Çarşamba, 5 Ağustos 2026

Her şey rejimin mantığına ve biriktirdiği krizlere göre işliyor!



Başkanlık rejimi, nam-ı diğer führerci faşist devlet biçiminin inşası için yapılmayan kalmadı. Fakat atılan her adım, toplumsal tabanını güçlendirip genişletmek için yapılan her ittifak dönüp başka sorunlar, çelişki ve sürtünmeler biçimini kazandı


Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Gezi Davası nedeniyle tutuklu bulunan TİP Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında verdiği hak ihlali kararını İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin uygulamaya koymayıp Yargıtay 3. Ağır Ceza Dairesi’ne göndermesi, Yargıtay’ın da AYM kararını tanımayıp bu kararı veren üyeler hakkında suç duyurusunda bulunarak Meclis’e “Atalay’ın dokunulmazlığını kaldırın” yazısı yazması üzerine başlayan tartışmalara son noktayı Özbekistan dönüşünde AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan koydu. Günlerdir devam eden tartışmalarda dile getirilen tezleri çökerten Erdoğan’ın açıklaması, Atalay üzerinden sahnelenenin aslında yargı erkinin kayıtsız şartsız yürütme erkine bağlanması, kimi ayak sürümelere bile tahammül gösterilmemesi ve bu vesileyle arada bir iktidarın canını sıkan kararlar veren AYM’nin askeri duruşta beklercesine hizaya çekilmesi olduğunu anlamış olduk.

Erdoğan’ın başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un “Suç duyurusu meselesi ise Milli Yargıya karşı saldırıların çok büyük bir birikim oluşturması sebebiyle reaksiyoner bir tavırdır. Bir anlamda kral çıplak demektir” açıklamasındaki “milli yargı” yani mevcut rejim tipinin kitabına uygun yargı esprisine uygun yaşanıyor her şey. Bu “milli yargı”da her karar “Erdoğan olsa nasıl karar verirdi?” sorusuna yanıt arayacak bir yol izlenerek verilmeli demek daha doğru olur sanırız. Yargıçların, hukukçuların liderin aklıyla düşünüp karar vermesi meselesi şeklinde de özetlenebilir. Bunun için 1930’larda Almanya’ya da İtalya’daki hukuk sistemine bakmak yeter.

Erdoğan’ın partiden çeşitli isimlerin AYM kararı konusundaki eleştirel tutumlarını da hedefe çakarak “Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay’ı yerip, Anayasa Mahkemesi’ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar. Bizim birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla hareket etmemiz lazım. Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok” demesindeki “Bizim birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla hareket etmemiz” vurgusu da aslında tüm devlet organlarının, erklerinin aynı telden çalmak zorunda olduğuna yapılmış bir vurgudur. Buradaki ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz’deki vurgusunun manidarlığı da tüm anlamların “şahsında” toplandığı, “şahsının” dediğinin kayıtsız şartsız herkesi bağlayacağı anlayışının yinelenmesi dışında bir anlam taşımıyor.

Fakat yaşananlar işin başka bir boyutunu da yeniden açığa çıkarıyor. O da devlet erkinin yasama-yürütme-yargı ayaklarının halen mevcut rejim tipinin felsefesine, hedeflerine, niteliğine uygun bir yekparelik içinde olmadıkları gerçeğidir. TİP Milletvekili Can Atalay üzerinden kopan bu fırtınanın esas dinamiği her ne kadar AYM gibi arada bir nasıra basan yargı mercilerini yola getirme hatta bunu Anayasal bir güvenceye kavuşturmaksa da bu gerçek mevcut kurumların kendi içinde nasıl bir hizipleşme, kamplaşma içinde olduklarını da perdelememeli.

Başkanlık rejimi, nam-ı diğer führerci faşist devlet biçiminin inşası için yapılmayan kalmadı. Fakat atılan her adım, toplumsal tabanını güçlendirip genişletmek için yapılan her ittifak dönüp başka sorunlar, çelişki ve sürtünmeler biçimini kazandı. Bu gerçek son AYM-Yargıtay krizinde olduğu gibi biriktiği, katmanlı hale geldiği yerlerde böylesine keskin biçimlerde kendisini konuşturuyor. İçişleri Bakanlığı’nda çoğu gösteri kıvamında hazırlanmış mafya-çete operasyonları şeklinde…

Bu açıdan da AYM üzerinden kopan ve muhtemeldir ki yeni bir anayasa yapım sürecinin harcı haline getirilecek olan fırtına aynı zamanda rejimin yaşadığı iç krizlerin de ifadesidir. Güçlenmek için attığı her adımın bumerang etkisi yarattığı, çok güçlü göründüğü noktada sayısız iç kriz biriktirdiğinin fotoğrafı…

Özbekistan’dan dönüşte yaptığı sert açıklamayı 10 Kasım anma töreninde “taraf değil, hakemiz” diyerek biraz “yumuşatırken” esas derdini de anayasayı işaret ederek dile getiren Erdoğan, bu karmaşayı yeni anayasa yapımının fırsatına dönüştürmeyi hesaplıyor. Fakat işin o kadar kolay olmadığını rejimin temellerinin atıldığı Cemaat ittifakının sonrasında nerelere evrildiği gerçeğinden biliyoruz. MHP’nin, sayısız cemaat ve tarikatın ittifakıyla gemisini yürütmeye çalışan, asıl dayanağıysa sermayenin çeşitli bölüklerinin ihyası üzerinden alınan destek olan, emperyalist güçlerle oyunu da en güçlüye dayanma diskurundan kopmadan sürdüren rejim, tüm bu başlıklarda usta bir cambaz olmak zorundadır. Fakat en usta cambazların bile düştüğü gerçeğini unutmamak gerekir.

Erdoğan’ın açıklamalarından sonra “MHP Erdoğan’ın başına çorap örüyor” ya da devlet içindeki klikler Erdoğan’ı by pass ediyor” savunuları çöken kesimler bu sefer de “Erdoğan’ın danışmanları onu yanlış yönlendiriyor” demeye başladı. Oysa Erdoğan’da cisimleşen rejimin yapısal çelişkileri, biriktirdiği kriz dinamikleri bir yana bırakılamayacağı gibi, yapılıp edilenin inşa edilen rejim tipinin mantığının gereği olduğu gerçeği de üzerinden atlanamayacak başka bir gerçektir. Belirleyici olan da bunun kendisidir.