Cihan Çetin
Türkiye’de mevcut sistem “anayasa kitapçığı fırlatma”ya bağlı bir patlama noktasına hızla yaklaşıyor. Ancak bu patlamanın yönünü, içeriğini net biçimde öngörmek pek mümkün değil. Gerici bir boğazlaşmadan Gezi gibi -veya onu aşabilecek- kitlesel bir isyana kadar geniş bir olasılıklar dizisi karşımızda.
Çöküşün Halleri
Tarihin bugününde mevcut durumun hatlarını genel haliyle çizmek mümkün.
En başa şunu yazalım: Burjuva sistemin her yandan çöktüğünü an be an, gün be gün yaşıyoruz.
Ekonomi öyle bir hale geldi ki, devletin resmi kurumları artık kağıt üzerinde bile ekonominin iyi gittiğini gösteremiyor. Ekonomiden doğrudan sorumlu (!) bakan, “bugün dar gelirliler kaybederken sanayiciler ve ihracatçılar kazanıyor” diyecek kadar şuursuz. Merkez Bankası’nın IMF haricinde para dilenmediği yer kalmadığı için Erdoğan, ülkenin her yerini Körfez sermayesine peşkeş çekmekle meşgul. Emperyalist kapitalizmin çarkları büyük sermaye haricindekileri dibe doğru iterken işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilere katmerli bir yoksulluk yaşatıyor.
Siyasette burjuva hükümet de iflas etmiş durumda burjuva muhalefet de. Hükümet, öfke kusmakla insanın gözünün içine baka baka yalan söyleme arasında bir skalada ağzını açabiliyor artık. Muhalefet ise kitlelerin öfkesini sokağa çıkarmamak için elinden geleni yaparken, şu an hükümet olsalar mevcut ekonomik krizi aşmak için liberal kapitalist sınırları içinde dahi uygulayabilecekleri tek bir fikre sahip değiller.
Hukuk çökmenin ötesine geçerek burjuvazinin ideallerini yaşayan burjuvazi için delik deşik etmekle meşgul. Hukukun egemen sınıfın elinde bir baskı aracı olmasını bir kenara bırakalım, medenisinden icrasına kadar sistem için hukuk ilişkilerinde kararlar mahkeme salonları dışında alınıp sadece katibe yazdırılmak üzerine mahkeme kürsüsüne çıkılıyor.
Devletin ezilen sınıfa karşı kullandığı en temel şiddet araçlarından polis meşru olarak direnişte, eylemde olanlardan, rutin işleri esnasında sıradan insana kadar saldırmadığı kişi, siyaset, kurum kalmadı: Gerici Furkan Vakfı’ndan Enerji-Sa önünde direnen işçilere, sokakta dolaşan gençlerden, kendisine yol vermeyen sürücüye kadar. Polisin güç kullanmasında iki kriter var: İktidarın karşısında yer almak veya paşa gönülleri isterse.
Sol, devrimci, sosyalist cenah olarak bizler de, tarihin sınıfsal ve devrimci olanaklarının elle tutulur somutlaştığı bu zamanlarda kapitalizmin alternatifini temsil etme iddiasıyla uyuşmayan bir etkisizlik ve donma hali yaşamaktayız. Liberal burjuva demokrasinin muğlak ideallerinin cilalanması mı diyelim -silahlı külahlı işleri geçelim-, bir eylemin gerektirdiği militanlıktan, Gezi’nin yıldönümünde bile kaçınmayı, anlık refleksi militanlık saymayı mı söyleyelim… Krizin her alanda çok ağır yaşandığı bu günlerde sosyalist talepleri bir kenara bırakalım, tutarlı demokratik talepler zinciri ve programı dahi üretememe kısırlığından mı, eskinin demokratik taleplerini, kurumlarını dahi savunamaz hale düşmekten mi bahsedelim?
Patlamanın Halleri
Yukarıdaki alt başlığı bize dair olanla bitirdik , devamını da bize dair olanla getirelim. Etrafı Gezi nostaljisinin kapladığı bir süreçte toplumsal patlamanın teknik olarak nerede, nasıl başlayacağını kestirmek elbette güçtür. Ancak günümüzde olası bir toplumsal patlamanın gerici bir temelde baş gösterme olasılığını görmeyen, duymayan kalmadı. Böyle bir patlamanın bahanesi ve hedeflerinin başında savunmasız sığınmacıların olacağına dair emareler her gün artıyor. Bunun aksine Gezi veya onu da aşan bir toplumsal patlama durumunda ise öncülük iddiasında olanların kitlelerin arkasından dili dışarıda koşacağını ve refleks tepkiler vermenin ötesine geçemeyeceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor.
