saat uyuyabildiklerini gösterdi.
Bu analistlerden biri, “Öyle bir an geldi ki, yemek yemediğim, duş almadığım ve gün boyu işten başka hiçbir şeyle uğraşmadığımı fark ettim”. Bir başkası, “‘Çok çalışma’ demek yaşadıklarımızı anlatmaya yetmez. Bunun çok üzerinde bir tempoda çalışıyorum, bu insanlık dışı” dedi.
Bu açgözlülük, kapitalizmin işleyişini, artı değerin nereden sağlandığını ve nelere dönüştüğünü bilenler açısından bile belirgin bir şok yaratıyor. Basit matematik de kullansanız Marksist terminoloji de… hepsi aynı kapıya çıkıyor. Bir yanda servet biriktirenler bir yanda sefalet bataklığında kulaç atarak hayatta kalmaya çalışanlar. Bir yanda faiz ve rant gelirleriyle daha da zenginleşen, bu havuza bir türlü sığamayan -sermaye büyümek ister- çürüyen ve asalaklaşan bir sistem. Çürüdükçe toplumu da çürüten dünya çapında zehirli bir salgı/salgın.
Bu sömürü çarkı böyle dönüyor işte!
Çalışma gününün uzunluğu ve bu yolla ele geçirilen artık emek zamanı bu zenginleşmenin asıl kaynağıdır. Burjuvazi tarafından işçi sınıfının -ve çalışanların- yarattığı artığa el konulması yoluyla sömürünün gerçekleşmesi, üretim sürecinin farklı evrelerinde gerçekleşir. “Artık ürüne sahip olan durumun hakimidir; zenginliğe sahiptir, devlete sahiptir, kilisenin, mahkemenin, bilimin ve sanatın anahtarını elinde tutar.” (Marx)
“Artık ürüne sahip olan” paraya, güce ve itibara boğulurken, egemenlik ve iktidar nimetlerinden alabildiğine yararlanırken sömürünün nesnesi durumundaki milyonlar-milyarlar hayata tutunmaya çalışıyor. İşte bunlardan Türkiye’de ölümüne çalışanlardan biri:
“…Alım gücü alıp başını gitmiş, 2-3 kuruş için her günümün üçte birini veriyorum. Zorunlu ihtiyaçlar üçte birini götürüyor… Geri kalan üçte biri toplu taşımada, trafikte gidiyor… Bir şeylere karar vermede veya giden o üçte ikinin acısını, yorgunluğunu ve orada yaşadığın anların dallamalığını düşünmekle eriyip gidiyor.. Hani hobiler, hani sanat, hani sosyal hayat? Daha doğru soru ise şu: Gerçek hayatın nerede? Sen patronunu zengin edip ikinci üçüncü el araba alarak senelerce kredi ödemek için mi geldin dünyaya? Yoksa mutlu olmaya mı?..”
Yukardaki insani yakınmanın açılımını Marx şöyle yapıyordu: “İşçinin, emek-sürecinin bir kısmında yalnızca kendi emek-gücünün değerini, yani yaşaması için gerekli tüketim araçlarını ürettiği (…) Emek gücünün bu yeniden üretimin yapıldığı kısmına ben “gerekli emek-zamanı” ve bu sürede harcanan emeğe “gerekli emek” diyorum.”
İnsanlık dışı çalışma koşulları, işçinin-emekçinin ürettiği metanın içerdiği ödenmemiş emek, ürettikleri ile tükettikleri arasındaki uçurum, bunun işçinin yoksulluğu ve yoksunluğu pahasına burjuvaziyi semirtmesi çalışma gününün uzunluğuyla sağlanmaktadır. Bu, sömürünün -esas- kaynağıdır.
Goldman Sachs gibi faiz-rant “oyun”larıyla paradan para kazanan bir tekelin “haftada 95 saat mesai” yaptırdığı için uyumaya bile zaman bulamayan çalışanları Marx’ın “Servetin, maliyet ve artık arasındaki bölüşümü, temelde, zamanın bölüşümüdür…” sözünün doğrulanmasıdır. Toplumun büyük bir çoğunluğunu insani olmayan koşullarda hayvani bir çalışma temposunda tutarak onları insani bütün ihtiyaçlarından yoksun bırakmak sömürünün kaynağı, dolayısıyla sınıf mücadelesinin dinamiğidir.
Ya canını ya canını…
Aşırı çalışmadan doğan “ölüm mesaisi” ya da “aşırı çalışmadan ölüm” anlamına gelen “Karoshi” literatüre, işgücünün yarısının haftada 60 saat çalıştığı Japonya’dan girmiş. Haftalık 60 saatin üzerine çıkan çalışma saatlerinin çalışanların yüzde 30’unda intihar düşüncesini tetiklediği Güney Kore de çok farklı değil.
Türkiye’de de tablo karanlık ve bu sistemden en fazla mağdur olanlar seslerini yükseltip ayağa kalkmadıkça daha da kararacağını görmek için kahin olmak gerekmiyor. Avrupa ile kıyaslandığında Türkiye’de Avrupa’nın iki katı kadar çalışılıyor. Maaşlar ise Avrupa ülkelerinin 5’te biri.
2012’den bu yana Türkiye’de her yıl 300 kişi intihar ediyor. İşsiz intiharları, yoksul intiharları baş sırada. Özellikle 2015’ten itibaren uzun çalışma saatleri, umutsuzluk ve mobbingin tavan yapmasıyla derinleşmiş depresyon ve intihar vakalarında da yüzde 100 artış görülmeye başlandı. Geçtiğimiz iki yıl içinde esnaflar da hızla bu felaket tablosunda yerini alıyor.
Kapitalizmin işçiye bir makineye verdiği değerden daha az değer verdiğinin tipik ifadesidir tüm bunlar. Makinenin aşınması canını sıkar, ama işçinin ölesiye çalıştırılması, makine başında, bantta, şantiyede, bilgisayar masasında… sosyal hayatı, insani ihtiyaçlarını karşılayacak hiç zamanı olmaksızın ömrünü kendisine sunmasını ister. Satın aldığı emek gücünün karşılığı olan ücreti dirhem dirhem burnundan getirmek ister. Ki “gerekli emek” denilen bu kısmı küçülttükçe küçültmektir muradı. Elinden gelse tüm varlığıyla kendi sömürü çarkının itirazsız kölesi olmasını ister. Ölmesi, ömür tüketmesi umurunda değildir. Çünkü geride bekleyen milyonlar vardır.
Ölümüne çalışmaktır kapitalizm. İşçiyi fiziksel ve ruhsal olarak çürütmek, insanlıktan çıkarmaktır. Can düşmanımızdır, can düşmanımız! Mezarını kazmadığımız sürece bize mezar kazacak olan hatta elinden gelse ona bile tenezzül etmeyip topluca mezarlara, çukurlara gömmek isteyen bir vampir! Tepesine kolektif yumruğumuz inmediği sürece de bu böyle sürüp gider…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!