Kapitalizmin vahşi karakterinin çırılçıplak ortaya çıktığı bir yüzyıldayız. Gölgesi satılamayan ağacın kesildiği, en fazla birkaç tonluk maden için dağın taşın delik deşik edildiği, ormanların-suların hunharca yağmalandığı, solunan havanın bile vergiye bağlandığı, yolların-köprülerin büyük şirketlere ödenen fahiş fiyatlarla geçilebildiği ve aklımıza gelebilecek en temel insani ihtiyaçların paraya tahvil edildiği bu dönemde, geri dönüşümün de büyük bir rant alanı haline getirilmemesi düşünülemezdi. Tıpkı kapitalizmin vahşilik dönemi denilen 1800’lerdeki gibi bugün de bu alan kurulan şirketler üzerinden parsellenecek bir pazar haline getirilmeye çalışılıyor. Bu pazarın en tepesinde Emine Erdoğan’ın olduğu, devletin olanaklarını da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı bir ajans üzerinden kullandığı belirtiliyor. O şirketler kuruldu ve şimdi onlarca yıldır sokaklardaki atıkları toplayarak hem temizlik işi yapan ama hem de evlerine bir parça ekmek götürebilen binlerce atık kağıt işçisini düşman ilan etmiş durumdalar. Devletin gücünü de arkalarına alan bu şirketler, polisi atık kağıt işçilerinin üzerine salıyor.
İstanbul’da depoları basılan-yakılan, onlarcası gözaltına alınan, tutuklanan atık kağıt işçileri, Ankara’da da gözaltına alınıyor, şu alanlara giremezsiniz deniliyor, gerekçe olarak bir şey bulunamazsa “burada Süleyman Soylu oturuyor, bürokratlar var, güvenlikleri için giremezsiniz” gibi akıl almaz bir gerekçe öne sürülebiliyor.
Ankara’da aralarında gözaltına alınıp fahiş para cezası kesilerek bırakılan, bu arada tutanağı okumasına bile izin verilmeden “imzala” denilen, “Terör örgütüne siz finans sağlıyorsunuz” diskuru çekilen ve saatlerce tutulduktan sonra avukatın gelmesiyle serbest bırakılan işçinin de bulunduğu bir grup atık işçisiyle Mamak’taki ardiyelerinde görüştük.
Bu işçilerin onlarca yıldır çalıştıkları bölge Çankaya bölgesi. Ayrancı, Dikmen, Kavaklıdere… Polisin adeta ava çıkar gibi bulduğu yerde ceza yazdığı, gözaltıyla tehdit ettiği işçiler, isyanlarını, sitemlerini, şaşkınlıklarını, anlama çabalarını, kaygılarını tüm doğallıklarıyla ifade ediyor, sözü getirip “ne olacak bu işin sonu”na ya da “madem öyle bize iş göstersinler, geçimimizi sağlayacak bir ücret bağlasınlar” cümlelerine bağlıyorlar.
Yıllardır bu sokakların pisliklerini toplayarak çocuklarına bakabildiklerini belirten işçilerin hemen hepsi kirli savaş yıllarında yakılan köylerden zorla göçertilerek metropollere gelmiş, buralarda iş bulamayınca çareyi atık toplamakta bulmuş işçiler. Bu gerçeği içlerinden biri şu çarpıcı cümlelerle özetliyor:
“Bizi köylerimizden ettiler, yapabileceğimiz tek iş çöp toplamaktı!”
‘94’te bizi köylerimizden ettiler, yaylalarımızdan ettiler. Sürümüz, koyunlarımız vardı, danalarımız, öküzlerimiz vardı. Tarlalarımız vardı. Ettiler, geldik işte! Ankara’ya geldik, Adana’ya geldik, Mersin’e geldik. İzmir’e geldik, çalışalım edelim. Ne yapalım? İşe almadılar, kâğıt. Kâğıt toplayayım ki akşam evime bir ekmek götüreyim, çoluk çocuğuma bir ekmek vereyim, okula yazdırayım, kitap alayım, kalem alayım. Başka bir şey var mı? ‘94’ten beri bugüne kadar düşünsünler. Kendileri biliyor, benden daha iyi biliyorlar.
‘1 liralık çöpü 10 kuruşa aldılar!’
Bir gecekonduya, bir ahıra çoluk çocuğumuzu kattık. Ne yaptık iş bulamadık. Ne var, kağıt işi var, karton var, naylon var, topla çöpten sat. O toplayıcılar, fabrikatörler “malı getirin size şu kadar kuruş veririm” dediler. Biz de gittik, 1 liraysa bizden 10 kuruşa aldılar. Yıllarca biz bunu yaptık. Yıllarca biz bunu yaptık, topladık, sömürdüler, onlar da bizi sömürdüler. Yine de topladık.
