“Tecritin üç boyutu” paneli yapıldı



Hukuk ve Sağlık örgütlerinin Ankara Şubeleri tarafından düzenlenen “Tecritin üç boyutu” başlıklı panel yoğun katılımla gerçekleştirildi.


TTB Konferans Salonu’nda gerçekleşen ‘Tecridin Üç Boyutu’ konulu panelin moderatörlüğünü İHD Ankara Şube Eş Başkanı Ömer Faruk Yazmacı, TİHV Genel Başkanı Doktor Metin Bakkalcı, Avukat Kazım Bayraktar ve Avukat Çiğdem Kozan panelist olarak yer aldılar.

Panele ev sahipliği yapan TTB Merkez Konsey Başkanı Şebnem Korur Fincancı panel öncesinde söz alarak panelin dayanışma amaçlı TTB Kongre Salonu’nda gerçekleştirildiğini ifade etti. 14 gün önce mahkeme kararıyla görevden alındıklarını ifade ederek “biz hala görevimizin başındayız, mücadeleye devam ediyoruz. Cezaevleri bizim de mücadele alanlarımızdan” dedi. 

Panelin açılış konuşmasını Moderatörlüğü üstlenen İHD Ankara Şube Eş Bakanı Ömer Faruk Yazmacı yaptı. Daha sonra Avukat Kazım Bayraktar’a ilk konuşmacı olarak söz verildi.

Cezalandırma süreçlerinin evrimi

Bayraktar konuşmasında, tecritin ideolojik boyutunu tarihsel-toplumsal süreçlerin gelişimi ışığında ele almak gerektiğini söyledi. Ardından şunlara değindi:

“Tarihsel-toplumsal süreçler gelişip değiştikçe aile kurumunun, özel mülkiyetin ve devletin oluşum süreçlerinde toplumsal olarak başarılan şeyleri sanki bireyler tek tek yapmış gibi algı yönetimleriyle birey olma hali ön plana çıkarıldı, kollektif (toplumsal) olarak başarılan şeyler görünmez kılındı. Komünal toplumda gasp, yalan söyleme gibi suçlar yok. Bu tür şeyler kent cumhuriyetlerinde karşımıza çıkıyor. Bir başka şey de köleleştirme. İnsan insanın mülkiyeti haline gelebiliyor. Bir tarafta toprak ağaları bir tarafta köleler. Çıkar tartışmaları ekseninde bir sürü suçlar ortaya çıkmış. Bu süreçte ilk cezalandırma yöntemleri bedene yönelikti, şimdiki gibi ruha değil” diye belirtti.

“Özel mülkiyet eşit dağılmaz ve küçük bir azınlığın elinde geniş kesimleri köleleştirir. Küçük demokrasi devletleri de bu eksende dönüşür ve geldiğimiz noktada 13. ve 14’üncü yüzyılda en doruğa ulaşan devletlerdeki en çarpıcı cezalandırma yöntemleri Engizisyon mahkemelerinde uygulanmıştır.”

Bayraktar, cezalandırma yöntemlerinin sermayenin tekelleşmeye başlamasıyla tecrite doğru evrildiğine değindi. Bu cezalandırma yöntemlerinin Panoptikon uygulaması olduğunu ifade etti: “Panoptikon uygulamasının kuyu gibi tek penceresi olan ve saklanacak hiçbir yer bulunmayan tek odalı hücrelerin olduğu ve sürekli gözlem altına olan yerlerdi. Fakat bu hücre içinde cezalandırılan kişi kendisinin ne zaman gözlendiğini ne zaman gözlenmediğini bilemezdi.” 

