Türkiye’de hapishaneler bütün bir tarihsel süreç boyunca işkence, baskı ve gasplarla gündem oldu. 2000’den sonra ise burjuva devletin teslim alıp boyun eğdirme saldırısı vites büyüttü. 2000’li yılların başında izolasyon cezaevleri gündeme geçirildi ve 14 F Tipi yapıldı. 2021 yılından bugüne kadar bugüne kadar 60 izolasyon hapishanesini inşa edildi. YGC’ler ise 3 yıl içinde 6 katına ulaşmış durumda.
31 Aralık 2010’da Türkiye’de yüz bin kişi başına düşen ceza infaz kurumundaki kişi sayısı 163’tü. Bu sayı 2018 yılında 323’e ve 2019 yılında 351’e ulaştı. 2019 yılında 12 ve daha yukarı yaştaki her yüz bin kişiden 430’u ceza infaz kurumuna girdi.
Bütün bu konuları İHD MYK üyesi ve İHD Hapishaneler Komisyonu’ndan Nuray Çevirmen ile konuştuk.
Alınteri: Cezaevlerinde ciddi hak gasplarının yaşandığı, tecridin katılaştırıldığı bir dönem daha yaşıyoruz. Saldırıların bu denli tırmanmasındaki siyasal nedenlere dair neler söylersiniz?
Nuray Çevirmen: Türkiye’de siyasal iktidarın bir hapsetme rejimi oluşturduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Sürece baktığımızda özellikle sürekli inşa edilen yeni hapishaneler ve sürekli artan mahpus sayısına bile bakarak bunu söyleyebilmek mümkün ancak bu reel durum ne yazık ki siyasal alanın, kamusal alanın gündemini meşgul etmiyor. “Neden bu kadar hapishane var, neden bu kadar mahpus var” sorusunu kimse sormuyor. Büyük bir hak gaspı alanı oluşturmasının yanı sıra büyük bir sektör halini de almış durumda. Siyasal iktidar, toplumun sosyal ihtiyaçlarını karşılamak yerine toplumu cezalandırmayı seçiyor.
Bu kadar çok mahpusun, bu kadar çok hapishanenin olduğu bir sistemde hak gasplarının da yaşatılması kaçınılmaz olarak meydana geliyor. Hele ki bu kapatılma mekanizmaları kendi kapalı devresi içerisinde denetimden uzak ve cezasızlık politikası ile işkence ve şiddet faillerini de koruyan bir sistem haline geliyorsa ihlaller de sürekli hale gelir/geliyor doğal olarak.
Alınteri: Size gelen tutsak ve ailelerin mektuplarında öne çıkan sorunlar nelerdir?

Nuray Çevirmen: Hapishanelerde mahpuslara yaşatılan her hak ihlali aslında işkence ve kötü muamele yasağını ihlal etmek demektir. Çünkü mahpuslar haklarını ancak idarelerin inisiyatifinde ve gözetiminde kullanabiliyor. Sosyal aktivitelerden tutalım revire çıkmaya kadar tüm haklar idare tarafından kullandırılıyor ya da kullandırılmıyor. Hapishaneler, mahpusların yalnızca özgürlüğünden mahrum tutulduğu mekanlardır ve mahpuslar özgürlüğünden mahrum edilmenin dışında tüm haklar bağlamında özgür bireylerle eşittir. Ancak hapishaneler özgürlükten yoksun bırakmanın yanı sıra gittikçe ağırlaşan ve yeniden üretilen ihlallerle sürekli olan mahpusların cezalandırıldığı mekanlar haline gelmiş durumdadır.
Mahpusların yaşamış olduğu ihlaller çok çeşitli ve birbirini de tetikleyen katmanlar halindedir. Tecridi derinleştiren infaz rejiminden sağlık hakkının kullandırılmamasına, sosyal hakların ortadan kaldırılmasından tahliyelerinin engellenmesine kadar neredeyse binlerce ihlali içinde barındırıyor. İhlaller açık ya da gizli genelgelerle ya da yasal düzenlemelerle olağan hale getirilmesinin yanı sıra keyfi olarak engeller olarak da mahpuslara yaşatılabiliyor.