Çöp topladık ya!
Niye? Çoluk çocuğumuzu okuttuk. Ankara’nın göbeğinde çocuğumuzu okuttuk. Var, okuyan da var. Ama yaptık, çöple. Çöpün içinden mal seçtik, bizim elimize mikrop mu bulaşacak, şu mu olacak, düşünmedik. Çoluk çocuğumuzu düşündük. Ekmek yiyelim, kimseye muhtaç olmayalım, çalmayıp, hırsızlık yapmayalım, namussuzluk yapmayalım. Çöp topladık ya!
Hala da topluyoruz, ama bizden ne istiyorlar. Bunun sebebi ne, nedir bu rant, nedir. Ne istiyorlar bizden. O zaman gelsinler ailede kaç nüfus varsa, gelsinler hesabını kitabını yapsınlar, patatesin, soğanın şunun bunun hesabını yapsınlar, ben toplamayayım. Bana para versin, maaş versin, bir şey versinler ben de toplamayayım. Niye çöp içine gideyim, toplayayım. Kafamı sokayım çöpün içine. Ben her şeyi gördüm. Ben çöp içinde köpek pisliği de insan pisliği de gördüm, ama yine elimi soktum. O kağıdı alayım, o plastiği alayım, çoluk çocuğuma ekmek götüreyim. Ne istiyorlar bizden, sebebi nedir? Cumhurbaşkanına soruyorum, bunun sebebi nedir yani. Halkını niye bu kadar eziyor. Niye bu kadar sıkıyor, ben bunu diyeceğim, başka bir diyeceğim yoktur.
“Çevreye rahatsızlık verdiniz şikayetçiler sizden. Burada Süleyman Soylu oturuyor…”
İşçilerden Ayrancı’da gözaltına alınıp, 5 bin küsur liralık para cezası yazılarak serbest bırakılanı o anları, “Bizim üzerimizde neler oynanıyor onu bilmiyoruz” cümlesiyle kaygılarını ifade edecek şekilde şöyle anlatıyor:
Ayrancı’da aracımla geziyordum durdurdular, “Tek misin araçta” dediler, ben de “tekim” dedim, “tamam devam edebilirsin” dediler, ben de devam ettim, çektim gittim. Ertesi gün yine Ayrancı’ya geldim, bu sefer el arabasıyla. Arkadaşları durdurmuşlar, aldılar beni. “Bizimle karakola kadar geleceksin” dediler. “Niye” dedim “memur bey, niye geleceğim karakola?”. Dedi ki, “Gelmeniz gerekiyor, komiser çağırıyor”. “Ne amaçla, ne yaptık, hırsızlık mı yaptık”. “Bilmiyorum” dedi, “götürmemiz lazım”. Direndim biraz. Yanımda bir Maraşlı arkadaş vardı, o dedi ki “gelemeyiz” dedi. El arabası vardı çocukların. “Kalın, ben giderim” dedim. Karakola götürmek için ekip aracına bindirdiler, Ayrancı’yı gezdik, Dikmen Caddesi’ne çıktık, oradan Tomurcuk Sokak var, orda birini yakaladılar, yanında hanımı ya da çocukları vardı. “Bunları da alacağız” dedi polis, o aracı da durdurdu. Yani sokaktan kağıtçı topladılar. Bizi Kavaklıdere Karakolu’na götürdüler. Hiçbir şeyden habersiz. “Ne için getirdiniz bizi buraya?” dedim. “Komiser gelsin, size söylesin” dediler. Komiser geldi, bize “Çevreye rahatsızlık verdiniz. Şikayetçiler sizden, bu iş yapılmayacak Ankara’da, Süleyman Soylu Ayrancı’da oturuyor, Emniyet Müdürleri burada oturuyor” dedi. “Oturuyorsa oturuyor, bizim kime zararımız olmuş? Birine bir zararımız varsa gelin götürün, kimi dövmüşüz, kimin malını çalmışız” dedik.
Bize bir kağıt imzalattılar. Normalde memur bir kağıdı burayı oku imzala der, bize okutmadan “şurayı imzala” dediler, imzaladık. 5 bin küsur lira ceza yazıldı. Sonra ben Sonra ben Dinçer Mendillioğlu’nu aradım (Atık kağıt işçileri derneği yöneticilerinden), 45 dakika-bir saat kadar sonra avukat geldi, ayaküstü görüştük. Yarım saat geçmeden bizi bıraktılar.