Bayraktar sözlerine, “Bu cezaevi bu bize şunu gösterdi. Cezalandırma sadece siyasal değil biçimi itibariyle de ideolojik bir dönüşüm amacı taşır” diyerek devam etti. Ceza tehdidi altında düşünce ve eylemden vazgeçirmenin en yeni örneklerinin günümüz infaz sisteminde görüldüğünü ifade eden Bayraktar, “İnfaz hakimi, ‘sen daha uslanmamışsın’ diyerek infaz yakıyor. Cezaevi içerisindeki düzeni bozduğundan falan değil. Hedef ‘sen değiştin mi, rehabilite oldun mu’ sorusuna cevap bulmak. Düşünceden ve eylemden vazgeçirme özel mülkiyet sistemlerinin ortak noktasıdır. Tecrit ideolojik bir sorundur” diyerek sunumunu bitirdi.

Yüksek Güvenlikli Cezaevleri: Kafes

Bayraktarın ardından avukat Çiğdem Kozan, YGC ve S Tipi Cezaevlerini Antalya YGC’de bulunan bir tutsağın bulunduğu cezaevini ve bulunduğu odayı gösteren çizimlerinin görselleriyle anlattı. YGC’lerdeki tecrit biçimini “kafes” olarak tanımlayan Kozan, tutsakların hava ile temaslarının  olmadığını sürekli kameralarla gözetlendiklerini, eşyalarının yerini değiştiremediklerini ve daha birçok hakkın gasp edildiğini ifade etti. 

Kozan, Avrupa’da uygulanan standart cezaevi kurallarının hiçbirinin Türkiye’de uygulanmadığına dikkat çekerek mahpusların sohbet haklarının da ellerinden alındığını ifade etti. Kozan mahpusların genel olarak kendi gasp edilen hakları ve üzerlerinde uygulanan tecrit olsa da öz olarak İmralı’daki tecritin kaldırılması için açlık grevlerine başladığını ifade etti.

19 Aralık 2000: Ölüme dönüş!

Metin Bakkalcı ise “sağlık” başlığına dair değerlendirmelerde bulundu. 19 Aralık 2000’de gerçekleştirilen Hayata Dönüş Operasyonu’nu hatırlatan Bakkalcı, “22 Ekim 2000’de bir açlık grevi başlatılmıştı ama 19 Aralık’a kadar tek bir ölüm yoktu. 19 Aralık’ta 32 insan yaşamını yitirdi ve açlık grevlerinin devam etmesiyle 68 kişi açlık grevinde, toplamda ise 100 insan yaşamını yitirdi. Hayata Dönüş dedikleri operasyon yüzünden 100 kişi öldü. Bu bir ölüme dönüş operasyonudur” dedi.

Bakkalcı daha sonra şunları dile getirdi:

“2005 yılında bu ülkede cezaevlerinde 55 bin insan yaşıyordu. 2022’in sonunda bu 55 bin insan, 341 bin 957’ye çıktı. 12 Eylül Darbesi’nde dahil böyle bir trend olmadı. Adalet Bakanlığı verilerine göre bu ülkede her yıl 300 bin insan cezaevine giriyor ve 300 bin insan cezaevinden çıkıyor. Hapishaneler insan hakları ihlalinin olağan üstü repertuarıdır. Dedi bakkalcı sözlerine  YGC’lerin kuruluş felsefesinin tecridi esas aldığını dile getirerek, İmralı Cezaevi’nin ise kabul edilemez ve örneği olmayan bir yapıda olduğunu ifade ederek devam etti. Bütün çalışmalarda istek dışı tek başına tutulmanın 10 günden fazla sürdüğü koşulların ruh sağlığına olumsuz etki etmediğine dair tek bir çalışma bile yok. Anksiyete, depresyon, öfke, bilişsel bozukluklar, algı bozuklukları, paranoya ve psikoz, intihar gibi ruhsal sorunlar yaşatabileceğine dair birçok araştırma mevcut.”

Bakkalcı, “Cezaevine kapatmak zaten bir cezadır. Bundan daha fazlasını yapmak işkencedir. Kapatılma zaten acı verici bir süreç iken onun dışındaki her acı verici işlem işkencedir” diyerek sunumunu sonlandırdı. 

Panel katılımcıların soru ve cevapları ardından toplu foto çektirilerek sonlandırıldı.