Travma toplumsaldır



Kültür, toplum, cinsiyet, ırk ve toplumsal sınıf travmayı ve etkilerini, belirtilerin işaret ettiği evrensel bir sendrom yerine özgül bağlamları içinde kavramsallaştırmayı amaçlayan eleştirel perspektif açısından kilit unsurlardır…


Çağdaş psikologlar, psikiyatristler ve diğer ruh sağlığı çalışanları tipik olarak savaşın, savaşa maruz kalan bireyler üzerindeki etkisine odaklanarak gözledikleri davranışlar ve psikolojik belirtileri tanımlar. İlk olarak askerlerin savaşa olan tepkilerine yönelik bir çalışmada ortaya çıkan bu odağın, uzun bir tarihi vardır…

Travma Sonrası Stres Bozukluğu teriminin 1980’de Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı II’deki [DSM-III] tanımında, Amerikan Psikiyatri Birliği tek bir teşhis kategorisinin altına yukarıdaki tanımlanan tüm durumları, bombalama ve doğal afetlere ilişkin stresörlerle, işkence sonrası sendrom ve tecavüz travması sendromu bir arada ele alınmıştır. Görüldüğü gibi, şiddet mağdurlarına karşı kullanılan modern hastalık söylemi bütünüyle yeni değildir. Belki tek yeni olan savaş, doğal afet, felaket ve diğer ‘istisnai zor koşullar’ yaşayıp hayatta kalanların teşhis ve tedavi süreçlerine dahil olmasının giderek yaygınlaşmasıdır…

Savaş travmasına ilişkin en çağdaş açıklamalar, belirli belirtilerin ve davranışsal göstergelerin travma sonrası stres bozukluğuna veya başka bir hastalığın kanıtını oluşturduğuna yönelik tıbbî hastalık kavramlaştırmalarıdır. Bu muhakkak ‘kötü’ ya da sorunlu bir yaklaşım değilse de savaş, devlet şiddeti ve yapısal tahakküm eleştirilerine açık biyomedikal faktörlere atfetmek, hayatta kalanın derin sıkıntısına ilişkin tıbbi ve sosyal bilimsel bir anlayışı kısıtlar…

Burada psikologların savaş ve sonrası psikolojik sıkıntıların sosyolojik, tarihsel ve kültürel bağlamına ilişkin eleştirel bir okuma ve hayatta kalanlara hakları olan tarihsel özneler olarak algılama üzerinden anlayabileceklerini öne sürüyoruz…

Kültür, toplum, cinsiyet, ırk ve toplumsal sınıf travmayı ve etkilerini, belirtilerin işaret ettiği evrensel bir sendrom yerine özgül bağlamları içinde kavramsallaştırmayı amaçlayan eleştirel perspektif açısından kilit unsurlardır…

Kurumsallaşmış ırkçılık ve cinsiyetçiliğin belli bir kültürdeki deneyimlenme biçimlerini anlamak, savaş sonrası toplumlar ve bireylerde çalışan psikologlar için bir dizi yaratıcı olanak sunar. Örneğin, uzun süredir sürdürülen kültürel pratikler ve geleneksel inançlar, toplulukların çatışma süresi ve sonrasında ayakta kalmak için kaynak oluşturur… Örneğin Cockburn (1998) Kuzey İrlanda, İsrail ve Bosna Hersek’teki milliyetçi ve etnik çatışmalar sırasında kadınların ırk ve cinsiyet baskılarını hem direniş hem de hayatta kalma kaynağı harekete geçirilmesini örnek verir. Benzer biçimde Lykes ve Mersky (2006), savaş sonrası toplumların yaralarını sarma süreçlerine hizmet edecek psikososyal hizmeti konumlandırırken tarih ve kültürü ön plana alan bir çerçeve önermiştir. Fakat tüm bu çalışmalar ve diğerlerinin de belirttiği üzere, birçok geleneksel inanç ve kültürel pratik, direnişi kırmak amacıyla askeri hedef haline getirilerek savaşlardan doğrudan ya da dolaylı olarak yara alır.

[Lykes & Coqouillion, Eleştirel Psikoloji, ‘Savaş Sonrası Toplumlarda Psikososyal Travma, Yoksulluk ve İnsan Hakları’,  İletişim Yayınları, 2. baskı]