Perşembe, 1 Ekim 2026

Seçime Endeksli Siyaset



Türkiye normal olarak önümüzdeki Haziran ayında yapılması gereken bir seçim sürecinde. Fakat seçimin erkene çekilip çekilmeyeceği bir yana yapılıp yapılmayacağı, yapılacak olsa bile hangi koşullarda nasıl bir seçim olacağı belirsiz. Bunlar ciddiye alınması gereken olasılıklar olduğu halde sadece “6’lı masa” olarak tanımlanan burjuva düzen muhalefeti değil seçim karşıtlığını devrimci radikalizminin alameti farikası haline getirenler dahil …


Türkiye normal olarak önümüzdeki Haziran ayında yapılması gereken bir seçim sürecinde. Fakat seçimin erkene çekilip çekilmeyeceği bir yana yapılıp yapılmayacağı, yapılacak olsa bile hangi koşullarda nasıl bir seçim olacağı belirsiz.

Bunlar ciddiye alınması gereken olasılıklar olduğu halde sadece “6’lı masa” olarak tanımlanan burjuva düzen muhalefeti değil seçim karşıtlığını devrimci radikalizminin alameti farikası haline getirenler dahil sol’un geniş bir kesimi daha bugünden seçime endeksli bir politik hat izliyor.

Marksist literatürde “parlamenter budalalık/avanaklık” olarak tanımlanan pespaye bir reformizmin günümüz Türkiyesi’nde en somut ifadesi olarak tanımlayabileceğimiz TİP ile “Seçim değil devrim” sloganını her fırsatta tekrarlamayı devrimci politika adına yeterli gören içi boş keskinlik arasında bu açıdan bir fark yok. Biri mevcut sistemde faşist tek adam rejiminin incir yaprağı işlevini görmekten bile çıkmış parlamentoda bir grup oluşturmayı bütün dönemsel faaliyet ve propagandasının merkezi konusu haline getirmişken “Siz hangi Türkiye’de yaşadığınızın hâlâ ayırdında değil misiniz” sorusuna muhatap olmayı hak edecek ölçüde sağa savrulmuş bu reformizmin devrimci alternatifi iddiasını taşıyan diğeri de seçime endeksli politika yapmanın zıt kutbunu oluşturuyor. İlkinden farklı olarak ikincisi devrimci bir niyet ve amaçla hareket ediyor. Bu önemsiz bir fark olmamakla birlikte sınıfın ve emekçi yığınların dikkatini seçime odaklama bakımından bu bir zemin/düzlem farklılığı anlamına gelmiyor.

Halbuki bugün devrimci bir politikanın (daha doğrusu niteliksel bir fark ya da devrimci kopuşun) en başta gelen koşulunu seçim endeksli saflaşma ve tartışmaların dışında bir yaklaşım ve konum  sahibi olmak oluşturuyor.

Bu elbette seçime ve seçim endeksli gelişmelere büsbütün kayıtsız kalmak anlamına gelmiyor. Zamanı geldiğinde -o günün somut koşullarını da dikkate alarak- bu konuda da net bir politika ortaya koymak gerekir elbette. Ancak sözünü ettiğimiz ayrım, bundan da önce -hatta bunu da içerecek tarzda- gündelik propaganda-ajitasyon başta olmak üzere şu dönemdeki siyasal faaliyetin odak noktasını neyin oluşturduğu, dikkatlerin ve mesainin nereye yoğunlaştığı, sınıfın ve emekçi yığınların görüş alanına nelerin nasıl taşındığı sorularına verilen yanıtların somut tezahüründe cisimleşiyor.

İster hâlâ sandığı adres gösterme aymazlığı boyutunda olsun isterse bunun eleştirisi ekseninde biçimlensin seçime endeksli politika, Türkiye’deki krizin derinliğinin, bu bağlamda nasıl kritik bir tarihsel eşikte bulunduğumuzun sanki farkında değil. “Ezilenlerin sesini parlamentoda da duyuracak bir grup oluşturmayı” matah bir şeymiş gibi amaçlaştırmak bu aymazlığın en tipik/uç ifadesi. Tayyip karşıtlığını kullanarak güç toplamanın ince bir biçimi olmanın yanında özünde tıkanmış bir rejimi restore etmekten öte bir anlam taşımayan “güçlendirilmiş parlamenter sistem” programı da bu aymazlığın başka bir versiyonu. Alabileceğiniz “en parlak” sonucu -diyelim ki yüzde 15 hatta biraz daha üstünü- alsanız bile böyle bir dönüşümü seçim sonuçları yoluyla gerçekleştirmek mümkün mü temel sorusunu da şimdilik bir yana bırakalım; son bir yıldır düpedüz açlığın pençesinde kıvranır hale gelmiş emekçi yığınları ne ölçüde etkileyip peşine takabilir bu kadar dar bir siyasallık?..