Örneğin mahpusların ailelerine yakın bir hapishanede tutulması yasal bir zorunluluk iken -ki bu hak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile garanti altına alınmış olup mahpusların AİHM’e taşıdıkları davalarla Türkiye mahkum edilmesine rağmen mahpuslar hala ailelerine binlerce kilometre ötede tutularak hakları yok sayılıyor. Bu da tecridin farklı bir boyutu. Aileden, yakınlarından uzakta tutularak mahpus yalnızlaştırılırken aileler de ayrıca cezalandırılıyor.
Son yıllarda bize yansıyan en fazla gelen ihlaller, İdari Gözlem Kurulu kararlarıyla mahpusların koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik haklarının ihlal edilmesi, sağlık hakkına erişimin önündeki engeller, işkence ve kötü muamele, Yüksek Güvenlikli ve S Tipi Kapalı Hapishanelerde tekli odalarda tutularak tam izolasyon işkencesi, mahpusların ailelerine yakın yerlere yakın yerlere sevk taleplerinin karşılanmaması, sosyal haklarının kullandırılmaması diyebiliriz. Ancak bu başlıkların yanı sıra başka pek çok ihlal de geliyor.
Alınteri: Hasta tutsaklar için mahpusluk fiili idama dönüştü. Oysa bir süre önce bir genelge çıkarılmıştı. Sözümona ATK raporları belirleyici olmayacaktı. O genelgede ayrımcılık yapılacağını gösteren hususlar da vardı. Bu pratikte nasıl karşılık buldu?
Nuray Çevirmen: Hasta mahpusların yaşam hakları ihlal ediliyor. Sağlığa erişim haklarının önündeki engeller, hastane sevklerinin yapılmaması ya da geç yapılması, 3. basamak sağlık hizmetlerine erişememe, mahpusların onurlarını rencide eden ağız içi aramalar, sağlıksız tekli ring araçlarıyla sevkler, kelepçeli muayene gibi nedenlerle mahpuslar sağlık hakkına erişemiyor. Neredeyse tüm hapishanelerin ortak şikayeti diş tedavileri tamamen durmuş vaziyette. Ayrıca sağlıksız güneş görmeyen odalarda tutulma, havalandırma hakkının kısıtlanması, temiz ve sıcak suya erişememe, yemeklerin kalitesiz ve yetersiz verilmesi, kantin ücretlerinin yüksek olması nedeniyle ek gıdaya erişememe gibi etkenler de mahpusların sağlıklarını olumsuz etkiliyor.
Hapishanelerde kalamayacak kadar ağır olanlar, ileri yaşta olanlar ısrarla hapishanelerde tutuluyor. Hastane sevkleri, raporlama süreçleri, tetkik ve tedavi süreçleri neredeyse hiç ilerlemiyor. İnsanları hapsetmede hızla hareket eden sistem yaşam hakkı söz konusu olduğunda olabildiğince ağırdan alıyor ve süreç hem hasta yakınları hem de hasta mahpuslar için işkence halini alıyor. Mahpuslar acı içinde yaşamlarını kaybediyor.
Adli Tıp Kurumu tamamen siyasi saiklerle hareket ediyor ve genel olarak ağır hasta mahpuslara “Hapishanede yaşamını devam ettirebilir” şeklinde raporlar veriyor. Son dönemlerde mahpuslara heyet raporlarının verildiği hastaneler tarafından da aynı şekilde rapor düzenlendiğine tanık oluyoruz. Oysa mahpusların tutuldukları hapishanelerde yaşamlarını nasıl devam ettirebildiklerine dair en ufak gerçekliğin bile yer almadığı raporlar bunlar. Öncelikle bu raporları düzenleyenlerin hapishanelerdeki koşulları bilmeleri gerek. Sağlık hakkı tüm etkenlerin bir arada değerlendirilmesi gereken bir haktır.
Odanın ısıtılmaması, diyet yemeklerinin verilmemesi, ilaçların aksatılması, hastanede sevklerinin yapılmaması, yetersiz beslenme gibi durumların bir tanesi bile geri dönülemeyen sonuçlara yol açıyor. Ve gerçek şu ki bunlar hapishanelerde olağanlaştırılmış durumlardır.