‘Bizim üzerimizde neler oynanıyor, onu bilmiyoruz.’
Kağıtçılar üzerinde yapılan bu baskı ne neyin nesi yani! Herkes eve çöpten rızkını götürüyor. Yani bu bizim mesleğimiz, biz kağıt toplayamazsak evin geçimini sağlayamayız. Bizim üzerimizde neler oynanıyor, onu bilmiyoruz. Emine Erdoğan büyük şirketlerle bir şey mi anlaşmış, bu geri dönüşüm üzerine kurulan bir şey yani. Ekmeğimizde yani çöpte gözü olan bir iktidar var, yayınlarsınız yayınlamazsınız sizin bileceğiniz şey, ben bunu diyeyim. Yani bu kadar insan hepsi geçimini çöpten sağlıyor. Ankara’da 2 bin küsur aktif sokak toplayıcısı var.
Gözaltına alınıp serbest bırakılan işçi yaşadıklarını, kaygılarıyla birlikte böyle özetliyor. Bu alada 2 derneğin örgütlü olduğunu, her ikisiyle de ilişkilerinin bulunduğunu, bu yola birlikte çıktıklarını anlatan işçi, çocukluğundan beri 27 senedir, bu işi yaparak yaşama tutunduğunu anlatarak, çoğunluğunun ‘94’teki kirli savaş yıllarında zorla göçertilen ailelerden oluştuğunu anlatıyor:
(Bir işçiyi göstererek b.n) Burada oturan arkadaş hariç hepimiz Adana’dan gelmeyiz, hepimiz bu işe orda başladık, buraya kadar. ‘94’te zorunlu göç olaylarıyla köyden göç ettik. ‘94’te Hakkari’de mecburi göç oldu. Biz geldik burada kağıt topluyoruz, ya da kağıt alıyoruz, ardiyelerimiz var, arkadaşların ardiyeleri var. Önümüzü kesiyorlar, yapmayacaksınız, kazanmayacaksınız. O zaman devlet bize iş versin ki biz de çoluk çocuğumuza bakalım. Bize bir kamu kurumunda, bir yerde devlet memurluğu değil de bir belediyede temizlikçi olarak iş versinler yapmayalım. O zaman bize maaş versinler, biz bu işi devlete yapalım. Ben yaklaşık 5 yıldır dernekteyim, yöneticiyim de dernekte. Bunlar da bizim çalışan arkadaşlarımız hepsi evine ekmek götürüyor. Nasıl olacak yani, bizim önümüzü kesecekler o zaman biz çekip gidelim yani!
Ayaklanabiliriz de 2 bin 500 aktif çalışanız Ankara’da. Böyle yaparlarsa ayaklanacağız, İstanbul’u da Ankara’yı da ayaklandıracağız yani.
“Hiçbir çözüm sunmuyorlar değil mi?” diye sorduğumuzda çözüm bir yana Mamak Belediyesi’nin saldırgan tutumunu bir örnekle anlatıyor:
Geçen gün geldi Mamak Belediyesi iş makineleriyle bir arkadaşımızın ardiyesini talan etti. Kepçelerle en az 20 hafriyat kamyonunu doldurdular, basın yok, hiçbir şey yok. Bir gün önce geldi benim yanıma -eniştem şahit-geldiler dediler buraları kaldırın, ardiyenizi kaldırın, çuvallarınızı el arabalarınızı kaldırın geleceğiz dediler.
Nereye gideceğiz diye sormadınız mı” diyoruz gayri ihtiyari, “Sorduk, bilemeyiz diyor, talimat var bizim gelip yıkmamız lazım. Ertesi gün geldiler talan ettiler. Sabahın 05:00’inde kepçelerle geldiler, yıktılar” diye yanıt veriyor.
“Bir arkadaşımıza 40 küsur kere ceza yazdılar”
Cezalarla yıldırılmaya çalışıldıklarını anlatan işçi, bir arkadaşlarına 40’dan fazla kere 187 liradan ceza kesildiğini örnek vererek, şöyle devam ediyor:
Ankara’da işte günü kurtarmaya, ekmeklerini çıkarmaya sabahtan çıkıyorlar. Polisin hangi saatte yakalayacağı belli değil. Aynı anda da yakalayabilir, 2 saat sonra da. Ama cezayı uyguluyor. 187 lira. Bize 5 bin küsur yazdılar. Keyfi bir uygulama.