Bu aymazlık krizin ağırlaşmasına paralel olarak seçim sürecinde de -üstelik tırmanmış ve yoğunlaşmış  olarak- kendisini gösterecek tehlikeler konusunda da karşımıza çıkıyor. Altı boş hamaset dışında ne kendisini yani kadro ve taraftarlarını ne de kitleleri düşünsel ve ruhsal açılardan olduğu kadar örgütsel-pratik yönlerden de muhtemel tehlikelere hazırlamanın en küçük belirtisi var ortada. Diyelim ki 7 Haziran-1 Kasım kesitinde yaşadıklarımız hiçbir şey öğretmedi size, tıpkı o zaman olduğu gibi önceden hiçbir hazırlık yapılmadığı/örgütlenmediği için ne yapılacağını bilememenin şaşkınlığı yaşanırken “adam”ın atı alıp Üsküdar’ı geçtiği 2018’deki başkanlık seçiminden de mi ders almadınız?

Üstelik bu kez -ucunu şimdiden göstermeye başlamış- olası riskler daha büyük ve daha vahim sonuçlara gebe. Bunların başında da Kürtlere, sığınmacılara ve Alevilere yönelik kitlesel kırım girişimleriyle karşılaşma olasılığı geliyor. Keza tepeden tırnağa silahlandırılıp bizzat devlet ya da SADAT türü örgütlenmeler tarafından eğitilmiş dinci faşist güruhların ve mafya örgütlenmelerinin muhalif ses ve eylemleri korkutarak sindirmek amacıyla sokaklara salınmaları olasılığı yabana atılmamalı.

Seçime endeksli siyaset, değişik biçim ve boyutlarda karşımıza çıkacağı bariz bu olasılıkları dikkate almak şurada dursun, 7 Haziran ve sonrasındaki bütün seçimlerde tanık olduğumuz seçim hilelerine karşı tedbir anlamında bile güven veren ciddi bir hazırlık içinde görünmüyor. Çünkü bu hazırlığın kendisi bile dönemin görev ve sorumluluklarını seçim sürecinde yaşanabilecek olanlara da hazırlığı kapsayacak ama kendisini salt bununla sınırlamayan bir ufuk genişliğiyle hareket etmeyi gerektiriyor.

Bunun devrimci karakterde bir genişlik olabilmesi sabah-akşam devrim sloganları atmakla da sağlanamaz. Bu sadece kendimizi başkalarından daha devrimci görmemize imkan veren bir ruhsal-siyasal tatmin imkanı sunar. Tabii bu arada devrimci bazı kavramların aşınıp sıradanlaşması gibi bir ideolojik-siyasal erozyona yol açar. Örneğin yıllardan beri var olduğu iddia edildiği halde bunu değerlendirme yönünde bir gıdım bile ilerleme sağlayamamış bir beceriksizliğin itirafı anlamına gelmekle kalmaz, dondurulmuş gıda gibi canlılığını bozulmadan koruyan bu kadar sürüncemeli bir ‘devrimci durum’un nasıl bir hal olduğu, Marksizmin “devrimle oyun olmaz” tezini yalanlarcasına böyle uzatmalı bir devrim momentinin olup olamayacağı sorgulamalarını vb. beraberinde getirir. Bu bağlamda ‘devrim’ ve ‘devrimci durum’ kavramlarını da sıradanlaştırıp ayağa düşürür.

Büyük tehlikeler yanında sıçramalı gelişme olanaklarını da içinde taşıyan tayin edici önemdeki bu tarihsel momentte devrimci bir konum (ve rol) sahibi olabilmek için her şeyden önce işçi sınıfı ve emekçi yığınlarla aramızdaki korkunç uçurumu hangi dönemsel politika ve araçlarla nasıl kapatabileceğimiz sorusuna net ve bütünlüklü bir devrimci yanıt sahibi olmak zorundayız. Bunun iki temel koşulundan birini sınıfın ve emekçi yığınların giderek genişleyen kesimlerinin bize kulak vermelerini sağlayacak somut ve net bir dönemsel bir program ortaya koymak oluşturuyorsa ikinci koşulu da bizi onların görüş alanına taşıyacak çok yönlü ve militan bir pratik sergilemek oluşturuyor. Bugünün koşullarında mevcut devrimci sosyalist örgütlerin hiçbirinin tek başına üstesinden gelemeyeceği bu kapsamlı sorumlulukları hangi temelde nasıl omuz omuza verirsek başarabileceğimiz sorusuna yanıtımız da işin üçüncü ayağı.

Bu başlıklar üzerinde durmaya devam edeceğiz.