2023 yılı başında ‘Cumhurbaşkanlığı Af Yetkisi’ni düzenleyen genelgede değişiklik yapıldı ancak bu değişikliğin siyasal iktidarın birkaç tahliye gerçekleştirmesi için yapılmış bir düzenleme olduğu yapılan pratiklerle belli oldu. Özellikle siyasi mahpuslar tüm düzenlemelerin dışında tutularak ölümüne kadar, infaz süresi tamamlanana kadar ısrarla bekletiliyor. Bu şekilde yaşamını yitiren çok mahpus oldu.
Alınteri: İnfaz yakmalar artık akıl almaz bir nitelik kazandı. Fazla su tüketmenin bile gerekçe yapılabildiği bir absürtlük. Bu politikayla ne hedefleniyor?
Nuray Çevirmen: 2021 yılı başından itibaren uygulamaya konulan İdare ve Gözlem Kurulu kararlarıyla tahliyelerin engellenmesine dair ihlaller hız kazandı. İçlerinde cezaevi savcısı dışında hukuki bilgisi olmayan görevlilerden oluşan bir kurul mahpusların koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik hakkını kullanıp kullanmayacağına karar veriyor. Bir paralel mahkeme kurulmuş ancak içinde hukukçu yok. Karar veriliyor ancak savunma hakkı yok. İtiraz edildiğinde bile sonraki mekanizmalar İGK kararını onaylayan karar veriyor. Yani kişinin yargılandığı mahkemelerin hükmü kalmamış oluyor çünkü kişiyi ayrıca keyfi olarak cezalandıran başka bir sistem var. Kütüphaneden kitap almama, psikologla görüşmeme, idarenin zaten izin vermemiş olduğu sosyal aktiviteye katılmama, suyu ve elektriği idareli kullanmama gibi soyut ve subjektif kararlarla tahliye hakları engelleniyor. Dışarıda bir kişinin suyu idareli kullanmaması gerekçesi ile ya da psikologla görüşmemesi gibi gerekçelerle hapishaneye konulması gibi bir durum mümkün olmamasına rağmen hapishanelerde ne yazık ki bu şekilde mahpus cezalandırılıyor. Altında yatan gerekçe ise pişmanlık dayatması. Diğer tüm gerekçeler bu dayatmaya kılıf niteliğinde.
Alınteri: Yeni yapılan S ve diğer tip cezaevleri konusunda size gelen bilgiler temelinde bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Nuray Çevirmen: Bu hapishaneler kişiyi tüm haklarından yalıtan ve deyim yerindeyse insan olmanın dışına atan, hem fiziksel hem de psikolojik olarak ağır tahribata uğratan bir sistemdir. Hapishaneler, odaların gün ışığı alamayacak bir şekilde konumlandığı şekilde dizayn edilmiştir. En alt kata güneş hiç gelmiyor, üst katlara ise yılın birkaç ayı ve günde birkaç saat gün ışığı gelebiliyor. Küçük pencereler kalın parmaklıkların yanı sıra sık tel kafeslerle de ekstra olarak kapatılarak hava ve gün ışığının girmesi ekstra olan engelleniyor. Mahpuslar tekli odalarda tutuluyor ve bu odaların kendi havalandırması yok. Günde 1 ya da 1,5 saat başka bir üniteye götürüyor ve sonra tekrar odasına getiriliyor. Günün geri kalanını kimseyle konuşmadan, temas etmeden bir kutuda zaman geçirmek zorunda. Revire, kargoya çıkarken bile megafonla çağrılıyor, kapılar otomatik açılıyor yani infaz koruma memuru ile dahi yan yana gelemiyor. Tam bir izolasyon halinde. Mahpus tek başına tutulduğu hücrede yemek yiyor, elbiselerini yıkıyor, kurutuyor, battaniyesini çırpıyor. Yani tam bir sağlıksızlık hali. İşkence infaz sistemi olan ağırlaştırılmış müebbet hapislik koşullarında tutuluyor tüm mahpuslar. Mahpusun ağır bir sağlık sorunu varsa yanında yardım edebilecek kimse yok. Ayrıca psikolojik olarak da ağır tahribat yaratıyor.