Böyle bir durumda ortaya çıkacak patlama ne kadar şiddetli olursa olsun karşı devrimin aşırı şiddeti ile bastırılması ve/veya kendi kendine sönümlenmesi ile sonlanacaktır. Elbette tarihsel ve toplumsal birikimin mevcut sınıf ilişkilerini değiştirme potansiyeli ve gücü Türkiye’de de her zaman vardır. Ancak öncülerin kendi çeperinin ötesine gitmekte zorlandığı bir süreçte belirleyici olan tek başına kitleler olmayacaktır.
Burjuva muhalefet cephesinde ise krizin her cephede derinleşmesini “kendilerine gelecek oy” görmenin ötesinde bir algı dahi mevcut değil. 6’lı masa etrafında şekillenen burjuva siyaset bir sonraki genel kurulda çoğunluk hissesini elde geçirmenin hesaplarını yapan küçük sermayedar konumundalar. Genel kurul (yani seçim) onlar için o kadar belirleyici ki, sandık dışındaki tek yol miting meydanlarının sınırları içine sokabildikleri kitle gösterileri. Seçim burjuva muhalefetin gözlerini öyle bir karartmış durumda ki, hükümetin seçimi yaptırmama olasılığına karşı tek bir plan ve hazırlıkları yok. Burjuva muhalefete, ‘olası bir seçim ertelemesi karşısında ne yaparsınız,’ diye bir soru sorulsa “Anayasa Mahkemesi’ne gitmek” dışında bir önerilerinin olmayacağı ortada.
AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonu içinde de işler pek göründüğü gibi değil. Erdoğan’ın özellikle ekonomik krize karşı kuyruğunu dik tutmaya yönelik sözleri, çoğu kez aynı gün içinde bizzat ekonomik kriz tarafından çöpe atılıyor. Bahçeli’nin ise böyle bir gündemi yok. Her ikisinin de kesin olarak ortaklaştığı alan ise kendileri dışındaki herkesi düşman ilan edip ağızlarından salyalar saçarak hakaret etmek.
Erdoğan altındakileri şahsen tüm gücüyle yönetmeye çalışsa bile bu grup Nurettin Nebati, Cahit Özkan gibi çapsızlardan oluştuğu için bunlar hiç beklenmeyen anlarda büyük falsolar yapabiliyorlar.
İktidardaki faşist koalisyonun 15 Temmuz sonrası ortaya çıkışı nasıl kirli bir ittifakın sonucu ise, bu faşist kanatların birbirlerine karşı da şiddete başvurmayacaklarını düşünmek -Türkiye’nin siyasi tarihine bakıldığında- ciddi bir saflık olur.
Erdoğan, tekelci burjuvazi için bugün bugün artık eskisi kadar vazgeçilmez değil. Onun aile boyu komisyonculuğu ve devlet araçları ile yürüttüğü mafya yöntemlerinin özellikle kriz zamanlarında kimlerin ayağına basacağını kestirmek güç. Erdoğan’ın devlet araçları ile sermayeye sunduğu hizmetler sınırsız gözükse de bizzat tekelci kapitalizmin sınıf içi tasfiye, el koyma, el değiştirmeler krize bağlı olarak kendi iç sıkışmalarını da üretecektir. Erdoğan şimdiye kadar bu tür sıkışmaları vezir kellesi alarak çözüyordu. Ancak artık vezir kellesi yetmeyebilir veya vezir kellesini vermekte direnebilir. Böyle bir kesitte sıkışmanın düzeyine bağlı olarak sadece Erdoğan’ın tasfiyesine yönelik bir hamlenin yaşanma olasılığı şimdilik zayıf da olsa mümkün.
Bu noktada 15 Temmuz’u bastıran ordu kliklerinin hem kendi aralarında hem de Erdoğan’la hesaplaşmaları henüz tamamlanmadı.
Sonuç Yerine
Türkiye’nin güncel haline dair doğru-yanlış ne söylenirse söylesin sol-devrimci-sosyalist güçler açısından mesele sadece mevcut durumun tasvirini yapmakla sınırlı olmaz. Bu yazının sınırlarını aşan bir konu olsa da, “ne yapmalı” sorusu karşımızda durmaktadır. Gelecek günlerin -belirsizlikler taşısa da- ağır ve şiddetli olacağı kesindir.
Böylesi bir süreçte kitlelerin karşısına somut, elde edilebilir, en önemlisi de güven veren bir dönemsel programla çıkılması olmazsa olmazdır. Kitlelerin katılım sayısının azlığına çokluğuna bakmadan onların hemen yanı başında olunmalıdır. Ekonomik yıkımın işçi sınıfı ve yoksullar için katmerlenmesine karşı her türden dayanışma olanakları sonuna kadar kullanılmalıdır. Ancak ne yapmalı sorusuna verilecek cevaplar her ne olursa olsun Kürt halkını ve onun taleplerini dışarıda tutan her türden yaklaşım, isterse en ileri sloganı atsın, görünürdeki rengi ne kadar kızıl olursa olsun gericiliğin ve karşı-devrimin burçlarında sallanan bayrak olacaktır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!