Ankara’da kaldırayım diyorsanız gelin ardiyemizi kaldırın, el arabamız sokakta yasak deyin yapmayalım ya da bize bir iş verin yapalım. Biz kağıt topluyoruz, polis geliyor el arabama dur diyor. 187 lira ceza yazıyor, ertesi gün yine aynı. Bizim bir arkadaş var, tanıştıracağım sizi inşallah, 40 küsur defa ceza yemiş, pandemiden bu yana. Her gün olur mu 187 lira ceza! Pandemiden bu yana 40 defa -eksiği var fazlası yok- ceza yemiş. Madem ki yasak, el arabasını al git, ceza yazma adama. Adam geliyor 200 liralık mal toplayamıyor 187 lira ceza yazıyorsun. Evine gidiyor, mazotu da hariç.
Hemen her gün bunu yaşıyoruz, birimiz yaşamasa diğerimiz yaşıyor. O yaşıyor bu yaşıyor…
Ayrancı ve Dikmen en yoğun ceza yazdıkları yerler
“Biz Mamak’ta atık kağıt toplayan arkadaşlardan denk geldiklerimizle konuştuk, Cebeci’de de. O bölgelerde bu tür müdahalelerin pek olmadığını söylüyorlar” dediğimizde işçi “Özellikle Ayrancı’yla Dikmen çok yoğun ceza verilen yerler” diye yanıt veriyor.
“Polis bana ‘Çankaya’nın genelinde kağıt toplayamayacaksınız, buralara giremeyeceksiniz’ dedi”
Polisin kendilerine “Çankaya’nın genelinde kağıt toplayamayacaksınız, buralara giremeyeceksiniz” dediğini aktaran işçiler, Çankaya halkının çoğunlukla fakirden, ezilenden yana olduğunu, kendilerinin gerek mahalleliyle gerekse esnafla iyi ilişkilerinin bulunduğunu, halkın kendilerinden rahatsızlık duymasının ya da şikayette bulunmasının sözkonusu olamayacağını anlatarak, bu saldırganlığın nedenlerini iyi bildiklerini şu sözlerle gösteriyorlar:
“İşin içinde şirketler var. Halktan gelen herhangi bir şikayet yok. Aşağı-Yukarı Ayrancı 30 yıldır benim mahallem. Tüm esnaf beni-bizi tanır, kimse bizden şikayetçi değil, ama polis diyor ki “şikayet var”. Kimden var?! Birinin camını mı kırdık ya da kavga mı ettik, malını mı çaldık. Yok! Adam çöpten ekmeğini çıkartıyor, toplayamazsın diyor, yasak diyor. Keyfi ceza yazıyor, ne gerekçeyle?! O gün yürüyordum beni neden aldılar? Ekip arabasına koyup, saatlerce tuttular, avukat gelene kadar. Ben ne yaptım yani. Hiçbir şey yapmadım. Keyfi ceza uygulanıyor, ben bunu gördüm. Saatlerce keyfi ceza uygulanıyor. O gün Kavaklıdere Polis Karakolu’nda 10’un üzerinde kayıt var. Sokakta gördüklerini toplayıp getirdiler.”
İşçilerden biri saldırgan tutumlara isyanını şu sözlerle özetliyor:
“Bu halk ne yapacak, bu fakir fukara ne yapacak? Kira parasını, elektrik parasını nasıl ödeyeceğiz, bir şeyimiz yok, hiçbir şeyimiz. Biz sadece çöpü topluyoruz çoluk çocuğumuza. Yine devlete veriyoruz, devletin bütçesine gidiyor bu. Geri dönüşüm! Ne yapalım peki, çareleri nedir?”
“Gözleri doymuyor”
Kendilerinin bir ton atık toplayarak 18 ağacı kurtardıklarını, saldıranların neyi kurtardıklarını soran işçiler, Çankaya Belediyesi’nin kendilerine karışmadığını, fakat Mamak Belediyesi’nin oldukça saldırgan yaklaştığını, şirketlerin belediyeleri de baskıladığını belirterek, şunları anlatıyorlar:
Belediyeyle anlaşmalı şirketler var, ihaleye girmişler. Onlar belediyeyi sıkıştırıyor. Ankara’nın tüm AVM’lerinin, kurumlarının, askeriyenin, marketlerinin çöplerini almışlar. Gözleri de sokakta kağıt toplayan işçilerin üzerinde. Bunlar toplamasın da bunu yasak edelim de çöpe karışsın çöpten de gelsin biz seçelim diyorlar. Yani halen doymuyorlar, gözleri doymuyor.
(Ankara/Alınteri)
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!