Alınteri: Yurtsever tutsakların tecride karşı başlattıkları açlık grevleri var. Bu süreçle dışarısının ilişkilenmesi konusunda ne dersiniz?
Nuray Çevirmen: Yaklaşık olarak 35 aydır İmralı Ada Hapishanesi’nde başta Abdullah Öcalan olmak üzere Hamili Yıldırım, Ömer Hayri Konar ve Veysi Aktaş üzerinde uygulanan mutlak tecrit ve iletişimsizlik hali devam ettiriliyor. Siyasal iktidar hem kendi yasalarına hem de uluslararası sözleşmelere aykırı bir hukuksuzluk sistemi yürütüyor. İmralı Hapishanesi’nde tecrit altında tutulanlarla ilgili olarak avukatların ve ailelerin yapmış olduğu tüm başvurular sonuçsuz bırakılmıştır. Avukatlar, müvekkillerine karşı açılmış olan davalar hakkında hukuki destek sağlayamamış, iletişim kuramamış ve sağlık durumlarına dair bilgi sahibi olamamışlardır. Müvekkillerine verilen disiplin cezaları avukatlara tebliğ edilmemiştir. İmralı Ada Hapishanesi’nde devam ettirilen bu tecride karşı ve aynı zamanda Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümü doğrultusunda mahpuslar 27 Kasım 2023 tarihinden bu yana süreli-dönüşümlü açlık grevi yapıyor.
Bu coğrafyada bir hukuk sistemi varsa, kişiye göre değiştirilemez ve dönüştürülemez. Bu mutlak iletişimsizlik ve mutlak tecrit hali bir işkencedir. Bunu bu şekilde kabul etmek lazım. Hem hukuki değil hem insani değil. Ancak şu anda siyasal iktidar ikili bir hukuk sistemi ile toplumu yönetiyor. Bu ikili hukuk sistemine karşı çıkmak için başta hukuk örgütleri olmak üzere, hak savunucuları, işkence ile mücadele eden kurumlar ve sağlık örgütlerinin kişileri hem bedenen hem de fiziken yıpratan bu sürece dur demesi gerekir. İşkenceye karşı çıkarken de mutlak surette ayrımsız, objektif davranmak ve buna göre politika belirlemek gerekir.
Alınteri: Ailelerin yaşadığı eza ve bunun tecritle nasıl bir ilişkisi var.
Nuray Çevirmen: Mahpuslar açısından cezaevleri eza evlerine dönüşmüş durumda, bu net! Ancak yapılan tüm işkence ve kötü muamele, sağlık hakkının yok sayılması, katı tecrit ve daha binlerce ihlalden mahpus kadar aileler de etkileniyor. Yakınları için kaygı duyuyor, endişeleniyor. Yaptıkları tüm başvurular da sonuçsuz kaldığı için aynı eziyeti onlar da çekiyor.
Ayrıca mahpuslar ile ailelerin birbirlerinden binlerce km uzakta olması da hem mahpusu hem de ailesini etkiliyor. Ailelerin çoğu yoksul, anne ve babalar ileri yaşta ve hasta. Yıllarca birbirlerini göremiyorlar. Görüşe gittiklerinde de ayrımcı uygulamalara maruz kalıyorlar ve görüş süreleri oldukça kısa tutuluyor. Kimi zaman görüş yapamadan dönüyorlar. Maddi olanaklarının olmamasından kaynaklı olarak mahpuslara destek de sunamıyorlar ve hapishanelerde her şey para demek. Mahpusun parası yoksa dilekçe yollayamaz, mektup yollayamaz, kantinden alışveriş yapamaz, iç çamaşırı alamaz, kıyafet alamaz, kitap alamaz. Elektik ücretli, yani hapishanede yaşam para ile mümkün. Tüm bunlar hem mahpusa eziyet hem de aileye eziyet. Aile bağını kopartan ve mahpusu yalnızlaştıran bir sistem ile tecrit birbiriyle ayrılmaz bir bütünü teşkil ediyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!